31 Aralık 2013 Salı

beşer şaşar

düşünen bir hayvan olmanın pek çok zorluğundan bir tanesi düşündüklerinin her zaman gerçeği yansıtmıyor olabileceğini aklında tutmanın zorluğu. oysa beşer şaşardan şaşmamak gerek.

"belki de sorun bende"

"belki de sorun bende" demek bile yeterince uzun zaman alıyor.
olmayanı oldurmaya çalışarak da bir ömür geçiyor, bir noktada diyorsunki, törpüye bile gerek kalmadan, tam da bana uygun bir parça, var mı hayat sende?
törpülemeden ve törpülenmeden elbette..
çünkü törpülenmesine izin verdiğimiz her şey öz'den gidiyor, istesende istemesende, iyi de olsa kötü de..
umutsuzca bir aşkı oldurmaya çalışmanın aslında patetik bir durum olduğunu kabulleneli elbette çok zaman oldu.
olmadığını görerek mücadele vermek için eskiden yürek lazım diyordum, şimdi daha ziyade akıl yoksunluğu gibi geliyor.
bir insan sana ya oluyor ya olmuyor, oldurmaya çalıştıkça ise boka sarıyor.
o arada saygı, sevgi, belki de aşk, elinde olan ne varsa ordan yiyorsun.
o yediklerin elbette belirli miktarlarda hazımsızlık yapıyor, daha hazma geçmeden yutamıyorsun, yutsan unutamıyorsun.
"ama her şey çok güzeldi" ile "ama her şey çok güzel olabilirdi" arasında bir fark göremiyorum ben.
"beni yanlış anlıyorsun" ile "beni anlamıyorsun" arasında bir fark göremiyorum.
oarada anlam vermeye çalıştığın her şey yeni yaralara sebep oluyor.
bir insanı ya anlıyorsun ya da hep yanlış anlıyorsun.
niyetten puan var elbette, iyi niyet her zaman başımızın tacı ama, kötü bir niyeti olmadan da bir insanın bir insana kötü gelebildiği gerçeğini ne yapacağız?
"uygun olmamak" diye bir gerçeği kabullenmemek için daha ne kadar çaba harcayacağız?
üstelik bir çok farklı değişkende, yani zamanı uygun değil, mekanı uygun değil, cismi uygun değil, nesli uygun değil, ve daha çoğaltılabilir her tür uygun olmama hali için, göt yırtmak yerine kabullenmek gerekmiyor mu sence de?
tevekkül, bu hayatta kendime en çok istediğim kelime belki.
yoksunluğunu en fazla hissettiğim.
vazgeçmişlik, boşvermişlik olarak değil de, sadece tam da kendisi gibi, olduğu gibi kabullenebilme gücünden bahsediyorum.
ancak tevekkül insanı bir takım kararlara iten bir durum, ve bu durum karşısında, tevekkül gösterebildiğin hallere, sabır da eklemen gerekiyor.
olmasını istediğin ile olan arasında çıkan derin boşluğa sabretmen, incinmişliğini gizleyebilmen, delirmeden, durumu kabullenebilmen.
senin ne istediğinin hiç bir önemi olmadığını bilmen, sessizce yoluna gidebilmen, yol verebilmen gerekiyor.
bunların hepsini birden yapabilmen çok zor çünkü kalp hep başka telden çalıyor.
bu durumda her aşk detone biraz..

