23 Şubat 2014 Pazar

alık mutluluğu

dualarımı kabul ettiğin için teşekkür ederim.

9 Şubat 2014 Pazar

!f İstanbul


27 Şubat 2014 17:30

27 Şubat 2014 22:00

28 Şubat 2014 17:30
Cinemaximum Armada Salon 4

01 Mart 2014 19:00
Cinemaximum Armada Salon 3

01 Mart 2014 22:00

2013 Belgeseller




2013'ün efsane 6 belgeselini seçmişler, aralarından özellikle Blackfish mutlaka izlenmeli. Ayrıca Square ve Fresh de ilgi çekici.
(http://www.yesilist.com/cms.php?u=-1288&id=1288)

Bundan başka "mutlaka izlemeli" bir de The Cove var.




26 Ocak 2014 Pazar

i fall in love.

Geceden beri fırtına. Gökgürültüsünden hoşlanmıyoruz insan ırkı olarak genelde. Tehditkar ve nereden geleceği belli olmayan bir ışığın önceden gelen sesi, korkutucu bir miktar. Korku filmlerinin değişilmez bir parçasının, gökgürültüsü ardından kesilen elektrik olmasının da faydası var sanıyorum. Elektrikler kesilmedi ama. Yağmur da kesilmedi. İnanılmaz bir şiddetle yağmaya devam ediyor, Marmaris yağmuru bu, şaşırtıcı değil, adamı yakaladı mı donuna kadar ıslatmadan bırakmaz..
Muazzam bir Pazar sabahı yaşıyorum yine. Filtre kahvenin kokusunun bütün evi sarması, ardından bir tane tütsü, ardına kadar açılmış tüller, ormanım, çiçeklerim, ne çok özlemişim.

31 Aralık 2013 Salı

beşer şaşar

düşünen bir hayvan olmanın pek çok zorluğundan bir tanesi düşündüklerinin her zaman gerçeği yansıtmıyor olabileceğini aklında tutmanın zorluğu. oysa beşer şaşardan şaşmamak gerek.

"belki de sorun bende"

"belki de sorun bende" demek bile yeterince uzun zaman alıyor.
olmayanı oldurmaya çalışarak da bir ömür geçiyor, bir noktada diyorsunki, törpüye bile gerek kalmadan, tam da bana uygun bir parça, var mı hayat sende?
törpülemeden ve törpülenmeden elbette..
çünkü törpülenmesine izin verdiğimiz her şey öz'den gidiyor, istesende istemesende, iyi de olsa kötü de..
umutsuzca bir aşkı oldurmaya çalışmanın aslında patetik bir durum olduğunu kabulleneli elbette çok zaman oldu.
olmadığını görerek mücadele vermek için eskiden yürek lazım diyordum, şimdi daha ziyade akıl yoksunluğu gibi geliyor.
bir insan sana ya oluyor ya olmuyor, oldurmaya çalıştıkça ise boka sarıyor.
o arada saygı, sevgi, belki de aşk, elinde olan ne varsa ordan yiyorsun.
o yediklerin elbette belirli miktarlarda hazımsızlık yapıyor, daha hazma geçmeden yutamıyorsun, yutsan unutamıyorsun.
"ama her şey çok güzeldi" ile "ama her şey çok güzel olabilirdi" arasında bir fark göremiyorum ben.
"beni yanlış anlıyorsun" ile "beni anlamıyorsun" arasında bir fark göremiyorum.
oarada anlam vermeye çalıştığın her şey yeni yaralara sebep oluyor.
bir insanı ya anlıyorsun ya da hep yanlış anlıyorsun.
niyetten puan var elbette, iyi niyet her zaman başımızın tacı ama, kötü bir niyeti olmadan da bir insanın bir insana kötü gelebildiği gerçeğini ne yapacağız?
"uygun olmamak" diye bir gerçeği kabullenmemek için daha ne kadar çaba harcayacağız?
üstelik bir çok farklı değişkende, yani zamanı uygun değil, mekanı uygun değil, cismi uygun değil, nesli uygun değil, ve daha çoğaltılabilir her tür uygun olmama hali için, göt yırtmak yerine kabullenmek gerekmiyor mu sence de?
tevekkül, bu hayatta kendime en çok istediğim kelime belki.
yoksunluğunu en fazla hissettiğim.
vazgeçmişlik, boşvermişlik olarak değil de, sadece tam da kendisi gibi, olduğu gibi kabullenebilme gücünden bahsediyorum.
ancak tevekkül insanı bir takım kararlara iten bir durum, ve bu durum karşısında, tevekkül gösterebildiğin hallere, sabır da eklemen gerekiyor.
olmasını istediğin ile olan arasında çıkan derin boşluğa sabretmen, incinmişliğini gizleyebilmen, delirmeden, durumu kabullenebilmen.
senin ne istediğinin hiç bir önemi olmadığını bilmen, sessizce yoluna gidebilmen, yol verebilmen gerekiyor.
bunların hepsini birden yapabilmen çok zor çünkü kalp hep başka telden çalıyor.
bu durumda her aşk detone biraz..

