11 Aralık 2015 Cuma

kadere mi inat

şarkı diyor ki "hayat, kadere inat, seni sil baştan yaşayacağım"
böyle söylenince ne büyük büyük duruyor laf da
ben desemki mesela ben yaşadım defalarca
sildim sildim yazdım hiç de yorulmadım
hep bir öncekinden daha iyi olacağına inandım
"en baştan" olmadı belki ama
sayfayı yırttığım yerden yeniden başladım

olmadı.

üstelik kaderle bir inatlaşmam falan da yoktu.
kader "yazgı" demekse bir yazanı da olmalı diye düşündüm.
öyleyse kader de bana ait olduğuna göre en doğrusu benim yazmamdır dedim.
insanoğlu olmamdan kaynaklı pek çok teknik arıza oldu yazınlarda,
yırttım sayfayı, sil baştan yaşayalım dedim.
10 yılda 7 kere taşındım, 2 şehir değiştirdim, 3 büyük ilişki yaşadım, 1 evlilik bitirdim.
yoruldum amına koyim, çok yoruldum.
Tonlarca kavga ettim, en büyük kavgamı kendimle verdim.
en büyük hayalimi önce gerçek sonra yalan ettim.
ne diyordu ; şarjörü doldurdum, hep sonunda kendimi vurdum..

inadına değil ama belki de başka şansım olmadığından hep ayakta kaldım.
daha aslında hiç gerçekten devrilmedim.

ama iyi yoruldum.

velhasıl, öyle büyük büyük söylediği gibi ister kadere inat ister kıçına kanat,
bir yere de varamadım sil baştan yaşamalar sonunda.
çocuk aklıma bilmediğim birinin soktuğu üzere eğri başlayan çizgi de doğrulmadı.

doğru bildiklerimi uygulayacak gücüm,
bilmediklerimi öğrenecek götüm,
daha fazla aranızda yaşayacak mecalim kalmadı diyip sahneyi terk etmeyi gerçekten çok isterdim ancak sanırım umutsuzca sonunu bekleyen huysuz insanlardan biri daha aranıza katılmak üzere. kendimi öldürecek enerjim olmadığından kendimi öldürmediğimi söylediğimde gülümseyen psikolog bana inanmamış gibi..

19 Ekim 2015 Pazartesi

niyet

git diyorum gitmiyor.
kalamıyor da ama.
varla yok arasında, tam da şarkının dediği gibi
ölüm gibi bir şey oldu ama ama ama
kimse ölmedi.

çünkü biliyoruz artık ağır yaralı çıkılsa da aşklardan, aşk acısı kimseyi öldürmüyor bu dünyada.
öyle hızlı dönüyor ki dünya değil onu, kendini bile unutturuyor sana.
belki de en çok kendini.

eskiden diye gülümseyerek anlattığın kadını unutturuyor.
daha az hatırlıyorsun onu, daha az seviyorsun belki.
bir çok hareketi saçma ve çocukça ve hatta yanlış geliyor sana.
bugünün doğruymuşcasına.

çok zor bir gece geçiriyorum yine.
sanki bir kabuk daha eskitiyorum, sırtımdan atıyorum derimi, çok acıyor çıkarken ama çıkartıyorum.
derisiz kalıyorum sonra.
şaşkın ve savunmasız
kabuksuz.

çok acıyor.
karnımı tuta tuta ağlıyorum yine ve bir anda geçiyor.
sopsoğuk, çok esiyor,
bu gece ayaz var değil mi?

atlatırız diyor içimdeki şaşkın,
bir bakıyorum kalan bütün duygularım da şaşkın
iç organlarım çekiliyor bir süre
karnımı tutuyorum kaçmasınlar diye
sonra geçiyor
yeniden yazmaya başlıyorum
insan yazarken yaşadığını unutuyor
belki en çok acı çekerken yazılıyor
ne dersin eski dostum?

arada ellerim titriyor.
beni uyarmıştın.
dinlememiştim.
sonra bir daha dinlemedim.
sonra bir daha dinlemedim.
sonra bir daha dinlemedim.
sonra bir daha dinlemedim.
sonra artık kendimi kaybettim. bu gece bulmaya niyetlendim.