17 Aralık 2013 Salı

bende sana yetecek kadar kelime kalmadı

çok konuşuyoruz, belki kelimeler her şeyi bok eden.
çok düşünüyoruz, büyük ihtimalle de bu başımızı ağrıtan.
içinden çıkılmaz bir hal aldı zaman.
belden aşağı vurmalar ile tükürükler saçarak bağırmalar birbirine girdi.
ne söylesek yanlış anlaşılır, çok uzun açıklamalar gerektirir, kimse kimseyi aslında tam olarak anlayamaz oldu.
aynı cephede savaşırken sana karşı gard almaya başlar buldum kendimi.
hani çocuk demiş ya sana, gardını düşürme diye, benim hem gardım hemen düşer hem de canım hemen yanar oldu.
oysa kelimeler yanar döner, hislerin oyuncağı kelimeler, tek bir rengi olmayan, her zaman doğru yere varmayan, her zaman doğru anlamı taşımayan, her zaman ağızdan bilerek çıkmayan, ham hali ile bir çok kere insanı pişman eden kelimeler.
senin kelimelerini bu kadar doğru anladığını zannedip bu kadar yanılmak da cabası.
bir sürü sonuç çıkıyor ortaya, öncelikle yaralar çok taze elbette hepimizde, travmalar kocaman. çünkü çok düşünmüşüz, kendimizi yakana kadar, yandığı yere kadar.
bir varoluş çabası veriyorum zaman zaman seninle, oysa bu "bizim" tabiatımıza aykırı.
çünkü sen ve beni "biz" yapan en güzel şey hiç bir mücadele vermeden, tanışmak zorunda kalmadan, bildiğin, sevdiğin ve güvendiğin birisinin yanında huzur duyabilmekti..
şimdi malesef -elbette tabiatın gereği- benim sarhoşken girdiğimden şikayet ettiğin "o hal" sende de var. bütün haftasonu neyin kavgasını verdiğimi hala ara ara hatırlıyor olmak canımı sıkıyor, canımı yakıyor daha önemlisi. aslında benim derdim yine, bir daha diye geliyor içime..
aslında benim derdim benim.
bildiğim, güvendiğim, sevdiğim.
sevmediğim yanlarım da var elbette, senin de olacak elbette.
ama işte kelimeler, öyle bir geliyor ki üzerime, sus dedikçe, artık yeter dedikçe, sürekli geliyor. soğusun diyorum, bitsin ozaman diyorsun, alkollüyken yanına gelmem diyorum, bitsin ozaman diyorsun, "şu yaptığını hiç doğru bulmadım" diyorum, bunun adı sanırım vırvır çünkü sana bunu on kere daha söylemiş oluyorum. kendimi fikrini söylemekten men edilmiş -çünkü can sıkıcı, çünkü bağırabilirsin bana mesela- kendisi olmaması beklenen bir zavallı gibi hissediyorum. zavallılığım ise şundan, gidemiyorum. dönüp dönüp bir daha baştan hadi diyorum. çünkü o sabahların bir anlamı olmalı evet. o gülüşlerin ve sarılmaların...
seni seviyorum dediğinde içimden geçen "seni derken?" sorusuna mani olamıyorum.
bu histen nefret ediyorum.
bütün istediğim kalbimi kirletmeden kaçabildiğimi sanırken ben, kendimi yeniden bu camın önünde bomboş gözlerle camdan dışarı bakarken bulmamaktı. ve elbette sana da bunu yapmamaktı.
bu kirli, çirkin hislerle ya da bu üzgünlük ile baş etmeye çalışmak zorunda kalmamaktı.
mutlu olabilmek ve mutlu edebilmek istemiştim. mutlu olabileceğimize gerçekten inanmıştım.
şimdi olamıyorum. geçer diye bekliyorum.
zaman diyorum, zamanla geçer. o geçene kadar ben dayanabilecek miyim bilmiyorum.
sana bunu söylediğim için bana kızıyorsun ama elbette bu ümitsizliği bir tek seninle paylaşıyorum.
canının acıdığını anlıyorum ama sen bana her "bitsin ozaman" dediğinde de benim kalbim parçalanıyor, bunu anla istiyorum.
bunu yazınca mesela, senin "benim kalbim okadar kırıldı ki artık kırılmıyor" dediğini unutabilmek istiyorum. çünkü bunlar kelimeler ve bazen ağzımızdan tam da istemediğimiz şekilde çıktığını biliyorum. sana "s.yi bile özledim" demek istemiyorum. çünkü işin aslı şu, sadece canım yanmadan seni sevebilmek istiyorum. sana zarar verdiğimi, karşılığında da bu acı hissi aldığımı hissetmeden, huzur içinde bir gün istiyorum.
en fazla 7 gün dayanırım ben buna dedin ya, ben 7 gün bile dayanamıyorum.
kalp krizi geçirirdim dediğinde fiziki bir olaydan bahsettiğini biliyorum, bu benim yaşadığım kriz de tam olarak kalbimde ve sen bunu fiziki bir kalp krizi olarak görmesen de ben tam olarak öyle olduğunu biliyorum.
aşılamaz hatalar yapmadık bence, birbirimizin canını çok yakmış olmak da aşktan herhalde.
ama bunu gerçekten artık yaşamak istemiyorum.
çok yoruldum.

sus pus olmuş, puslu bir istanbul muydu yüzün, yoksa çok bildik hüzünler mi taşınmıştı yüzüne dolmabahçe'de, çay tadında.... divit ucuyla yazılmış bir aşkın sureti vardı avuçlarında, tarih bir başka iklimin kıvamını gösteriyordu. ben rehnedilmiş yelkovan gibi... hani akrep'i seven ama
yüreği takvim yokuşlarında....

sinemada elinin elimde terleyişinin bir anlamı olmalı, sesinin sesimde yankılanmasının.. sanki perdedekine üzülmüş ya da sevinmişsin de tesadüfen akmış yüzün içime.. yalan! sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim seyir defterimde.. ve ben amerikanca bir filmi kürtçe seyrediyorum...

kadın, beyoğlu'nun bir kış akşamında, üstündeki deri montun sahibine küs, soğukluğundan muzdarip yürüyordu.. adam da.. yürümek hiçbir şeyi
çözmüyordu, bazı aralık akşamlarında... parmağında yaralı bir öyküyü taşıyordu adam.. kadının yüzünde bir hüzün... hüzünlü aralık akşamında bir yüzük... yüzüğün yüzünde dünya güzeli bir kadının kehaneti..
.. soğuğun ve karanlığın vehameti!

hayatı, bir başkasının pantolunu gibi, küçültülmüş, daraltılmış.. ilk sahibinin o pantolonla yaşadığı şeyler, yani pantolonu pantolon yapan anılar, bazı ilkbahar bereleri yüzünden yapılan yamalar, ter tüketen
yazlar... hepsi daraltılmış.. yaşananlara bir beden büyük geliyor artık hayat!

bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık olmak içinse erken.. beni sevda yerimden vurdu yine zaman.. şimdi sana söylenecek tek cümle:

bende sana yetecek kadar ben kalmadı.

16 Aralık 2013 Pazartesi

muzkafa

bazen böyle oluyor, tam akvaryumumu buldumki derken sudan çıkmış balık gibi.
bir avanaklık var üzerimde, yatsam ölmeye yatıcam sanki, yatamıyorum, uykum var uyuyamıyorum, çok yorgunum hiç dinlenemiyorum gibi. ne yapacağımı bilemez bir halde tam bir avanak gibi bakınıyorum. hem doğru yerde hem de yanlış yerde olduğumu düşünüp duruyorum. düşünüp durmak zaten bütün olurları da olmaz eden. uyutmayan mesela.
hiç bir şey olmamış gibi olsa ya hemen. olmuyor tabi. kirleniyoruz istemeden.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Between mystery and history

