5 Temmuz 2011 Salı

angry birds

sinir insanı güçlü kılıyor. deli gücünden örnek alabiliriz mesela. çok sinir insanın kendisini kral zannetmesine sebep oluyor, bi her şeyi yapabilirim, "öldürürüm ulan sizi" hissi.. hani belki öldüremez ama onca adamın arasına dalabilir. ayrıca nara atmak da insanı güçlendiren bişi. "allah allah sesleriyle geldi de geçti gencosman" da buna dayanıyor, savaşta da kavgada da bağırarak saldırmaların sebebi bu. hem bağırmanın aynı zamanda insanın kendi kendisini daha fazla sinirlendirebilmesinde de etkisi var, bu sayede de daha çok güçlenebiliyor.

sakinlik ise tuhaf bir şey. insanın sakin olunca enerjisi de gidiyor sanki. ha sakin olmanın tersi illa sinirli olmak mıdır? değil tabi.. enerjik olan insanlar da var. bende bazen öyleyim. saçma bir enerji, saçmalama enerjisi.

geçen gün konuşuyorduk, "ayarsız eğlence" üzerine, daha ziyade "ayarsız enerji" aslında o ertesi sabah morlukları sayarak ne kadar eğlenebildiğini tespit etme durumu..

şimdi sakinim.
böyle olduğum zaman bi yandan mutlu oluyorum, huzur filan, ne güzel ama öte yandan kendimi yaşlanmış hissediyorum çünkü güçsüzüm çünkü ne sinirliyim ne enerjik ki genelde bu ikisinden birine sahip olurum.
her zamanki gibiyim aslında. ne bok olduğum belli değil. şimdi böyleyim sen bi de beni ağustos'ta gör. ağustos'ta bişey olacağından değil de, ya olursa, olabilir, her an her şey.. işte bu sebeple her zamanki gibiyim.. yani korkacak bir şey yok, yaşlanmış olamam sadece sakinim.

kadın mesai insanı

öncelikle şunu tespit ettim ki ev temizlerken daha fazla tespit yapıyorum. yani dün vileda ile evin içinde salınırken pek çok tespit yapma fırsatım oldu.

kadınlar ve mesai saatleri hakkındaki tespitim şu şekilde:
kadınlar mesai yapmamalı.
elbette tespitin temelinde bu yatıyor.
üzerinde uzunca düşündükten sonra kadınlara evde oturmaları karşılığında minimum asgari ücret düzeyinde maaş bağlanması gerektiğine karar verdim. daha fazlasını kazanmak ve harcamak isteyenler ise elbette bir iş bulup çalışabilir, demokrağsi var. yurdumuzun 3 tarafı demokrasilerle çevrilidir. neden bunu düşündüğümü de açıklayayım: altta yatan etken şudur ki; çalışmak istemiyorum. hayatımın herhangi bir döneminde çalışmak istemedim. şu anda en çok olmak istediğim yerde en çok yapmak istediğim işi yapıyor olmama rağmen neticede iş iştir arkadaş, bunun adı mesai.
ve ne oluyor? kadınlar ve erkekler aynı anda işten çıkıp eve gidiyor.
peki sonra?
sonra kadının ev mesaisi başlıyor. bu nedemek biliyor musunuz? ev kadınının yapa yapa bitiremediği ve her gün çok yorulmasına sebep olan "ev işi" başlıyor. evin temizlenmesi lazım. e aç oturacak değiliz, yemek de yapılacak. haftada en iyi ihtimalle bir gün de çamaşır yıkanır ve ütü çıkar. şöyle kabaca bir hesapla 1 gün temizlik, 1 gün ütü ve her gün yemek yaparsanız ve bunu her hafta tekrar ederseniz aslında 2 işte çalışmış, 1 işten maaş almış ve her akşam işiniz (6da çıktığınızı var sayarsak) 20:00 - 20:30 sularında biterse (bulaşık faslını atlamayalım) bu demek oluyor ki kadınlar haftada 5 gün 12 saat, Cumartesi günleri de çalışıyorlar ise (hadi onu yarım gün diyelim) haftada toplam 65 ila 70 saat arasında çalışmış oluyorlar. eğer ev işine çalışmak demiyorsanız güdümlü anne terliği geliyor.. bu durumda eğer evde oturan kadına maaş bağlanmıyorsa 20 - 25 saatlik bir fazla mesai ücreti alınması gerekiyor. peki bu fazla mesai ücretini kimden talep edeceğiz?