12 Haziran 2014 Perşembe

kim kazanmış?

Eve gelirken dolunayı gördüm, kocaman oturuyordu gökyüzünde.
aklıma yine sen geldin, ne acı, her dolunayda kavga etmedik diye sevinmek kadar basitti her şey.
dolunaydan korkmak diye bir şey vardı.
kavgaları dolunaya bağlamak ve etkilenmediğine sevinmek.
şimdi yok.
kavga da yok, sevinç de.
kazandık mı?

kırık

Nasıl da yabancılaşıyor insan.
Kendine, benim dediğine, ben'im dediğine bile.
Nasıl da uzak oluveriyor en yakınlar,
nasıl gerçekten anlamak ne zor.
yanında yatanla arana giren mesafeyi akıl almıyor,
sarılayım diyorsun kolun yetmiyor.
kalp öyle çok yerinden, öyle derin derin kırılıyor ki kısacık zamanda
telafisi mümkün olmuyor.

 

6 Mayıs 2014 Salı

lüzumundan fazla beyaz

sıradanlığı kabul edebiliyor insan.
monotonluğu.
huzur adına aslında olmayacak pek çok şeyi kabul edebiliyor.
yeterki huzurumuz bozulmasın..

devlet nezdinde "istikrar sağlamak" gibi bir şey bu.
devlet istikrarlı olarak bizi sikiyor ancak beklenmedik bir durumla karşılaşmamak için yine de aynı kişilere oy veriyoruz ya, hayat da aynı onun gibi.
düzenimiz bozulmasın diye "düzen"i değiştirmiyoruz.

sene 2014, yaşım 33.
elimde soğuk bir bira var, çok uzun yıllardır.
yazıyorum. çok uzun yıllardır.
ahmet kaya dinliyorum. sen benim hiçbir şeyimsin. çok uzun yıllardır.
"hiçbir şey"i youtube'a video yükleyen hiç kimsenin doğru yazamamış olmasını üzülerek izliyorum. çok uzun yıllardır.

çok uzun yıllar sonra, bu akşam eve gelirken, 
her şey yolundayken şimdi, evimize doğru gelirken,
mutluyken, huzurluyken, sorunsuzken,
yine aynı his geldi içime. "
ölsem" diye düşündüm.
şimdi ölsem artık ben.


hiç geçmeyen bu histen hiç kimseye bahsetmemeyi öğrendim.
özellikle de ölmek için bir sebep olmayan zamanlarda bunu insanlara açıklamanın imkansız olduğunu öğrendim.
insanların hep öleceklerini bilerek ama hiç ölmeyeceklermiş gibi yaşadıklarını, 
ölümü hiç akıllarına getirmediklerini ve hep kendilerinden uzak sandıklarını,
oysa yaşamın aslında bir zaman dilimi içerisinde çürümek anlamına geldiğini, 
yine de ölümden bahsedildiğinde, onlara göre erken, bekleyene göre geç bir ölüm mesela-
suratlarının nasıl da şekil değiştirdiğini öğrendim.

bütün düşündüklerini söylememen gerektiğini çok geç öğrendim mesela.

bu gece, buraya gelirken bir kere daha "ölsem" dedim,
kendiliğinden gelmeyecekmiş gibi duran bir ölümü bekledim.

hala değişmemiş olmasına inanmak zor aslında,
bir insanın benim kadar uzun zamandır,
hem de öyle ani öfke patlamaları ile değil, durduk yere, bazı zamanlarda,
hele de böyle şimdi dediğim gibi tam da bütün istediklerine sahipken
hala ölmek istemesi garip değil mi?
garip.

bu dünya, bu insanlar, kurmaya çabaladığımız ilişkiler,
kurduklarımız, yıktıklarımız, kalıntılarında hala dolaştıklarımız,
bu emek, çaba, dayanma gücü,
her sabah yeniden başlamak farklı bir gün gibi,
her sabah farklı bir güne başlamak, dünü halledebilmiş gibi,
çok yorucu.

bütün kumdan kalelerim yıkıldı.
hep yenisini yaptım, bak bu sonuncusu..
her yeni yapılan ile eski yıkılanları andım,
yenisini yaparken değil eskisini anarken yoruldum.
belki de hep yorgundum.