Madem öyle, kedi uyuyor minderin üzerinde.
Kurşun kalem de varmış bak, zırhlı kağıtlara kurşun dökelim öyleyse, ne dersin?
Bir tek gözüm acımasaydı,
tek gözüm acıyor benim. dal çarpması.
Aydınlığa bakmakta ciddi bir güçlük olmasa, yoksa kim sever canım karanlığı - bu kadar sevmezdik belki.
Bir çeşit oruç gibi sana durmak.
Ben ne zaman aşık olsam çok acıkıyorum. Hayvan gibi.
Ve içimden bir ses diyor ki; yeme lan böyle yazık değil mi yemeğe?
İnsanlarsa hep başka şeylerin mi peşinde ne?
Yaz yaz bitmez hayatım. Böyle güzel kelimeler serpiştirelim içlerine - canımlı hayatımlı.
Yalandan ne varsa lanet gelsin hepsine.
İyi bari en azından elime kalem aldım. Kendimi kurşunlamaya devam edebilirim bu vesileyle, neden olmasın.
Yazacak hikaye kalmadıysa ne olmuş yani.
Bir zaman önce dediğim gibi işte, nasırım olsa yazardım. - kendime katılıyorum.
Ama gözüm acıyor, allah seni inandırsın - ben yapamam malum nedenlerle.
Bazı şeyler yerinde kalmalı, dokunulmadan. İnekler gibi mesela.
Dokunulmazlığı olan bir inek gibi kalmalı aşklar örneğin. İnekleri yemeyin.

28 Mayıs 2013 Salı

geçer geçer, daha öncekiler gibi..

gönül ne garip.
bir sevgi arsızının güncesini yazıyorum bunca senedir.
güneş görünce o yana dönen ayçiçekleri gibi kimden sevgi görse kökünü uzatan bir cinsten bahsediyorum. 
ve kopan köklerinden, solan çiçeklerinden hiç yılmayan,
uzanan her eli tutmaya çabalayan,
yaralanan,
sonra dikeni batan,
sonra akan kanlar için kendini hırpalayan bir garip yürekten.

şimdi hangi birimize üzülsem bilemiyorum yine.

bir yanda, bunca emeğin ardından artık olmazını kabul etmek zorunda kaldığım ama hala çok sevdiğim bir adam..

rahatsız ediyor, küfür ediyor, canımı yakmak ve bana zarar vermek için elinden geleni yapıyor.
yine de "gözümden akan yaşlar seni içimden silemiyor" dediğinde içim sızlıyor,
ya da "yaşayamıyorum" dediğinde hemen koşup sarılmak istiyorum.
ona daha önce de söylemiştim, en zoru benim yaptığım.
o seviyor ve sevgisi için savaşıyor bense hem sevmemek hem de onu kendimden uzaklaştırmak için.
sanki benim canım yanmaz tava..

diğer yanda, kendi şartlarının olmaz olmuşluğunun faturasını bana kesen bir adam.
hepsini ödemek bana düşüyor.
2 gece de bir gidilen acil servis, sinir krizleri eşliğinde dökülen onca gözyaşı..
etrafımdaki herkesi benimle beraber perişan ederek temizlemeye çalışıyorum
içimi.
olmayacak duaya amin demelerin bir sonu da yok.
defalarca yapılmış aynı aynı hep aynı konuşmalar.
oluru olmayan insanlara kelam anlatmaya çalışmaktan bıkmamak,
hep bir kendini yeniden tarif etme ama bir türlü anlatamama durumu.
"ben zaten senin gibi biriyle.." dediğinde kopan zincirler, boşalan taneler..
topla, diz, yeniden yap kendini.
olmayacağını kabul etmek yapıma uymuyor sanırım.
olsun istediğim her şey hemen olsun istiyorum.
benim olsun, benim istediğim gibi olsun
ve olmuyor.
sonra göz yaşları, sinir krizleri.

bazen durup geçmişi özlüyorum tüm bunlar olurken.
evli kalabilmeyi başarabilseydim,
beni çok seven o adamı sevebilseydim,
ben de normal olabilseydim.
normal bir hayat sürebilseydim.
bana sunulan güzellikleri görüp başka bir hayat peşine kendimi ta buralara sürüklemeseydim.

ama gönül gibi hayat da çok garip,
hep bir yerlerde daha güzel bir şeyler olduğu hissi içinde yürüdüm, duramadım olduğum yerde.
şimdiyse gidecek bir yer bulamıyorum.

ve son olarak hayatıma giren tek güzel insan yanımda,
bütün saçmalamalarıma katlanan,
beni evden hastaneye, hastaneden eğlenceye, eğlenceden sakinliğe taşıyan.
diyorum ya, gönül bu ve çok garip, ona da aşık olamıyorum.
belki de aşık olamıyor olmam hepimiz için çok daha iyidir,
çünkü aşık olduğumda kendimi, bütün benliğimi kaybediyorum.
az evvel, bana yıllar önce "sana ömür boyu aşık olucam ben" diyen adamla konuştum,
"sana hala aşığım, demiştim sana" dedi.
"yalan" dedim ben de.
"senin gibi yaşamadığım için sana yalan geliyor, ama ben ölene kadar sana aşık kalacağım" dedi.
içinden aşık olmak.
bunu ben neden hiç yapamıyorum peki?
neden illa benim olsun, benimle olsun, ait olsun istiyorum,
neden "insan gibi" sevemiyorum kimseyi ve illa canını vermeli ve sonunda can almalı bir sevdaya dönüşüyor ta ki tükenene kadar.
illa tükenmem, illa tüketmem mi lazım?