sistem şu şekilde: evde oturan kadına en az asgari ücret bağlanacak (aslında 1000TL net uygundur). evde oturmak istemeyip çalışan kadına hiç bir şey bağlanmayacak (götü kaşınmış onun çünkü). eğer evde oturan kadına asgari ücret bağlanmayacaksa haftada 25 saat fazla mesai ücreti, almakta olduğu maaşın saat hesabına göre bulunması ile o saatin 2 katı olarak ödenecek. kim ödeyecek? devlet ödesin bence. ödesin evet.

yalnız burada içinden çıkamadığım bir kaç sorunla karşılaştım.
1. yalnız yaşayan erkekler bu duruma itiraz edecek ve aynı işleri kendilerinin de yapmak zorunda kaldıklarını haklarının yendiğini söyleyecekler.

2. Evde oturduğu için asgari ücret ya da daha güzeli 1000TL almakta olan kadının kocası işi bırakıp götünü yayacak ve o para bize yeter diyecek. 

Esasen 2. maddenin de çözümü kolay; evlenen kadınlardan bu istihkak kesilecek.
Bu şekilde hem boşanmaların önüne geçilebilir (boşanmalardaki artışta kadının ekonomik gücünü elde etmiş olmasının ciddi bir etken olduğu isviçreli bilim adamları tarafından mutlaka tespit edilmiştir..) hem haksız kazanç sağlanması engellenir (karı koca bütün gün yatarak devletin sırtından para kazanmaz), hem de az çocuk yaparlar işte ne güzel, hem de erkekler karılarına baksınlar, herkes rolüne dönsün ve ayrıca yine günümüzde olduğu gibi devletten aldığı evde oturma parası kesilen kadın isterse çalışabilir neden olmasın. önemli olan hedeflerini iyi belirlemek.

Tabi tüm bu programı uydurmuş olmamın sebebi tamamen kendimim, yoksa dünya genelinde "kadınların sosyolojik konumu ve sorunları" filan hiç bi yerimde olduğundan değil. gündüz güneşlenip denize girmek, akşam mangal yapıp rakı içmek, ertesi gün de dizi izleyip canım istediğinde temizlik, ütü vs gibi işlerle uğraşmak yıllardır idealim.

buradan devlet büyüklerine sesleniyorum, maaş bağlayın lan bana.

28 Haziran 2011 Salı

gündelik hayat tespitleri..

- olur mu hiç 3 kulak dön de aynaya bak
- oğlum allah belamı versin gördüm diyorum!
as a result: halüsinatiflerden uzak durunuz.


bir iş yerindeki cicim ayı süreniz o iş yerinde kısa zamandır çalışan insan sayısı ile doğru orantılıdır.
kısa zamandır çalışan insanlar;
- daha az şikayet eder çünkü henüz daha az şikayet edilecek şey vardır
- daha az şikayet eder çünkü henüz sıkılmamıştır
- daha az şikayet eder çünkü diğerlerinin kendisini ispiyon etmesinden tırsar
ve buna bağlı olarak siz de daha az olumsuzluk ile yüzyüze gelirsiniz çünkü yukarıdaki 3 madde sizin için de geçerlidir.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Hot

Dear God,

Hava çok sıcak.
Eminim bundan haberin vardır nitekim cehennem alevi gibi motorla giderken bile suratıma üfüren sıcak dalgasının sebebi sensin. Kurban olayım Balkanlardan yurduma gelen soğuk hava dalgalarına diyecek kıvama gelmem de 2 gün sürdü biliyorum. Yani ne istediğimiz hiç belli değil, bunu da soğuktan ve yağmurdan şikayet ederken biliyordum zaten. Bugün hava 44 derece, azıcık insaf et. Amin.