çok erken yoruldum belki de ben,

belki de hep yorgundum.


10 Mart 2014 Pazartesi

sins

is this love diye başlıyor bir süredir sabahlar,
güneş yok yağmur var yine mutluyuz,
kime ne?
yanımda gözlerini açıyorsun, "gülmek değil, gülümsemek" deyişin geliyor aklıma,
her bana bakışın gülümsemek sanki,
her konuşmamızın sonu gülmek,
kötü şeyler de oluyor arada,
olacak tabii,
"gidiyorum" dediğimde bırakmıyorsun ya beni, gerisini hallederiz sanki.
başucunda yazıyor ya;
gözlerin sabahın 8'inde bana açık,
ne günah işlediysek yarı yarıya..

bir sürü korku sarıyor etrafımı ne zaman bu kadar mutlu olsam,
biliyorumki etraftan gelecek tehlikeden büyük kendi içimizdeki,
mutluluk alışmadık götte durmayan bir duygu, insan şaşkına dönüveriyor üst üste mutlu olunca.
bir süre sonra mutlu olduğunu anlamamaya başlıyor mesela, normal bu gibi geliyor,
bunun için neye sahip olduğunu hatırlatmak lazım kendi kendine arada.

mutlaka ah almışızdır, alıyoruzdur halihazırda,
mutlaka birilerinin canı yanmıştır biz buraya gelirken, yolda,
bilerek bilmeyerek mutsuz etmişizdir birilerini,
o birileri de bizi çok mutsuz etmiştir vaktinde belki,
ama şimdi mutluluğu ilk kapan suçlu oluyor kafasında,
bir çeşit gizlilik içinde yaşamaya çalışıyoruz bizi de şaşkınlığa düşüren ışığı.
istemesek de çok ortada, sana bakışımı gören sıradan bir insanın şaşkınlığa düşeceğinden eminim aslında, gözlerini kamaştıracak kadar çok seviyorum bazen seni, içime sığmadığını, gözümden, ağzımdan, ellerimden taştığını hissediyorum.
sımsıkı sarılıp kendine çekiyorsun bazen beni, bir sonsuzluk aslında kocaman ve karanlık, mutluyum hemen orada, çok mutluyum demeyi hatırlatmıyorum kendime, etrafımı sarıyorsun, ellerimi yukarı kaldırıp teslim oluyorum sana bütün kalbimle, bütün sevgimle yanında duruyorum bir süredir, bazen senin bile anlamakta güçlük çektiğini hissediyorum, normal, ben bile anlayamıyorum.
aynı şiddette senin sevginle karşılaştığımda ben de şaşkınlığa düşüyorum.
hayatın en güzel yeri akıl sır ermeyen yeri değil mi?
nasıl oluyor, nasıl oldu, ne zaman, ne çabuk derken sen, bir bakmışsın bütün sabahlarını kaplamış birisi.
güzel müzikler, sabah sigaraları, filtre kahve kokusu, yağmur sesi, gri ankara sabahının bile bir insanı mutlu edebilmesi olmuş hayatın. her şeyi unutturmuş sana, çünkü yaşama sebebin buymuş. tüm insanların sadece mutlu olabilmek için yaşadığına inanıyorum ben çok uzun zamandır. biraz mutlu olabilme güdüsü insanı hayatta tutan, yoksa dayanılmaz bu boktan hayata. ve sonunda mutlu olabildiğinde onu elinde tutabilmek dünyanın en zor işlerinden biri.
kazanmak çok zor kaybetmek çok kolay oluyor genelde,
bazende hiç bir şey yapmadan, olduğun yerde dururken sadece,
bakarken, gülerken, kendi kendine düşünüp hemen ardından unuturken,
hiç beklemezken aslında, gerçekten tam da beklemediğin yerden geliveriyor.