bana sevgiyi yanlış öğretmişler biliyorum,
sevgi arsızlığı bir yana, müptezel gibi bişeyim, severken de öyleyim.
neyim varsa vereyim, kalbimi söküp ellerimle uzatayım istiyorum.
yapıyorum,
onlar da fırlatıyor, bir tavana bir yere çarpıyorum.
sonra gelsin çok eğlenmeler, gitsin "hatırlamıyorum çok sarhoştum"lar.
ağlaya ağlaya temizliyorum içimdeki her şeyi.
günlerdir durduğum anda ağlıyorum.
bu sebeple yine çok çalışıyorum, çok insan görüyorum, çok eğleniyorum.
durduğumda beni bekleyenin,
sabah uyandığımda gözümü açar açmaz aklıma gelenin,
her sabah en az bir kaç damla göz yaşı ile beni uyandıranın
ve uyumadan önce son düşündüğüm şeyin o olduğunu unutmaya çalışıyorum.
keşke bunu ona da anlatabilmenin bir yolu olsaydı,
neden böyle davrandığımı,
neden yanımda insanlar olmasına ihtiyaç duyduğumu, 
neden bu eğlenceye ayarlı saplı şekere dönüştüğümü,
neden böyle göründüğümü anlatabilseydim.
hiç bir şeyin sandığı gibi olmadığını,
aslında tek istediğimin onunla yalnız, ve sadece onunla birlikte bir hayat olduğunu
ve o yanımda olsa böyle olmayacağımı anlatabilseydim.
olmuyor,
ne ben olabiliyorum, ne bu his geçiyor.
sonunda "benim gibi bir insan" mecazı içinden bu canavar çıkıyor.
dışarıda hep çok gülen, içi yandıkça daha çok eğlenen,
daha çok içen, sıçan ve sıvayan bir ben.

sonra onlar arkalarını dönüp gittiğinde elimde bu ben kalıyor,
onu ne yapacağımı bilemediğimden derhal "allahım al canımı"ya geçiyorum.
şimdi ben bu beni nereye gömeyim?
kaç metre çukur kazayım, üzerimi kime kapattırayım..
nasıl yapayım?



 

26 Mayıs 2013 Pazar

uslan artık..


Usanmadım, uslanmadım
Utanmadım karşılıksız sevmelerden
Açık yara misali yüreğimin hali
Aşktan başka bir şeye inanmadım


Öğrenmedi gönül yaşlanmayı
Dünya zamanıyla gün saymayı
Saldım semaya özgür en kara sevdayı
Aşktan başka bir şeye inanmadım


Bunalmadım, bulanmadım
Yoksa orman misali yanar mıydım?
Aşktan ölmeseydim, aşka doğmasaydım
Kendimi masallara adar mıydım?

5 Mayıs 2013 Pazar

beni cezalandırabileceğini sanıyorsun
oysa ben akıl almaz, akıllanmaz, uslanmaz ve belki de arlanmaz bir insan evladıyım
belki de değilim

kendisine hayal baloncukları yaratan
ve sadece hayalgücü ile kendi ayaklarını yerden kesmeyi başaran

sonra bir tırnak darbesi ile kendisini yerde bulan
bir hayalperestim.
balonun içinden benimle beraber yere çakılan
ve üzerlerindeki kan lekeleri için beni sorumlu tutan ise
onlar.

yüksekten düşmekten korkun vardıysa

benimle o irtifada ne işin vardı
demezler mi adama?
otursaydın ya güvenli duvarlarının arasında..

bir süperkahraman gibi bulutların üzerinde gezmek istiyorsan

yere çakılmayı da göze almış olman gerekmez mi?

bir insan bir aşkın içinden

hiç yara almadan çıkabilmeyi
bu yaşta gerçekten umabilir mi?

tek istediğim temiz bir hatıraydı
ama ne demişti şair
"bütün renkler kirleniyordu,
birinciliği beyaza verdiler"

aint no angel




aint no hero II


aint no hero




1 Mayıs 2013 Çarşamba

Crazy - Real One



I remember when, I remember, I remember when I lost my mind
There was something so pleasant about that place.
Even your emotions had an echo
In so much space

And when you're out there
Without care,
Yeah, I was out of touch
But it wasn't because I didn't know enough
I just knew too much

Does that make me crazy?
Does that make me crazy?
Does that make me crazy?
Possibly

And I hope that you are having the time of your life
But think twice, that's my only advice

Come on now, who do you, who do you, who do you, who do you think you are,
Ha ha ha bless your soul
You really think you're in control

Well, I think you're crazy
I think you're crazy
I think you're crazy
Just like me

My heroes had the heart to lose their lives out on a limb
And all I remember is thinking, I want to be like them
Ever since I was little, ever since I was little it looked like fun
And it's no coincidence I've come
And I can die when I'm done

Maybe I'm crazy
Maybe you're crazy
Maybe we're crazy
Probably

24 Nisan 2013 Çarşamba

23 Nisan 2013 Salı

i don't know what I want, but I'll do it.

koca internet deryasında hislerime tercüman olabilecek bir şeyler arıyorum.
resimler, yazılar, kart postallar ama en çok şarkılar.
benzeri hislerden muzdarip her zaman birileri vardır, o his her ne olursa olsun, hep bilirsin ki dünyanın bir başka yerinde -belki de çok yakınlarda bir yerde- birileri daha benzeri şekillerde deliriyor.
hissinin adı ne olursa olsun, onu herkes başka şekillerde yaşasa bile, yine de insanevladı olarak bir ortak nokta bulursun.
kitapların içerisinde altı çizilecek cümleler,
dinlerken "ah, ben de" diyecek şarkılar,
bakarken seni gülümsetecek resimler.
bunu arıyor olmamın sebebi kendi hislerimi kendim anlatamıyor olmam herhalde.
hem konuşacak hiç bir şeyim kalmadı diyip hem de bu kadar çok kelimenin bağımsız bir şekilde kafatasıma çarpıp geri dönüyor olması çok rahatsız edici.
yine göğsümün ortasında o sıkıntı hissi,
sular seller gibi ter içinde uyanmalar,
sanki bir şey unutmuşum gibi bir rahatsızlık kafamda 
"neydi o? neydi?"
unuttum mu bir şeyi?
onu arıyorum.
nokta atışı yapacak internet sayfaları,
linkten linke zıplarken bana "işte bunu arıyordun sen" diyecek bir an.
dün gece yazdığım gibi:
i don't know what I want, but I'll do it.

buarada tabi, "huzursuz s. sendorumu" baş gösterdi, sürekli bir sıkılma hali.
memnuniyetsiz bir ruh.
sabah uyandım, filtre kahve yaptım, balkonun kapısını ardına kadar açtım ve temiz havayı ciğerime doldurdum,
bu normalde beni en mutlu edecek anlardan biri olmalıydı, olmadı, "soğuk" dedim kapıyı kapadım.
biraz yalnız kalayım kesin iyi gelir diye düşünürken annem uyandı, akabinde kedi köpek ve annem yani evde canlı ne varsa salona doluştu, sabahın 6:30'unda evde yalnız kalmayı başaramadım.
müzik açtım, şarkıyı sevmedim, çok dinlemiş sıkılmışım.
kitabı elime aldım, polisiye okumak için hiç de uygun bir kafada olmadığımı anladım,
kütüphaneye baktım, onca kitabın içinde durumuma uygun bir kitap bulamadım,
mutlaka vardır biliyorum ama aramaktan vazgeçip yeniden bilgisayarın başına geldim.