17 Aralık 2013 Salı

bende sana yetecek kadar kelime kalmadı

çok konuşuyoruz, belki kelimeler her şeyi bok eden.
çok düşünüyoruz, büyük ihtimalle de bu başımızı ağrıtan.
içinden çıkılmaz bir hal aldı zaman.
belden aşağı vurmalar ile tükürükler saçarak bağırmalar birbirine girdi.
ne söylesek yanlış anlaşılır, çok uzun açıklamalar gerektirir, kimse kimseyi aslında tam olarak anlayamaz oldu.
aynı cephede savaşırken sana karşı gard almaya başlar buldum kendimi.
hani çocuk demiş ya sana, gardını düşürme diye, benim hem gardım hemen düşer hem de canım hemen yanar oldu.
oysa kelimeler yanar döner, hislerin oyuncağı kelimeler, tek bir rengi olmayan, her zaman doğru yere varmayan, her zaman doğru anlamı taşımayan, her zaman ağızdan bilerek çıkmayan, ham hali ile bir çok kere insanı pişman eden kelimeler.
senin kelimelerini bu kadar doğru anladığını zannedip bu kadar yanılmak da cabası.
bir sürü sonuç çıkıyor ortaya, öncelikle yaralar çok taze elbette hepimizde, travmalar kocaman. çünkü çok düşünmüşüz, kendimizi yakana kadar, yandığı yere kadar.
bir varoluş çabası veriyorum zaman zaman seninle, oysa bu "bizim" tabiatımıza aykırı.
çünkü sen ve beni "biz" yapan en güzel şey hiç bir mücadele vermeden, tanışmak zorunda kalmadan, bildiğin, sevdiğin ve güvendiğin birisinin yanında huzur duyabilmekti..
şimdi malesef -elbette tabiatın gereği- benim sarhoşken girdiğimden şikayet ettiğin "o hal" sende de var. bütün haftasonu neyin kavgasını verdiğimi hala ara ara hatırlıyor olmak canımı sıkıyor, canımı yakıyor daha önemlisi. aslında benim derdim yine, bir daha diye geliyor içime..
aslında benim derdim benim.
bildiğim, güvendiğim, sevdiğim.
sevmediğim yanlarım da var elbette, senin de olacak elbette.
ama işte kelimeler, öyle bir geliyor ki üzerime, sus dedikçe, artık yeter dedikçe, sürekli geliyor. soğusun diyorum, bitsin ozaman diyorsun, alkollüyken yanına gelmem diyorum, bitsin ozaman diyorsun, "şu yaptığını hiç doğru bulmadım" diyorum, bunun adı sanırım vırvır çünkü sana bunu on kere daha söylemiş oluyorum. kendimi fikrini söylemekten men edilmiş -çünkü can sıkıcı, çünkü bağırabilirsin bana mesela- kendisi olmaması beklenen bir zavallı gibi hissediyorum. zavallılığım ise şundan, gidemiyorum. dönüp dönüp bir daha baştan hadi diyorum. çünkü o sabahların bir anlamı olmalı evet. o gülüşlerin ve sarılmaların...
seni seviyorum dediğinde içimden geçen "seni derken?" sorusuna mani olamıyorum.
bu histen nefret ediyorum.
bütün istediğim kalbimi kirletmeden kaçabildiğimi sanırken ben, kendimi yeniden bu camın önünde bomboş gözlerle camdan dışarı bakarken bulmamaktı. ve elbette sana da bunu yapmamaktı.
bu kirli, çirkin hislerle ya da bu üzgünlük ile baş etmeye çalışmak zorunda kalmamaktı.
mutlu olabilmek ve mutlu edebilmek istemiştim. mutlu olabileceğimize gerçekten inanmıştım.
şimdi olamıyorum. geçer diye bekliyorum.
zaman diyorum, zamanla geçer. o geçene kadar ben dayanabilecek miyim bilmiyorum.
sana bunu söylediğim için bana kızıyorsun ama elbette bu ümitsizliği bir tek seninle paylaşıyorum.
canının acıdığını anlıyorum ama sen bana her "bitsin ozaman" dediğinde de benim kalbim parçalanıyor, bunu anla istiyorum.
bunu yazınca mesela, senin "benim kalbim okadar kırıldı ki artık kırılmıyor" dediğini unutabilmek istiyorum. çünkü bunlar kelimeler ve bazen ağzımızdan tam da istemediğimiz şekilde çıktığını biliyorum. sana "s.yi bile özledim" demek istemiyorum. çünkü işin aslı şu, sadece canım yanmadan seni sevebilmek istiyorum. sana zarar verdiğimi, karşılığında da bu acı hissi aldığımı hissetmeden, huzur içinde bir gün istiyorum.
en fazla 7 gün dayanırım ben buna dedin ya, ben 7 gün bile dayanamıyorum.
kalp krizi geçirirdim dediğinde fiziki bir olaydan bahsettiğini biliyorum, bu benim yaşadığım kriz de tam olarak kalbimde ve sen bunu fiziki bir kalp krizi olarak görmesen de ben tam olarak öyle olduğunu biliyorum.
aşılamaz hatalar yapmadık bence, birbirimizin canını çok yakmış olmak da aşktan herhalde.
ama bunu gerçekten artık yaşamak istemiyorum.
çok yoruldum.