love :)

bu sana bir doğum günü mektubu olacaktı aslında. iyiki geldin.
hiç bir şey yapmadan, olduğum yerde dururken sadece,
bakarken, gülerken, kendi kendime düşünüp hemen ardından unuturken,
hiç beklemezken aslında, gerçekten tam da beklemediğim yerden geldin.
bir daha olmaz sanırken, aşkın tek seferlik bir duygu olduğunu kanıksamışken,
bir daha bu alık mutluluğu gelmez derken,
çok üzgünken aslında, aşkın ne kadar güzel olduğunu kendine hatırlatabilmek için eline yazdırmışken,
iyiki geldin.

iyiki doğmuşsun, bir gün gelip benim olmuşsun.

seni seviyorum.

s.










6 Mart 2014 Perşembe

#şiirsokakta

Belki biraz geç rastladım sana
Ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza
                                                    C. Süreyya

23 Şubat 2014 Pazar

alık mutluluğu

dualarımı kabul ettiğin için teşekkür ederim.

9 Şubat 2014 Pazar

!f İstanbul


27 Şubat 2014 17:30

27 Şubat 2014 22:00

28 Şubat 2014 17:30
Cinemaximum Armada Salon 4

01 Mart 2014 19:00
Cinemaximum Armada Salon 3

01 Mart 2014 22:00

2013 Belgeseller




2013'ün efsane 6 belgeselini seçmişler, aralarından özellikle Blackfish mutlaka izlenmeli. Ayrıca Square ve Fresh de ilgi çekici.
(http://www.yesilist.com/cms.php?u=-1288&id=1288)

Bundan başka "mutlaka izlemeli" bir de The Cove var.




26 Ocak 2014 Pazar

i fall in love.

Geceden beri fırtına. Gökgürültüsünden hoşlanmıyoruz insan ırkı olarak genelde. Tehditkar ve nereden geleceği belli olmayan bir ışığın önceden gelen sesi, korkutucu bir miktar. Korku filmlerinin değişilmez bir parçasının, gökgürültüsü ardından kesilen elektrik olmasının da faydası var sanıyorum. Elektrikler kesilmedi ama. Yağmur da kesilmedi. İnanılmaz bir şiddetle yağmaya devam ediyor, Marmaris yağmuru bu, şaşırtıcı değil, adamı yakaladı mı donuna kadar ıslatmadan bırakmaz..
Muazzam bir Pazar sabahı yaşıyorum yine. Filtre kahvenin kokusunun bütün evi sarması, ardından bir tane tütsü, ardına kadar açılmış tüller, ormanım, çiçeklerim, ne çok özlemişim.

31 Aralık 2013 Salı

beşer şaşar

düşünen bir hayvan olmanın pek çok zorluğundan bir tanesi düşündüklerinin her zaman gerçeği yansıtmıyor olabileceğini aklında tutmanın zorluğu. oysa beşer şaşardan şaşmamak gerek.

"belki de sorun bende"