şimdi "in the waiting line" dinliyorum,
duruma uygun şarkıyı buldum.
ruhumu huzura erdirecek bütünlüğü sağlayamasam da en azından şikayet etmeyi bıraktım.
şimdi biraz dışarı çıkıp yürüyeceğim, en azından Marmaris'teyim,
bugünün avuntusu olarak bunu seçtim.
biraz orman ve biraz deniz, beni kendime getirecektir umarım..
geri kalanı ise
"wasting my time, in the waiting line.."









süper kahraman 2


in a manner of speaking


In a Manner of speaking
I just want to say
That I could never forget the way
You told me everything
By saying nothing

In a manner of speaking
I don't understand
How love in silence becomes reprimand
But the way that i feel about you
Is beyond words

Oh give me the words
Give me the words
But tell me nothing
Ohohohoh give me the words
Give me the words
That tell me everything

In a manner of speaking
Semantics won't do
In this life that we live we only make do
And the way that we feel
Might have to be sacrified

So in a manner of speaking
I just want to say
That just like you I should find a way
To tell you everything
By saying nothing.

Oh give me the words
Give me the words
But tell me nothing
Ohohohoh give me the words
Give me the words
That tell me everything

süper kahraman


absofuckinglutely


5 Nisan 2013 Cuma

say my name


“Ne beklediğini bilerek ama beklemeden yaşayacaksın.
En çok beklediğinin,
gelse bile birgün
hiçbir zaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini bilerek..” 


2 Nisan 2013 Salı

özlemişim..

Nothing can come close 

I never doubted it 
What's for you will not pass you by 
I never questioned it 
It was decided before I asked why 
It's all there ever was 
And it's all there ever will be 
How could you have questioned us? 
It's yourself you deceive 

Nothing can come close 
To this familiar feeling 
We say it all without 
Ever speaking 

Hush now 
No need to say the words 
At first sight you perfectly heard 
Love in all it's entirety 
Is no less than we deserve 

I saw, your face 
Some place 
I felt this feeling before 
Is it deja vu? 
Do I somehow know you? 

Nothing can come close 
To this familiar feeling 
We say it all without 
Ever speaking 

Nothing can come close 

(ever speaking) 

Nothing can come close 
To this familiar feeling 
Nothing can come close



30 Mart 2013 Cumartesi

l'arc en ciel




Takılıp kaldık şarkıya -şimdi burası çok kalabalık, hiç sorma-
kafamın içinde geçen konuşmaları yakalamakta güçlük çektiğim oluyor, lütfen sessizlik diye bağırmanın bir faydası olmadığından sadece trafikerlik yapıp konuşmaları bir sıraya sokmaya çalışıyorum.
çok fazla düşünce var ve tam anlamıyla "irrelevant"
üniversitede bir sınav kağıdımın üzerinde kocaman kırmızı harflerle yazıyordu

IRRELEVANT
"yes, i am" cevabı yeterliydi.
"still i am" de öyle.

bir hikayeden bahsediyoruz bu günlerde.
önceleri masal diyordum ama daha fazla hikaye gibi gelmeye başladı.
artık masal değil yani.
dünyevi şeyler karıştı içine, büyü gitti, tozu bile kalmadı geriye.
onun yerine gerçekler geldi kirli elleriyle.
şimdi bir sis tabakası, ankarada taş kömürüne izin verildiği günlerde havanın ciğerlere bıraktığı o kurum kokulu nefesler gibi çirkin bir soluk alıp verme çabası.
başlayamayan bir hikayenin bitememe sorunu üzerine konuşuyoruz.

bir yere gitmek üzere çıkılmamış bir yoldan,varmadan dönüyor olmamız da normaldir belki.

ben şöyle hatırlıyorum..
kapıyı çaldım, gülümseyerek açtı.
orada unutmuş olduğum ya da unuttuğumu sandığım bir şeyler vardı ve bu sıklıkla oluyordu.
yanıma almadığım şeyleri aldım zannedip insanları saatlerce aratıyordum.
ya da bazen yanıma aldığım şeyi kaybedip..
mahcuptum aslında, yapışkan bir profil çiziyorum korkusuyla özür dileyerek girdim içeri.
uyumak istiyordu, zaten oradan topluca kalkmamızın sebebi de buydu, uyuyacaktı ve ben buna bi türlü müsade etmiyordum. oradan ayrılmadan önce kaybettiğim bir şeyi dakikalarca aramıştık ve kısa bir süre sonra başka bir şey aramak için geri dönmüştüm.
sanıyorum toplam süre 2 dakika kadardı ve almam gerekli şeyi bulup -çok şükür- oradan çıktım.
o 2 dakika içerisinde kafamdan okadar çok şey geçti ki, yatağıma yattığımda uyuyamadım.
kendi kendine "saçmalama" demenin bir faydası olsaydı eğer, ben şimdi çok başka yerlerde olabilirdim,
olamadım.

telefonu elime aldım ve aklımdan geçen ilk şeyi yazdım
"ben sana aşık oldum"
sonra sildim.
biraz bekledim.
kalbimin daha sakin bir ritme dönmesini bekledim.
başka şeyler düşünmeye çalıştım.
şunu düşünerek kendimi vazgeçirebildim: ya ağzıma sıçarsa bunu söylediğim için?
bu hayatımda hiç başıma gelmemişti ama aynı zamanda ortada ne fol ne yumurta varken birine gidip "ben sana aşık oldum" dediğim de olmamıştı.
bu ihtimalle nasıl olduysa kendimi korkutmayı başararak durdum.
sonra
bir başka gece, yatağımın üzerinde otururken telefon çaldı.
"gelsene" diyordu.
"gitsem" mi diye hiç düşündüğümü sanmıyorum, sadece şaşkındım.
şaşkınlığım gittikten sonra da devam etti.