Harareti alır diye çay içirdiler öğlen bana, ağzımdan çıkan nefes ile kendimi ejderha gibi hissettim. Onların yaşamına konuk oldum diyeyim. Dışarısı yanıyor, içerisi yanıyor. Ama bilim insanoğlunun kurtuluşudur. Niye? Çünkü ofiste klima var. Gerçi omzumun sol tarafı (soldan yiyorum klimayı) artık ağrı eşiğini filan kırıp geçti, eşik yok. Ona da çözüm var, şal aldım. Böylece ne oldu? Sol omzum ılık kalırken diğer yerlerim soğuk. Ancak bunun da şöyle bir sakıncası var, her sigara içmeye çıkışımda kendimi daha bir devesini kaybetmiş bedevi gibi hissediyorum.

Ayrıca 15 metre aşağıda deniz var ama bana faydası olmayan bir kilisenin görkemi, bir papazın efendiliği ile uzanıyor orada çünkü ben işteyim, işteyken denize girmek yasak. Böyle bişey söyleyen olmadı tabi ama soran da olmadı.

Hmm başka.. Şikayet etmiyorum lütfen yanlış anlaşılmasın. Ya Ankara'da olsaydım diyerek sol omzumu ovuyorum, geçiyor bak ne ağrı ne sızı..

Kedi deli gibi bişey. Sanırım deli. Çok güzel gözleri ve ağzı var yoksa hiç çekilmez.

Bir daha hararet falan dinlemem, çay da içmem. O değil de bir kere daha yaşlandık geyiklerine kendimi maruz bırakıcam çünkü bundan beter sıcakta sek absolute dikiyorduk kafaya Kemer kumsalında, daha 2 sene filan oldu sanırım, o bünye nerede kardeşim? Baygınlık geçirdim dün, tuzlu ayran içtim, o derece. Yine 2 sene filan evveldi herhalde "sahile kül silktiğim günlerin serin taşaklarını özlüyorum" yazmıştım, sahil var, kül var, serin yok.
(taşak var mı diye sorma ağzına çarparım terbiyesiz)
(çok merak ediyorsan, kedi erkek)

İş yokken çalışmak kadar sıkıcı bir şey yok herhalde. Hani iş varken çalışmak dünyanın en güzel şeyi olduğundan demiyorum ama çok saçma. İş yoksa ben neden burda oturuyorum? Varken gelsem? Saatime para sayıyor tabi adam ama sıkıntıdan naapıcamı şaşırdım. Dizi izlemek istiyorum (Game of Thrones'a başladım dün, sanırım çok mutlu edecek beni) izleyemiyorum, oyun oynamak istiyorum (Need for Speed Most Wanted aldım yeni) vakit yok oynayamıyorum, hayat zor.

Saat 3'e geliyor, 6 olunca bikinimi giyeyim denize gireyim bari (Buraya tecavüzcü türk filmi aktörlerinden herhangi birinin gülüşünü ekleyebilirsiniz)

Can sıkıcı şeyler de var tabi hayatta.
Mesela?
Mesela bu dost - arkadaş denen şeyin code - decode olayı beni çok yordu be günlük. Hiç olmadı yani, oturmadı bi türlü, bu saatten sonra da zor artık tabi. Yansıttığın şey ile aldığın görüntü imkanı yok birbirini tutmuyor, burda bi hata yaptım, nerde bi hata yaptım, aslında bi hata falan yok, her şey olması gerektiği gibi, bir zamanlar bir adam demişti ya "sağcı solcu falan yoktur, çıkar vardır" diye, onun gibi, daha fazla buna kafa gönül patlatmak istemiyorum, olan oldu, daha doğrusu olmayan olmadı, en doğrusunu onları örnek alarak yapmalıydım. nedir? "erkek arkadaşı olmayan kıza, kız arkadaş denir". Erkek arkadaşı olunca ne denir? Bulursanız dersiniz bişey hahahaha

İşte öyle bir şey.. 