"belki de sorun bende" demek bile yeterince uzun zaman alıyor.
olmayanı oldurmaya çalışarak da bir ömür geçiyor, bir noktada diyorsunki, törpüye bile gerek kalmadan, tam da bana uygun bir parça, var mı hayat sende?
törpülemeden ve törpülenmeden elbette..
çünkü törpülenmesine izin verdiğimiz her şey öz'den gidiyor, istesende istemesende, iyi de olsa kötü de..
umutsuzca bir aşkı oldurmaya çalışmanın aslında patetik bir durum olduğunu kabulleneli elbette çok zaman oldu.
olmadığını görerek mücadele vermek için eskiden yürek lazım diyordum, şimdi daha ziyade akıl yoksunluğu gibi geliyor.
bir insan sana ya oluyor ya olmuyor, oldurmaya çalıştıkça ise boka sarıyor.
o arada saygı, sevgi, belki de aşk, elinde olan ne varsa ordan yiyorsun.
o yediklerin elbette belirli miktarlarda hazımsızlık yapıyor, daha hazma geçmeden yutamıyorsun, yutsan unutamıyorsun.
"ama her şey çok güzeldi" ile "ama her şey çok güzel olabilirdi" arasında bir fark göremiyorum ben.
"beni yanlış anlıyorsun" ile "beni anlamıyorsun" arasında bir fark göremiyorum.
oarada anlam vermeye çalıştığın her şey yeni yaralara sebep oluyor.
bir insanı ya anlıyorsun ya da hep yanlış anlıyorsun.
niyetten puan var elbette, iyi niyet her zaman başımızın tacı ama, kötü bir niyeti olmadan da bir insanın bir insana kötü gelebildiği gerçeğini ne yapacağız?
"uygun olmamak" diye bir gerçeği kabullenmemek için daha ne kadar çaba harcayacağız?
üstelik bir çok farklı değişkende, yani zamanı uygun değil, mekanı uygun değil, cismi uygun değil, nesli uygun değil, ve daha çoğaltılabilir her tür uygun olmama hali için, göt yırtmak yerine kabullenmek gerekmiyor mu sence de?
tevekkül, bu hayatta kendime en çok istediğim kelime belki.
yoksunluğunu en fazla hissettiğim.
vazgeçmişlik, boşvermişlik olarak değil de, sadece tam da kendisi gibi, olduğu gibi kabullenebilme gücünden bahsediyorum.
ancak tevekkül insanı bir takım kararlara iten bir durum, ve bu durum karşısında, tevekkül gösterebildiğin hallere, sabır da eklemen gerekiyor.
olmasını istediğin ile olan arasında çıkan derin boşluğa sabretmen, incinmişliğini gizleyebilmen, delirmeden, durumu kabullenebilmen.
senin ne istediğinin hiç bir önemi olmadığını bilmen, sessizce yoluna gidebilmen, yol verebilmen gerekiyor.
bunların hepsini birden yapabilmen çok zor çünkü kalp hep başka telden çalıyor.
bu durumda her aşk detone biraz..