"Aşık oldum" diyeceğimi sandığım gece bile sadece bir ışık görmüş ve peşine düşmeye değer olduğunu düşünmüştüm.. tünelin sonundaki ışık..
çıkış mı? trenin farları mı? diye sormaya hiç gerek duymadan..
sonra gidemedim.
tünelin sonunda 6 yaşında bir kız çocuğu el sallıyordu çünkü.
güzel bir gülümsemesi olan, sarı saçlı küçük bir kız..
ben de ona el salladım ve yatağıma döndüm

tüneli ve ışığı unuttum.
 
"gelsene" dedikten on dakika sonra oradaydım.
korkmuştum ama korkumun onunla bir ilgisi yoktu, aslında tam olarak neden korktuğumdan emin değildim. büyük ihtimalle korktuğum  kendimdi ve her zamanki gibi başıma geldim.

biraz sonra,
o "ışık" adını verdiğim rengarenk dünyanın içine girdim.
çok fazla renk vardı gerçekten ve birleştiklerinde ortaya çıkan beyaz daha evvel dünya üzerinde rastlamadığım bir huzura denk geliyordu.

kalp çarpıntılarını da sırt ağrılarını da geçiren,
iç sıkıntılarını ve gerçek dünyayı unutturan.
gözlerinin içindeki gülümseme ve parlaklıktan, etrafa yaydığı sıcaklıktan, anlattığı hikayelerden etkilenmemenin imkanı yoktu.
 

güzeldi.
her şeyiyle güzel bir insan görmeyeli ne kadar zaman olmuştu peki?

işte o gün masal başladı.

yani hikayemiz masal olarak başladı.

şimdi hiç bir masala benzemeyen, yine de bana "bir derdim var bin dermana değişmem" duygusunu yeniden yaşatan bu hikayenin belki başı bu. 

belki de henüz başlamadı.

26 Mart 2013 Salı

fragile

bazen öyle sağlam basıyorki -sanki- ayaklarım yere,
sopayla vursan devrilmez gibi
oysa içim
en ağır yorganların altında biraz daha karanlık ve uyku için
sayıklıyor.

ömür

''Kaderin çarklarının okları ne zaman nereye isabet eder, kimse bilemez. İnsanın hayatta bekleyebileceği tek şey hiç olmadık şeylerin başına gelebileceği ihtimalidir.''
Deniz S. Vincente- ” Babil Büyücüsü ”

Öyle mi?
Ömür kaderin bir ok atmasını ve onikiden vurmasını bekleyerek geçen süreye mi denir?

24 Mart 2013 Pazar

ya sabır

bekledim.

bekledim bekledim, gelen giden olmadı.

sabreden derviş ile ilgili hikayeye de itimadım hiç yok.

azmin elinden hiç bir şey kurtulmadığına inanan çocuklardan biri de olmadım hiç,
istedim
ya oldu ya da onu istemekten vazgeçtim.

bu belki de benim istediğim her şeyin gerçek olduğuna inanmak için bulduğum neşeli bir oyundu.
ben istedim - o oldu.
ve olmadığında
kayboldu.

şimdi

şimdi bekliyorum.

sabır.

bu kelimeyi yeniden derinlemesine düşünecek vaktim oldu.
şuna karar verdim,
sonu belli bir zaman süresi için sabretmek
mesela askere gitmek
geçecek süre ne kadar korkunç olsa da 
bir sebep oluyor beklemeye.
(yoksa sanırım askere giden insanlar kaç gün sonra oradan çıkacağını bilmese bir çoğu kendisini vururdu)

peki ya bilmeyince?

20 Mart 2013 Çarşamba

ten nights for a lifetime


aşk hikayeleri yazmak için çok mu büyüdük?
peki ya masallara inanmak için?
çok mu fazla tecrübe, hayat çok mu işlemiş içimize?
gerçek okadar büyük mü?

beni hayallerimden kopartacak kadar büyük mü gerçek?
her ne olursa olsun, o gerçek, benim kırık hayallerimden bile çirkinse ya?
ya istemezsek gerçekleri, 
ya mutlu insanlar saat taşımaz diyip bozduğumuz duvar saatleri gibi,
sonunu düşünen kahraman olamaz da diyip,
hiç sonunu düşünmeden, nereye gittiğini bilmeden,
neden gittiğini soramadan kendine,
gitmek diye bir şey varsa?
ya sonu mutluysa mesela?
aragorn yanılmışsa, mutlu aşk varsa,
ya bu hayat verdiğin kararların memnun olman gereken sonuçlarından çok daha fazlasını sunuyorsa?


ihtimaller ısıtıyor içimi, imkansızlıklar üşütüyor bir kere daha.

neye inanıyorum biliyor musun, 

aşk belki uçucu, geçici, belki sonra elinde ne kalacağına bakmak lazım ama,
geçmiş değil, gelecek değil,
aşk "şimdi" demek benim kafamda.

bir gece, bin gece, belki binbir gece, ama sadece sozsuzluğa uzatabileceğin bir şimdiki zaman kadar.
  

16 Mart 2013 Cumartesi

bana öyle bakma



fotoğraflarda bile "öyle" bakmıyorum sanki şimdi..