14 Haziran 2011 Salı

Cahil Deliler

Aslında bir anlatmaya başlasam neler söyleyeceğim..
Belki de hiç bir şey söylemem ondan anlatmaya başlamıyorum.
Ne anlatayım? Anlatılınca eksik değil mi hep? Tamamlamak için yazmadın mı? Peki tamamlandı mı?
Nedir benim bu yarımla tamla alıp veremediğim. Yarım da aslında kendisinin tamı değil mi?
Ay güneş filan çarptı sanıyorum beni..
Çıplak ayak marina'da geziyorum altımda kısa şalvarımsı bişey var tiril tiril dedikleri cinsten, hava baya sıcak, bunu seviyorum, kendi kendime bin beşyüzüncü kez "şapka almam lazım" dedim. Lazım ama hakkaten yalan değil. Birazdan tekne teslimine çıkıcaz, güzel bir tekne ile yelken yapılacak, işim bu..
Dün bir Ferzan Özpetek filminde mutfakta yemek hazırladığımı sandım, belki de öyledir, bilemeyiz ki. Deliler gibi yağmur yağarken bir yandan açan güneş, toprak kokusu, pembe begonvil - kırmızı zakkum, ne diyeyim bilmiyorum, ne desem boş, teşekkür ederim.
Ofiste kağıt kırpma makinası çılgınlığı mevcut. anlamıyorum. rahatlattığını iddia ediyorlar, beni tatmin etmiyor. bütün işi makina yapıyor zaten sen nasıl rahatlıyorsun kardeşim? Millet neredeyse fişlerini biriktirip getirip makinada tırttırıyor, neden ama neden?
Bir de Sin The Cat eklendi aramıza, bir o eksikmiş gerçekten, böylece bir eksiğimizden daha layığıyla kurtulduk.
Bunun dışında esnafa borç taktım. Ama esnaf kendine zorla borç taktırdı desek daha doğru. Burda işler biraz tuhaf. Nasıl böyle hala anlamadım. Yani alışverişi yapıyorsun, kredi kartını uzatıyorsun, "önemli değil sonra getir" diyorlar. En fazla bir cep numarası bırakılıyor. İyi güzel de sen beni bir daha nerden bulacaksın? Ya o numara benim değilse? Ya o numara yoksa bile? Bu güven nerden geliyor anlamadım ki kardeşim.. Neyse bende ödeyebildiklerimi ödedim, ödeyemediklerimi de bir gün ödicem, söz.
Telefonum da çalındı zaten. Kamyonu indirip evi taşımaya gelen hayvanheriflerin çaldığından nerdeyse eminim. Ama benim nerdeyse eminliğim adalet önünde elbette bir fayda sağlamıyor.
Güzel müzikler, güzel havalar, neşeli günler, güler yüzler, deniz, yosun kokusu, balık pişirdim akşam çok güzel oldu, güzel de filmler almışım onları da izledim bir sürü, iyiyim demiş miydim? Dememe gerek var mı?
beni çok iyi tanıdığını zanneden bir takım oropu çocuklarının "ne zamana kadar?" dediğini duyar gibiyim, bunu suratıma doğru soranlar da var, belki de geçer, belki de mutlu olmam sonra, ama bunu ben mutluyken düşünebilen o gruba "ananızın amına kadar" demek isterim. dedim.
Şimdi gitmem lazım.

go go go

"anasini siken olan" sözcüklerini google'a yazmak suretiyle blog'uma ulaşan okur,
git burdan.

8 Haziran 2011 Çarşamba

bu kafayla gidersen askere..

- her şey normal mi?
- her şey normal
- işte bu çok anormal
- bir şeyin normal olmayabileceğine dair inancımı kaybettim. her şey sonunda normal.