17 Aralık 2013 Salı

bende sana yetecek kadar kelime kalmadı

çok konuşuyoruz, belki kelimeler her şeyi bok eden.
çok düşünüyoruz, büyük ihtimalle de bu başımızı ağrıtan.
içinden çıkılmaz bir hal aldı zaman.
belden aşağı vurmalar ile tükürükler saçarak bağırmalar birbirine girdi.
ne söylesek yanlış anlaşılır, çok uzun açıklamalar gerektirir, kimse kimseyi aslında tam olarak anlayamaz oldu.
aynı cephede savaşırken sana karşı gard almaya başlar buldum kendimi.
hani çocuk demiş ya sana, gardını düşürme diye, benim hem gardım hemen düşer hem de canım hemen yanar oldu.
oysa kelimeler yanar döner, hislerin oyuncağı kelimeler, tek bir rengi olmayan, her zaman doğru yere varmayan, her zaman doğru anlamı taşımayan, her zaman ağızdan bilerek çıkmayan, ham hali ile bir çok kere insanı pişman eden kelimeler.
senin kelimelerini bu kadar doğru anladığını zannedip bu kadar yanılmak da cabası.
bir sürü sonuç çıkıyor ortaya, öncelikle yaralar çok taze elbette hepimizde, travmalar kocaman. çünkü çok düşünmüşüz, kendimizi yakana kadar, yandığı yere kadar.
bir varoluş çabası veriyorum zaman zaman seninle, oysa bu "bizim" tabiatımıza aykırı.
çünkü sen ve beni "biz" yapan en güzel şey hiç bir mücadele vermeden, tanışmak zorunda kalmadan, bildiğin, sevdiğin ve güvendiğin birisinin yanında huzur duyabilmekti..
şimdi malesef -elbette tabiatın gereği- benim sarhoşken girdiğimden şikayet ettiğin "o hal" sende de var. bütün haftasonu neyin kavgasını verdiğimi hala ara ara hatırlıyor olmak canımı sıkıyor, canımı yakıyor daha önemlisi. aslında benim derdim yine, bir daha diye geliyor içime..
aslında benim derdim benim.
bildiğim, güvendiğim, sevdiğim.
sevmediğim yanlarım da var elbette, senin de olacak elbette.
ama işte kelimeler, öyle bir geliyor ki üzerime, sus dedikçe, artık yeter dedikçe, sürekli geliyor. soğusun diyorum, bitsin ozaman diyorsun, alkollüyken yanına gelmem diyorum, bitsin ozaman diyorsun, "şu yaptığını hiç doğru bulmadım" diyorum, bunun adı sanırım vırvır çünkü sana bunu on kere daha söylemiş oluyorum. kendimi fikrini söylemekten men edilmiş -çünkü can sıkıcı, çünkü bağırabilirsin bana mesela- kendisi olmaması beklenen bir zavallı gibi hissediyorum. zavallılığım ise şundan, gidemiyorum. dönüp dönüp bir daha baştan hadi diyorum. çünkü o sabahların bir anlamı olmalı evet. o gülüşlerin ve sarılmaların...
seni seviyorum dediğinde içimden geçen "seni derken?" sorusuna mani olamıyorum.
bu histen nefret ediyorum.
bütün istediğim kalbimi kirletmeden kaçabildiğimi sanırken ben, kendimi yeniden bu camın önünde bomboş gözlerle camdan dışarı bakarken bulmamaktı. ve elbette sana da bunu yapmamaktı.
bu kirli, çirkin hislerle ya da bu üzgünlük ile baş etmeye çalışmak zorunda kalmamaktı.
mutlu olabilmek ve mutlu edebilmek istemiştim. mutlu olabileceğimize gerçekten inanmıştım.
şimdi olamıyorum. geçer diye bekliyorum.
zaman diyorum, zamanla geçer. o geçene kadar ben dayanabilecek miyim bilmiyorum.
sana bunu söylediğim için bana kızıyorsun ama elbette bu ümitsizliği bir tek seninle paylaşıyorum.
canının acıdığını anlıyorum ama sen bana her "bitsin ozaman" dediğinde de benim kalbim parçalanıyor, bunu anla istiyorum.
bunu yazınca mesela, senin "benim kalbim okadar kırıldı ki artık kırılmıyor" dediğini unutabilmek istiyorum. çünkü bunlar kelimeler ve bazen ağzımızdan tam da istemediğimiz şekilde çıktığını biliyorum. sana "s.yi bile özledim" demek istemiyorum. çünkü işin aslı şu, sadece canım yanmadan seni sevebilmek istiyorum. sana zarar verdiğimi, karşılığında da bu acı hissi aldığımı hissetmeden, huzur içinde bir gün istiyorum.
en fazla 7 gün dayanırım ben buna dedin ya, ben 7 gün bile dayanamıyorum.
kalp krizi geçirirdim dediğinde fiziki bir olaydan bahsettiğini biliyorum, bu benim yaşadığım kriz de tam olarak kalbimde ve sen bunu fiziki bir kalp krizi olarak görmesen de ben tam olarak öyle olduğunu biliyorum.
aşılamaz hatalar yapmadık bence, birbirimizin canını çok yakmış olmak da aşktan herhalde.
ama bunu gerçekten artık yaşamak istemiyorum.
çok yoruldum.