sus pus olmuş, puslu bir istanbul muydu yüzün, yoksa çok bildik hüzünler mi taşınmıştı yüzüne dolmabahçe'de, çay tadında.... divit ucuyla yazılmış bir aşkın sureti vardı avuçlarında, tarih bir başka iklimin kıvamını gösteriyordu. ben rehnedilmiş yelkovan gibi... hani akrep'i seven ama
yüreği takvim yokuşlarında....

sinemada elinin elimde terleyişinin bir anlamı olmalı, sesinin sesimde yankılanmasının.. sanki perdedekine üzülmüş ya da sevinmişsin de tesadüfen akmış yüzün içime.. yalan! sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim seyir defterimde.. ve ben amerikanca bir filmi kürtçe seyrediyorum...

kadın, beyoğlu'nun bir kış akşamında, üstündeki deri montun sahibine küs, soğukluğundan muzdarip yürüyordu.. adam da.. yürümek hiçbir şeyi
çözmüyordu, bazı aralık akşamlarında... parmağında yaralı bir öyküyü taşıyordu adam.. kadının yüzünde bir hüzün... hüzünlü aralık akşamında bir yüzük... yüzüğün yüzünde dünya güzeli bir kadının kehaneti..
.. soğuğun ve karanlığın vehameti!

hayatı, bir başkasının pantolunu gibi, küçültülmüş, daraltılmış.. ilk sahibinin o pantolonla yaşadığı şeyler, yani pantolonu pantolon yapan anılar, bazı ilkbahar bereleri yüzünden yapılan yamalar, ter tüketen
yazlar... hepsi daraltılmış.. yaşananlara bir beden büyük geliyor artık hayat!

bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık olmak içinse erken.. beni sevda yerimden vurdu yine zaman.. şimdi sana söylenecek tek cümle:

bende sana yetecek kadar ben kalmadı.

16 Aralık 2013 Pazartesi

muzkafa

bazen böyle oluyor, tam akvaryumumu buldumki derken sudan çıkmış balık gibi.
bir avanaklık var üzerimde, yatsam ölmeye yatıcam sanki, yatamıyorum, uykum var uyuyamıyorum, çok yorgunum hiç dinlenemiyorum gibi. ne yapacağımı bilemez bir halde tam bir avanak gibi bakınıyorum. hem doğru yerde hem de yanlış yerde olduğumu düşünüp duruyorum. düşünüp durmak zaten bütün olurları da olmaz eden. uyutmayan mesela.
hiç bir şey olmamış gibi olsa ya hemen. olmuyor tabi. kirleniyoruz istemeden.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Between mystery and history