7 Haziran 2011 Salı

külü kalır geriye..

üzülme diyebilmek istiyorum sana. üzülme, geçecek. ama o geçmiş olanların izlerini oramızda buramızda öyle uzun zamandır taşıyoruz ki, içim çizik dışım çizik kalakaldım işte en sonunda tek bir çizik olarak. bir tarafı diğer taraftan ayıran bir şey olması fikrini seviyordum önceden şimdi biliyorum ki aslında değil, aslında bir A4 beyazının üzerinde başı ucu hiç bir yere varmayan bir çizik sadece. bir silgi hamlesine bakarız gibi de geliyor da, o çizgi o beyazın üzerinde kendisini ne sanıyorsa artık.. yine de üzülme diyebilmek istiyorum ama bitmiyor. üstelik görebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla kimse için bitmiyor. oldu dediğin ne varsa bir sonu var, ya olduğunda yiyeceksin ya yere düşmesini izleyeceksin ya da dalında çürüyecek. çünkü son diye bir şey var elbette inanmak istemesek de. sonraki bölümlerin nasıl geçeceği sonunun genellikle aynı şekilde geleceği gerçeğini de değiştirmiyor. bu hikayenin başı ve ortası farklı evet, hikayeleri birbirinden ayıran da bu ama sonu hep aynı. biriktirdiğin hayalkırıklıklarından yapılmış 30 yıllık kalen seni şimdi gözyaşı dökmekten ya da sabah şişmiş bir lastik gibi kalkmaktan alıkoyuyor onun yerine için çekilmiş gibi kalkıyorsun işte. acı bile artık yalnız "bu da geçecek" mırıltısı ile geliyor. ve bir takım çoktan unutulmuş görüntüler.. bu daha mı iyi? bu daha kötü.
hala insan kalabilmiş olduğun için bir yandan mutluyken diğer yandan bunu hemen geçirebilecek kadar çok şey yaşamış olmaktan bıkkın..
demekki böyle oluyor, böyle olması gerekiyor.
belki daha uzun bir süre, artık hikayeye başlayamayana kadar da böyle olacak.
yine de biliyorsun, çok üzgünüm.

Marmaris'e taşınmak..

"Search for yourself, by yourself. Do not allow others to make your path for you. It is your road, and yours alone. Others may walk it with you, but no one can walk it for you."

4 Haziran 2011 Cumartesi

AFTER EVERY PARTY I DIE

Şarkının şu an başlık olarak kullanılmış kısmı kulağımda çınlıyor. Çınlamakla kalmıyor bir takım kristalleri de yerinden oynatıyor herhalde ki yer ayaklarımın altında sallanıyor, başım dönüyor adını verdiğimiz o tuhaf hissi yaşıyorum ve bundan zevk alıyor olmam da ayrıca şahane. ve fakat niye? bana göre bunca az içki ile, sadece uykusuzluğun katkısıyla böyle sütten kesilmiş inek gibi kalmamın sebebi nedir?
hava sıcak.
hah.. en azından bundan bahsedebilirim.
şimdi hepiniz yakınmaya devam edin "çok yaamur yaaaayoooo" diye, bugün ofise girince klimanın esintisi yüzüme vurdu ve öyle bir "allah" dedim ki arkadaşlara açıklama yapmak zorunda kaldım: işte cennet de cehennem de bu dünyada dedikleri bu. cehennem bu kapının ardında ve klimalı ortama girince napıyoruz? derhal imana geliyoruz. bunları unutmamak lazım. ayrıca o cehennem sıcağını tüm gün alkollü beynime yemiş olmamın da faydası ile beyin hücrelerimin %73ünü kaybettiğimi beyan ettim. Nasıl mı hesapladım? "73" gibi bir rakam olması sizin için bu istatistiği yeterince inanılır kılmadı mı? Bence kıldı.