şimdi dediğim mesela, dünden ne kadar farklı değil mi?

kime üzüleceğimi şaşırdığım bir esnada kendim için üzülmeyi unutmuş olmalıyım.

peki sen nasılsın diyince anladım.

kırgınım.

bütün kelimelerim kırılıyor bu yüzden.

arada bir sinirlendiğimde öfkem dökülüyor ağzımdan da, ne kadar üzgün olduğuma dair tek bir kelime çıkmıyor.

"haksızlık bu" bile diyemiyorum.

hak bu çünkü.

tam da şimdi yine herkes hak ettiğini yaşıyor.


hak etmediğimiz daha önemlisi hakkını veremeyeceğimiz bir mutluluğun hesabını ödedik, gönül rahatlığıyla sofradan kalkabiliriz bence.

15 Mart 2013 Cuma

fact

hayal büyüklükleri ile hayal kırıklıkları doğru orantılıdır.


13 Mart 2013 Çarşamba

ah bu sefer..

çok acayip değil mi?
çok acayip insanlar, hisler, yeni yeni bir takım duygular ve fark etmeden değişmiş yanlarını keşfetmeler.
şu iki senede kendimde bulduğuma en fazla şaşırdığım şey sabır sanırım.
yeni çıktı.

bundan evvel zerresi bulunmayan sabır denen sıkıcı eylemsizlik halini bir şekilde bir yerden edinmiş olmalıyım.
bi taraftan goethe ile birlikte "lanet olsun sabra!" diye içten içe haykırırken, diğer yandan bende olmadığı için hep kendimden memnun olduğum "aman rahatım bozulmasın" sabrına sahip olmuşum.

şöyle bir uzaktan baktığımda, karakter zaafiyetleri, duygusal iniş çıkışları, travmatik ego sorunu ile  karşımda oturup bana bir çeşit ders vermeye çalışan insana "bundan sonra dikkat ederim" diyebilecek bir duyarsızlığa erişmişim, hakikaten beni etkilemeden yanımdan geçmiş gitmiş kelimeler.

sadece sonradan düşündüğümde şaşırıyorum.

pek çoğunuzun aksine nasıl dedim ben o lafı yerine "nasıl demedim"e şaşırıyorum..

patavat filtresiz geçmiş bunca yılın üzerine sanki biri gelmiş pat diye yerleştirmiş filtreyi.
ne diyeceğimden ziyade neden diyeceğim ile ilgilenmeye başlar olmuşum.

gerçi çoktur bunu söyler dururum, eğer gerçekten önemli olduğuna inandığın şikayetlere sahip olduğun bir zorundalığın varsa, ondan kurtulmalısın.
 

ve kurtulurum.

demekki yok..

demekki benim şikayetlerim henüz benim için bile önemli olacak durumda değil,
ya da hiç bir zaman önemli olmayacaklar artık çünkü anladım.
 ya da kabullendim diyelim, ne insanları, ne de onların sahip olduğu şirketleri değiştiremeyeceğini, olduğu gibi kabul edemeyeceğin bir yerdeysen tek çarenin gitmek olduğunu anladım.

şimdi kafamı az çalıştırdığımı ima eden sözleri ve her daim bir huzursuzluk ortamı ile herkesi sıkarak bir iş geliştirme yöntemi bulduğunu sanan, bu arada derin bir psikolojik sorunun içinde kıvranan bu zavallı adama yöneticilik dersini almamış olduğundan (insan en azından hayattan almalı bu dersi bunca yıl çalıştıktan sonra) bahsetmenin bir anlamı olmadığını biliyorum.
bunun yanında yönetilmesi ne kadar zor bi insan olduğumu da biliyorum.
ona masamda telefonla konuşmak ile denize bakarak konuşmak arasında bir fark varsa, bunun yararının yine ona olacağını anlatmanın bir anlamı olmadığını da biliyorum.
bizim gibi insanları biraraya topladığında çok iyi işler çıkarabileceğini, diğer yandan da bir kontrol manyağının güncesinde hiç yerimiz olmadığını da biliyorum.

hayat bazılarımız için diğerlerinden daha zor..
 para peşinde harcamış olduğuna inandığım ömrünü düşünürken iskelenin üzerinden geçmekte olan, o olduğundan çok daha yaşlı ve çökmüş görünen adamı kollarından tutup "ne yapmaya çalışıyorsun sen? amacın ne?" diye sormak istiyorum. 

birisi ona da "ömür bu, bitiyor" demeli bir yerde, ama bu ben değilim.
ben sadece "bundan sonra dikkat ederim" diyorum.
etmeyeceğimi bilerek.
o da tamam diyor.
beni biraz tanıdıysa dikkat falan etmeyeceğimi bir dahaki konuşmadan da bir galip çıkmayacağını da biliyor olmalı.
bilmiyorsa da öğrenecek.

bugün dost gördüğüm birine söylediğim gibi, para araç olmaktan çıktığında, ve o aracı keyif almak için kullanmadığında, çok kısa sürede yanarak ısı bile sağlayamayan bir kağıt parçası. o kağıt parçasının peşinde kendini paralayan, deri değiştiren bir adamın bana ders vermeye kalkması ise gerçekten acınası. içimde kendime duyduğum şaşkınlık ve ona duyduğum acıma dışında hiç bir his yok.