Madem öyle, kedi uyuyor minderin üzerinde.
Kurşun kalem de varmış bak, zırhlı kağıtlara kurşun dökelim öyleyse, ne dersin?
Bir tek gözüm acımasaydı,
tek gözüm acıyor benim. dal çarpması.
Aydınlığa bakmakta ciddi bir güçlük olmasa, yoksa kim sever canım karanlığı - bu kadar sevmezdik belki.
Bir çeşit oruç gibi sana durmak.
Ben ne zaman aşık olsam çok acıkıyorum. Hayvan gibi.
Ve içimden bir ses diyor ki; yeme lan böyle yazık değil mi yemeğe?
İnsanlarsa hep başka şeylerin mi peşinde ne?
Yaz yaz bitmez hayatım. Böyle güzel kelimeler serpiştirelim içlerine - canımlı hayatımlı.
Yalandan ne varsa lanet gelsin hepsine.
İyi bari en azından elime kalem aldım. Kendimi kurşunlamaya devam edebilirim bu vesileyle, neden olmasın.
Yazacak hikaye kalmadıysa ne olmuş yani.
Bir zaman önce dediğim gibi işte, nasırım olsa yazardım. - kendime katılıyorum.
Ama gözüm acıyor, allah seni inandırsın - ben yapamam malum nedenlerle.
Bazı şeyler yerinde kalmalı, dokunulmadan. İnekler gibi mesela.
Dokunulmazlığı olan bir inek gibi kalmalı aşklar örneğin. İnekleri yemeyin.

28 Mayıs 2013 Salı

geçer geçer, daha öncekiler gibi..

gönül ne garip.
bir sevgi arsızının güncesini yazıyorum bunca senedir.
güneş görünce o yana dönen ayçiçekleri gibi kimden sevgi görse kökünü uzatan bir cinsten bahsediyorum. 
ve kopan köklerinden, solan çiçeklerinden hiç yılmayan,
uzanan her eli tutmaya çabalayan,
yaralanan,
sonra dikeni batan,
sonra akan kanlar için kendini hırpalayan bir garip yürekten.

şimdi hangi birimize üzülsem bilemiyorum yine.

bir yanda, bunca emeğin ardından artık olmazını kabul etmek zorunda kaldığım ama hala çok sevdiğim bir adam..

rahatsız ediyor, küfür ediyor, canımı yakmak ve bana zarar vermek için elinden geleni yapıyor.
yine de "gözümden akan yaşlar seni içimden silemiyor" dediğinde içim sızlıyor,
ya da "yaşayamıyorum" dediğinde hemen koşup sarılmak istiyorum.
ona daha önce de söylemiştim, en zoru benim yaptığım.
o seviyor ve sevgisi için savaşıyor bense hem sevmemek hem de onu kendimden uzaklaştırmak için.
sanki benim canım yanmaz tava..

diğer yanda, kendi şartlarının olmaz olmuşluğunun faturasını bana kesen bir adam.
hepsini ödemek bana düşüyor.
2 gece de bir gidilen acil servis, sinir krizleri eşliğinde dökülen onca gözyaşı..
etrafımdaki herkesi benimle beraber perişan ederek temizlemeye çalışıyorum
içimi.
olmayacak duaya amin demelerin bir sonu da yok.
defalarca yapılmış aynı aynı hep aynı konuşmalar.
oluru olmayan insanlara kelam anlatmaya çalışmaktan bıkmamak,
hep bir kendini yeniden tarif etme ama bir türlü anlatamama durumu.
"ben zaten senin gibi biriyle.." dediğinde kopan zincirler, boşalan taneler..
topla, diz, yeniden yap kendini.
olmayacağını kabul etmek yapıma uymuyor sanırım.
olsun istediğim her şey hemen olsun istiyorum.
benim olsun, benim istediğim gibi olsun
ve olmuyor.
sonra göz yaşları, sinir krizleri.

bazen durup geçmişi özlüyorum tüm bunlar olurken.
evli kalabilmeyi başarabilseydim,
beni çok seven o adamı sevebilseydim,
ben de normal olabilseydim.
normal bir hayat sürebilseydim.
bana sunulan güzellikleri görüp başka bir hayat peşine kendimi ta buralara sürüklemeseydim.

ama gönül gibi hayat da çok garip,
hep bir yerlerde daha güzel bir şeyler olduğu hissi içinde yürüdüm, duramadım olduğum yerde.
şimdiyse gidecek bir yer bulamıyorum.