Eski sevgilimi yeni bir sevgili bulacak gibi olduğumda derhal çok özlüyorum. Gayet psikopatça buluyorum bu tavrımı. Normalde psikopat olan o olduğundan kendisinden deliler gibi kaçıyorum ama ne zaman biri beni sevebilecek gibi hamle yapsa yahut benim biraz ilgimi çeker gibi olsa (az derken gerçekten az'dan bahsediyorum..) derhal onu özlemeye başlıyorum. Hem de ne özlemek. Ha napıyorum özleyince hiç bir şey. Peki bu ne kadar zor biliyor musunuz? Yani mesela onun işi çok kolay, o özlüyor ve bana ulaşamıyor hiç bir şekilde çünkü nerde olduğumu, telefonumu falan bilmiyor, ancak mail atabiliyor bana. Ama benim elimin altında her şey, telefonu, adresi, istesem görmem 5 dakikamı almaz, istiyorum, göremiyorum. Dedim ya işim gerçekten çok zor. Tabi bunda manyak olmamın payı büyük ama ben de kendimi bu şekilde kabullendim artık. Kendimle idare etmeye ve kendimi idare etmeye çalışıyorum, olduğu kadar..Evet durum böyle, hava sıcak, ben bugün çok çalıştım, dün gece 2 saat uyudum, tekila ve biranın kafası birbirine yakışıyor ama baş ağrısı hiç hoş değil, sevmiyorum evet.

Buarada, ağustos böceği mi dersiniz cırcır böceğimi bilmem ama sonunda manyak gibi bağırmaya başladılar ve buradan da yaz geldi tespitini yapabiliyoruz derhal, çok iyi.

2 Haziran 2011 Perşembe

biri bana gelsin, sen de kimsin?

Havaların bir türlü ısınamadığından, küresel ısınmanın gerçekleşmek bilmediğinden, tropikal iklime geçtiğimizden, sürekli yağmur yağdığından, bunun ne biçim hava olduğundan bahsetmeyen, yazmayan, konuşmayan kaldı mı? Her gün aynı şeyleri duymaktan hava haricinde bıkmayan kaldı mı peki?
Peki benim gibi bunca yıl sonra becerip Marmaris'e taşınmış olsanız ve Haziran 2 itibariyle hala denize girememiş ve gün aşırı şimşeğe maruz kalsanız ne bok yiyeceksiniz? Beterin beteri var.. Ankara zaten boktan bir yerdi, yağmur yağıyor diye sızlanmanın ne manası var ki?

18 Mayıs 2011 Çarşamba

monotonluk maratonu

Onu tanı içine düşünce koştur diyor. koştur. peki ne tarafa? peki ne kadar koşturduktan sonra?
monotonluk maratonuymuş..koştur koştur bitmiyormuş.
ozaman dur.
belki de esas söylenmesi gereken budur: dur.
dur.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

oldu galiba..

Sabah bisikletle işe giderken içerisinden geçtiğim orman sebebiyle her defasında henüz uyanmadım sanıyorum.

Aslına bakarsan tam olarak uyandım.
Doğru zaman ve doğru yer diye bir şey varmış.

İşte bu sebepledir ki yazamıyorum, tarifi imkansız hisler içerisindeyim. Platonik aşkına rastlayınca kekeş olan bebeler gibiyim :)

19 Şubat 2011 Cumartesi

iyi böyle

yazdım yazdım yazdım, sildim.

Hayat, yeniden aç kollarını, ben geldim.

Hadi şimdi kaldığımız yerden devam edelim.

17 Şubat 2011 Perşembe

yollar ve ağaçlar

yeni bir yazı yazacak mecalim yok. 
sadece yollar ve ağaçlar. 
sadece okadar olsa her şey iyi aslında. herkes sadece yapması gerekeni yapsa ve bununla yetinse. ama olmuyor elbette, hırslar ve egolar var çünkü. 
oysa yollar ve ağaçlar ne güzeller ama hırslar ve egolar..
kabul etmem lazım buna hayatım boyunca alışamayacağım, 
kabul etmem lazım hayatın gerçeği bu, 
kabul etmem lazım alışamayacağım şeyin adı "hayatın ta kendisi".
boğulacak gibi oluyorum bazen, bazen kusacak gibi.
bazen diyorum ki, ne işim var benim burda, bazen de "ne güzel günlerdi ama değil mi?"..
susun artık ne olur konuşmayalım. siz sormayın, bana söyletmeyin. 
yollar ve ağaçlar diyeyim ben, 
yollar ve ağaçlar göreyim, 
düşüneyim, 
denizlere varsın sokaklar, 
yüzüme o gülümsemeyi oturtup sakinleşeyim.