sus pus olmuş, puslu bir istanbul muydu yüzün, yoksa çok bildik hüzünler mi taşınmıştı yüzüne dolmabahçe'de, çay tadında.... divit ucuyla yazılmış bir aşkın sureti vardı avuçlarında, tarih bir başka iklimin kıvamını gösteriyordu. ben rehnedilmiş yelkovan gibi... hani akrep'i seven ama
yüreği takvim yokuşlarında....

sinemada elinin elimde terleyişinin bir anlamı olmalı, sesinin sesimde yankılanmasının.. sanki perdedekine üzülmüş ya da sevinmişsin de tesadüfen akmış yüzün içime.. yalan! sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim seyir defterimde.. ve ben amerikanca bir filmi kürtçe seyrediyorum...

kadın, beyoğlu'nun bir kış akşamında, üstündeki deri montun sahibine küs, soğukluğundan muzdarip yürüyordu.. adam da.. yürümek hiçbir şeyi
çözmüyordu, bazı aralık akşamlarında... parmağında yaralı bir öyküyü taşıyordu adam.. kadının yüzünde bir hüzün... hüzünlü aralık akşamında bir yüzük... yüzüğün yüzünde dünya güzeli bir kadının kehaneti..
.. soğuğun ve karanlığın vehameti!

hayatı, bir başkasının pantolunu gibi, küçültülmüş, daraltılmış.. ilk sahibinin o pantolonla yaşadığı şeyler, yani pantolonu pantolon yapan anılar, bazı ilkbahar bereleri yüzünden yapılan yamalar, ter tüketen
yazlar... hepsi daraltılmış.. yaşananlara bir beden büyük geliyor artık hayat!

bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık olmak içinse erken.. beni sevda yerimden vurdu yine zaman.. şimdi sana söylenecek tek cümle:

bende sana yetecek kadar ben kalmadı.

16 Aralık 2013 Pazartesi

muzkafa

bazen böyle oluyor, tam akvaryumumu buldumki derken sudan çıkmış balık gibi.
bir avanaklık var üzerimde, yatsam ölmeye yatıcam sanki, yatamıyorum, uykum var uyuyamıyorum, çok yorgunum hiç dinlenemiyorum gibi. ne yapacağımı bilemez bir halde tam bir avanak gibi bakınıyorum. hem doğru yerde hem de yanlış yerde olduğumu düşünüp duruyorum. düşünüp durmak zaten bütün olurları da olmaz eden. uyutmayan mesela.
hiç bir şey olmamış gibi olsa ya hemen. olmuyor tabi. kirleniyoruz istemeden.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Between mystery and history

Madem öyle, kedi uyuyor minderin üzerinde.
Kurşun kalem de varmış bak, zırhlı kağıtlara kurşun dökelim öyleyse, ne dersin?
Bir tek gözüm acımasaydı,
tek gözüm acıyor benim. dal çarpması.
Aydınlığa bakmakta ciddi bir güçlük olmasa, yoksa kim sever canım karanlığı - bu kadar sevmezdik belki.
Bir çeşit oruç gibi sana durmak.
Ben ne zaman aşık olsam çok acıkıyorum. Hayvan gibi.
Ve içimden bir ses diyor ki; yeme lan böyle yazık değil mi yemeğe?
İnsanlarsa hep başka şeylerin mi peşinde ne?
Yaz yaz bitmez hayatım. Böyle güzel kelimeler serpiştirelim içlerine - canımlı hayatımlı.
Yalandan ne varsa lanet gelsin hepsine.
İyi bari en azından elime kalem aldım. Kendimi kurşunlamaya devam edebilirim bu vesileyle, neden olmasın.
Yazacak hikaye kalmadıysa ne olmuş yani.
Bir zaman önce dediğim gibi işte, nasırım olsa yazardım. - kendime katılıyorum.
Ama gözüm acıyor, allah seni inandırsın - ben yapamam malum nedenlerle.
Bazı şeyler yerinde kalmalı, dokunulmadan. İnekler gibi mesela.
Dokunulmazlığı olan bir inek gibi kalmalı aşklar örneğin. İnekleri yemeyin.