ve son olarak hayatıma giren tek güzel insan yanımda,
bütün saçmalamalarıma katlanan,
beni evden hastaneye, hastaneden eğlenceye, eğlenceden sakinliğe taşıyan.
diyorum ya, gönül bu ve çok garip, ona da aşık olamıyorum.
belki de aşık olamıyor olmam hepimiz için çok daha iyidir,
çünkü aşık olduğumda kendimi, bütün benliğimi kaybediyorum.
az evvel, bana yıllar önce "sana ömür boyu aşık olucam ben" diyen adamla konuştum,
"sana hala aşığım, demiştim sana" dedi.
"yalan" dedim ben de.
"senin gibi yaşamadığım için sana yalan geliyor, ama ben ölene kadar sana aşık kalacağım" dedi.
içinden aşık olmak.
bunu ben neden hiç yapamıyorum peki?
neden illa benim olsun, benimle olsun, ait olsun istiyorum,
neden "insan gibi" sevemiyorum kimseyi ve illa canını vermeli ve sonunda can almalı bir sevdaya dönüşüyor ta ki tükenene kadar.
illa tükenmem, illa tüketmem mi lazım?

bana sevgiyi yanlış öğretmişler biliyorum,
sevgi arsızlığı bir yana, müptezel gibi bişeyim, severken de öyleyim.
neyim varsa vereyim, kalbimi söküp ellerimle uzatayım istiyorum.
yapıyorum,
onlar da fırlatıyor, bir tavana bir yere çarpıyorum.
sonra gelsin çok eğlenmeler, gitsin "hatırlamıyorum çok sarhoştum"lar.
ağlaya ağlaya temizliyorum içimdeki her şeyi.
günlerdir durduğum anda ağlıyorum.
bu sebeple yine çok çalışıyorum, çok insan görüyorum, çok eğleniyorum.
durduğumda beni bekleyenin,
sabah uyandığımda gözümü açar açmaz aklıma gelenin,
her sabah en az bir kaç damla göz yaşı ile beni uyandıranın
ve uyumadan önce son düşündüğüm şeyin o olduğunu unutmaya çalışıyorum.
keşke bunu ona da anlatabilmenin bir yolu olsaydı,
neden böyle davrandığımı,
neden yanımda insanlar olmasına ihtiyaç duyduğumu, 
neden bu eğlenceye ayarlı saplı şekere dönüştüğümü,
neden böyle göründüğümü anlatabilseydim.
hiç bir şeyin sandığı gibi olmadığını,
aslında tek istediğimin onunla yalnız, ve sadece onunla birlikte bir hayat olduğunu
ve o yanımda olsa böyle olmayacağımı anlatabilseydim.
olmuyor,
ne ben olabiliyorum, ne bu his geçiyor.
sonunda "benim gibi bir insan" mecazı içinden bu canavar çıkıyor.
dışarıda hep çok gülen, içi yandıkça daha çok eğlenen,
daha çok içen, sıçan ve sıvayan bir ben.

sonra onlar arkalarını dönüp gittiğinde elimde bu ben kalıyor,
onu ne yapacağımı bilemediğimden derhal "allahım al canımı"ya geçiyorum.
şimdi ben bu beni nereye gömeyim?
kaç metre çukur kazayım, üzerimi kime kapattırayım..
nasıl yapayım?



 

26 Mayıs 2013 Pazar

uslan artık..


Usanmadım, uslanmadım
Utanmadım karşılıksız sevmelerden
Açık yara misali yüreğimin hali
Aşktan başka bir şeye inanmadım


Öğrenmedi gönül yaşlanmayı
Dünya zamanıyla gün saymayı
Saldım semaya özgür en kara sevdayı
Aşktan başka bir şeye inanmadım


Bunalmadım, bulanmadım
Yoksa orman misali yanar mıydım?
Aşktan ölmeseydim, aşka doğmasaydım
Kendimi masallara adar mıydım?

5 Mayıs 2013 Pazar

beni cezalandırabileceğini sanıyorsun
oysa ben akıl almaz, akıllanmaz, uslanmaz ve belki de arlanmaz bir insan evladıyım
belki de değilim

kendisine hayal baloncukları yaratan
ve sadece hayalgücü ile kendi ayaklarını yerden kesmeyi başaran

sonra bir tırnak darbesi ile kendisini yerde bulan
bir hayalperestim.
balonun içinden benimle beraber yere çakılan
ve üzerlerindeki kan lekeleri için beni sorumlu tutan ise
onlar.

yüksekten düşmekten korkun vardıysa

benimle o irtifada ne işin vardı
demezler mi adama?
otursaydın ya güvenli duvarlarının arasında..

bir süperkahraman gibi bulutların üzerinde gezmek istiyorsan

yere çakılmayı da göze almış olman gerekmez mi?

bir insan bir aşkın içinden

hiç yara almadan çıkabilmeyi
bu yaşta gerçekten umabilir mi?

tek istediğim temiz bir hatıraydı
ama ne demişti şair
"bütün renkler kirleniyordu,
birinciliği beyaza verdiler"

aint no angel