ne acayip insanlarsınız sanki kimse ölmeyecek, sanki sıfatlarınız olmadan donsuz gibisiniz, sanki kavgasız yaşayamayacaksınız, sanki aslında yoksunuz da ancak bunlarla kendinizi bir miktar var hissediyorsunuz, varlığınız başkalarının varlığına armağan olmuş andımızı ezberlerken..

sizi çözümlemekten de kendimi çözümlemekten de bıktım artık. bunları düşünmekten, söylemekten,  içinde olmaktan ölesiye sıkıldım. 

Sizin alınız al inandım  
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız 

Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız 

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

15 Ocak 2011 Cumartesi

Her sikim hiyar diyene bir avuc tuzla kosmak hk.

Böyle hissetmeyi ne çok sevdik..bu kadar canimizin yanabilmesini, hickirarak aglamayi, ufak sinir krizlerini, buyuk sinir krizlerini, telefonlar firlatmayi, bardaklar kirmayi, kelimelerin gucune inanip var gucumuzle konusarak oldurmeyi karsimizdakini, var gucumuzle yoktan var ettigimiz gibi bir cumleyle yok edebilmeyi, yaratip yok etmeyi (bir sanri elbette bu, ne onlar gercekti ne yoktan var etmek, guzel iluzyonlarin hayrani olmak vardi sadece adina siz ask dediniz biz delilik diye sevdik onu, onlari), her sey bir fizik olayiydi aslinda hic bir seyin yoktan var olmayacagini soyleyen bir kuraldi, her sey bir kimya olayiydi aslinda senin teninin onun tenine cevapsiz kalamayacak sorular sormasiydi, cevaplar cok da onemli degildi, onemli olan sorulardi, her sey bir matematik olayiydi aslinda, onlar icin toplanmak bizim icin binlerce parcaya bolunebilmek, bolunene kadar kendini ona carpip carpip sekmek.. Neydi? Bir takim fen bilimleri konulari, hayat bilgisi ile uzak yakin alakasi olmayan ancak bizim adina hayat dedigimiz bir seydi, ancak yasanarak bilgisi edinilebilirdi, bir kere daha bir kere daha ayni hatalari yapmamiza mani olamayan, olamadigi surece seni sen beni ben yapan, ancak boyleyken bizim hayatta oldugumuzu anlayabildigimiz bir seydi, bir ders, bir konu, bir kelime (ask mi?), bir islem. Islem sudur arkadasim; koy gotune rahvan gitsin. Ve sonra teninin her hucresi sizlasin, ve sonra inleyerek uyan yatakta, uyuyama, uyuduysan kabus gor, uyaninca karnin agrisin, gercek bir yoksunluk hissi ki bir baska bagimlilik edemez askin insana ettigini.
Ic ic ic sonra, unutana kadar icmek yalanina inanamayacak kadar cok ve uzun zamandir iciyorum bu sebeple sunu soyleyebilirim, ictikce daha fazla dusunecegimin hatta artik kontrol edemiyor oldugumdan beynimin benim dusunmek istemedigim tek seyi dusunmek konusunda israr edeceginin ve elbette omurgasizlasmis bunyeme galip geleceginin farkindayim, fark etmez diyebilecek denli de rahatsizim (bazilari buna rahatlik adini verebilir, yani bile bile ladese giden insan bir cesit gamsizdir sanabilir ancak oyle degil, bir klasik ornek uzerinden gitmek gerekirse elinin yanacagini bile bile yuz kere bin kere sobaya degen cocuk rahat oldugundan degil rahatsiz oldugundan yapar ve yanar..yapar ve yanar..yapar ve yanar..salaklik diyenler de olabilir elbette, ki belki de oyledir ancak salak olan elinin yanacagini ogrenmemis olandir ki bizim durumumuzda bu da mevzu bahis degildir, bahsedilen bile bile yanmak, her seferinde yanacagini bilerek yeniden yanmaktir. Kullerinden dogmak gibi ulvi konulara girmek isterdim ama daha ziyade bokuyla oynamak tabiri uygun olacak kanaatindeyim..)