 
 

7 Mart 2013 Perşembe

mutlu olmak için

bir mutlu olma hayali peşinde heba olmuş bir ömür benimki.
haklısın, henüz bitmedi.
ama bende umut kalmadı.
yanıp sönen bir ışığım var, yandığında parlıyorum ama,
şarj bitiyor diyor, eski kasa ericssonlar gibi..

bir kabul edebilsem, bir anlayabilsem normal denen şeyin bu olduğunu,
o yükselme hissinin geçici, bu düşüşün ise kalıcı olduğunu..
bir anlayabilsem, herkesin gerçeğinin bu olduğunu,
gerçeğin ta kendisinin o hapsedilme hissi olduğunu,
çünkü aslında kafesin büyüğünün hayatın ta kendisi olduğunu ve o kafesten çıkmanın tek bir yolu olduğunu..
başka çareler aramaktan, başka yerler, evler, zamanlar ve hayatlar aramaktan bir vazgeçebilsem..

bir gün olacak elbet, içimde yaşatmaya çalıştığım s. gittike siniyor çünkü,
saklanıyor, o çıktığında benim hayatım darmaduman oluyor,
taş üstünde taş bırakmadan yıkıyor çünkü.
sonra ona kızıyorum.
"ama çok mutluyduk"ların yanında, "keşke böyle olmasaydım"lar geliyor.
o "çok mutlu"lukların bedeli sonradan yaşadığım hayal kırıklıkları,
seratonin pompalayan bir uyarıcının düşüşü gibi hayat benim için,
ona ihtiyaç duymadan yakaladığım o kafaların sonucunda aynı düşüşü yaşıyorum.
düşüşler çok uzun sürüyor, sonra mutluluk dediğimin ne olduğunu unutuyorum..
alışıyorum, uyuşuyorum, kabulleniyorum
ta ki
bir sebeple
s. yeniden çıkana kadar..

şimdi yine burdayız.
biz, beraberiz.
kaçış planının çok uzağındayız aslında,
esiyoruz, gürlüyoruz, yağamıyoruz..

-nereye gideceğimizi bulamıyoruz.

kendimi ne yapsam da kurtulsam bilemiyorum.
kendimden kurtulmanın bir çaresini yüz yıllardır arıyorum.

votka iç.
sigara iç.
votka iç.
düşünme, eğer becerebilirsen,
ah bunu bir becerebilsen..

ama sizin adınız ne?
benim dengemi bozmayınız..


Sıkılınca..

Türksel'den kazandığımız yarrak gibi ilişki paketinin 5. yılını kutluyoruz.
Her şey bedava.
Kızgınlıklar, kıskançlıklar, bitmeyen öfke, çözümsüz kavga..
Aşk, ihtiras, kin, nefret hepsi burada.
Tepe tepe kullanalım diye verilmiş bu paketin içerisinde eksilen tek şey sevgi.
Yok oluveriyor işte zamanla, inanması güç ama gerçek bu.
Eskiyor her şey, aşklar da dahil buna.
Gerçeği görmeye başladığında elinde bir avuç bokla sıçsam mı sıvasam mı diye kalıveriyorsun.
Hala kararsızım üstelik, sıçsam mı sıvasam mı konusunda.
Bu bendeki her şeyi yıkıp gidebilme gücü / güçsüzlüğü olmasa gerçekten bir dakika daha hayatta kalamayacakmışım gibi hissediyorum.
Sen ise bunu kendine karşı bir tehdit sanıyorsun.
Öyle değil işte o iş..
Bu bildiğim "ben", her daim bir çanta ile bir şehri yakıp gidebilen.
Arkasında ne bıraktığının yola ilk adımı attığından sonra bir değeri kalmayan,
Pişmanlıklarını hatırlamayan (mutlaka vardır pişman olduğum şeyler, arada gelir belki aklıma sonra geçer),
Sadece mutlu olmanın peşinde bir ömrü yiyen ben..

"Penceresiz kaldım anne" ile "hani benim gençliğim nerde?" diye sorarken hala 15 yaşındaki odasında cam önünde bira içip ağlayan kıza dönüşüveren..

Aynı soruları yıllardır soran ama cevaplarını istemeyen ben..


Çok yorgunum, çok sıkıldım, bıktım.

Çare aramaktan, ıskalamaktan, bir türlü tam olarak olmam gereken yere varamamaktan usandım.

Bir yer aramaktan, buldum sanmaktan, geçici güven duygusundan, hep yarım kalmaktan bıktım.

Burayı kendime mabet bellemiştim, yine bir yıkıntının eşiğindeyim.
"Yıkıntıların arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları" gibi..

En güzeli arkana bile bakmakdan kaçmak diyor S.,
Nereye gideceksin, bunca yıl çabaladık, hemen mi bırakacaksın diyor S.,
Mutluyduk aslında, eksiğimiz değil fazlamız var belki diyor S.,
O fazla bu şehre çok fazla, gidelim buralardan, dayanamıyorum diyor S.

Sonra susuyoruz.
Belki bir süre daha susarız.
Sonrası felaket olmadan, senin için ya da benim için, erken kaçan canını kurtarsın diyor içimdeki bütün S.'ler..

Özür dilerim, ışığımı özledim.

Bir ihtimal daha var?

İhtimaller bir sıcaklık yayıyor, imkansızlıklar ise üşütüyor.

İşte bu yüzden ellerim hep buz gibi..

27 Şubat 2013 Çarşamba

magic?

çığ gibi büyüyor içimdeki tüm korkular.
rasyonel değilim, pragmatist hiç değilim.
aklın ve mantığın kenarından geçmediğim sık zamanlardan birindeyim.
bir şey oldu, ne olduğunu bilemedim.
kalp çarpıntıları, uykusuz geceler,
hem büyük bir yorgunluk hem de yorulmak nedir bilmeden içmeler..
daha küçük olsam "aşktandır" der geçerdim, şimdi hastalık arıyorum adını koyacak.
"tiroidden işte hep bunlar" diyip diyip gülüyoruz, gülerken hıçkırarak ağlıyorum, ağlamanın tam ortasında tıkanırcasına gülmeler..
kan tahlilleri, ultrason görüntüleri, nefret edilen hastaneler..
doktor denen varlığını unutmuş olduğum o üst insanların arasında kendini yine çaresiz, yine kaçmak isterken bulmalar..

ne oldu?
biri kulağıma fısıldasa..

peki sihir tozları nerede?
onlar olsa geçmez miydi mesela?