Bir barda en arka masada, duvarin arkasinda oturuyorum, saklandim demek mumkun, burada oldugumu birtek beni yerlestiren garson biliyor, o da bir tek bardaklarimdaki ickilerin akis hizi ile ilgileniyor. Duvarin ardindan erkek bas sesleri ile kadin kahkahalari geliyor. Zaman zaman (belki cogu zaman) ne kadar rahatsiz edici olabilecegimi dusunuyorum. Ne cok guluyorum, anlatiyorum, guluyorum, dinliyorum, guluyorum, iki isimden biri gulmek demek mumkun, sosyallesince boyle oluyorum, sonra geciyor. Buraya gelene kadar bagira bagira agliyorum mesela. Kendi arabamda tek basima olmama ragmen yine de rahatsiz edici olmayi basarabiliyorum cunku bir duvarin arkasinda tek basima bira icmedigim surece dikkat cekiciyim, iyi ya da kotu. Ki o dikkatleri uzerimde istemedigim surece (zaman zaman istiyorum) bende olmalarindan hic memnun degilim. Kirmizi isikta yan arabadaki adam bana bakiyor, agliyorum, ona bakiyorum, hic aglamamis gibi bakiyor olmasinin yani sira ilk insanlarmisiz ve aramizdan biri ilk goz yaslarini dokuyormus gibi bakiyor (sahi ilk aglayan kimdi ve neden aglamisti acaba..). Adama kafami ceviriyorum onun yerine cami acip asik oldugum adam baska bir kadinla birlesiyormus bana eslik etmek ister misin diye sormak da mumkun, sormuyorum, eslik edecegini sanmiyorum..Eslik etmesini de istemiyorum, cok istekli olana hikayeyi anlatirim, gitsin evinde aglasin, kimsenin ne agidini ne kutlamasini cekecek halim var, o agit ve kutlama bana bile olsa!

Unlem isaretini cok az kullanirim, belki de bu blogda ilk kez yukaridaki cumlede kullandim. Benim isaretim iki nokta'dir. Ki kendisinin gramer derslerinde yerinin olmamasinin yani sira hayatimda onemli bir yeri vardir. Nokta kadar keskin bir son degildir, uc nokta gibi "devam edecek" anlami tasimaz, unlem gibi dikkat cekici, virgul gibi anca arada derede degildir, sanirim "iki nokta candir, kandir" diyerek kapatacagim bu noktalama isareti mevzuunu..

Iste bazen de boyle olur..yazmazsin yazmazsin yazmaya baslarsin ve dunya bir anda sadece yazi yazilabilecek bir yer olur..

Dunya bazen bombok olur. Bombok. Hicbir sey ve her sey diye cercevelere ayrilir ve tamami anlamini kaybeder. Gidilecek yer, gorulecek insan, gorecek goz kalmaz, bira vardir ozaman, soguk icilir, ici isitir, sabah olur kusulur, oglen olur bas cok agrir, 5 gibi dunya yeniden dunyadir, sen yeniden ayni kanalizasyona dusmeye hazirlanmaya baslarsin ta ki tekrar orda bi balik gordum zannedene dek..benim hayat dedigim, hayat buldugum mecra budur arkadas, 30 yasima basmama 17 gun kala kendimle ilgili yapacagim tespit de budur. Ha kafama sicayim, o ayri..