21 Mart 2008 Cuma



gidiyorsun, gidersin elbet zaman dediğin bir platform oyunu gibi hep ilerlemek üzerine kurulu, amaç doğru yöne doğru bakabilmek değil mi?

peki yanlış nerede?


delimine


üzerine düşünmek istemediğim bir noktada duruyorsun. yalanlar diyorlar, yalanların ne önemi var? gerçeklerin gerçekliğini sağlayanlar da kimler, neler, hepsi neticede kelimeler kelimeler.. yalanlar da gerçekler de insan işi değil mi?

bir de denizler var ve kenarları, kum mesela, avuçlarından kayıp kendini kumsalına yeniden karıştıran. ne demişti adam aynı nehirde yıkanamazmışız iki kere, benim bu cümleden ilk çıkarımım adamın nehirde yıkanıyor olduğu, ki biz medeniyet sahibi insanlar banyoyu kullanıyoruz bu vesile ile aynı banyoda 2 kere ve daha fazlalarca yıkanabiliyoruz ve böyle beylik cümlelerden uzak duruyoruz, değil mi canım? evet canım evet, duruyoruz..

17 Mart 2008 Pazartesi

17 Şubat 2008 Pazar

soul to feet

you only stop talking,
when you're sleeping
there's got to be somthing wrong
with your past.
i can't talk if i'm thinking
i'm not going to move so fast
is your life so exciting?
you have to tell everyone you meet
try to make it so enticing
you wear your soul out to your feet
always leave before them
you want them to think
you've got so much to do
maybe they're not thinking of you
if you would shut up
someone could save you
manipulate everything
and that's how i love you .

kar


hayat ne güzel kuşlar filan


8 Şubat 2008 Cuma

me and..

"feeling good was good enough for me"

gurur

gurur isim (guru:ru)
1 . Kendini beğenme, büyüklenme, benlik, kibir:
"Aynı gururu, aynı gülünç itimadı aşkta da gösterirler."- H. C. Yalçın.
2 . Övünme.
3 . Kurum, çalım.

7 Şubat 2008 Perşembe

ihtimam

ihtimam isim (ihtima:mı)
1 . Özen:
"Her yeni binaya naklinde ihtimamla taşındı durdu."- H. F. Ozansoy.
2 . İyi, özenli bakım:
"Ne kadar ihtimama muhtaç bulunduğunu pek iyi bilirdi."- Y. K. Karaosmanoğlu.

24 Ocak 2008 Perşembe

olsun

Olsun demek de zor artık
Çocuk düşlerimiz de yok artık..

15 Ocak 2008 Salı

insan yeter ki istesin..

Kaygan bir zemin üzerinde, kayarak eve geldim. Tam da olmayı sevdiğim yer gibi “kaygan zemin” ve “kayma hali”. Düşünmemeye çalıştım daha fazla, eve geldim, midem bulanıyordu, kustum. Ne kustuğumdan tam olarak emin değilim ama kustum.. en azından içimdekilerin bir kısmını çıkarmış olsam gerek. Çıkarmak istediğim kısım olduğundan emin değilim. Bildiğim, kusmaya devam edersem tamamını çıkarmama yeteceği ve mide bulantımın geçeceği. “Arkadaş”ım arkadaş olarak “görev”ini yerine getirdi, beni uyardı. Kınamadan, yargılamadan (elinden geldiğince) gördüklerini söyledi: bir şey yapman lazım. Bugünlerin olayı da bu, bir şey yapmak.. hayatını eline almalısın, bir şeyler yapmalısın kendin için. Oysa kendimi öyle kaybedesim var ki yine.. "O zaman şikayet etme olduğun halden". Şikayet etmesem de cadı görüyor yine gözlerimin ardındakini. Tehlikeyi görüyor. Kendim için yarattığım bu muhteşem kaygan zemini görüyor. Şimdilik bir yere vurmadan ilerliyorum. Eve gelip kusuyorum. Tahammül sınırlarımı zorluyorum. Var olamadığım yerde yok olmayı seçebiliyorum. Peki şimdi burada var mıyım? Yarım mıyım? Tam mıydım? Daha mı iyiydim evvelden? Daha kötü müyüm? Değilim, bundan eminim. Biraz mide bulantısı ile bunu da atlatabilirim.
Kelebekler ölüyor ta içerimde. İçerimin anlatılmaya müsait olmamasından muzdaribim. Bütün anlatmak istediklerimi çok da güzel anlatabiliyor gibi görünmekten ama gene de anlatamamış gibi kalmaktan. Her şey ne kadar da sıkıcı tanrım, nasıl böyle olabiliyor hiç anlamıyorum. Tüm eğlencesini yitirdi nefes almak, 27 senelik bir monotonluk çöküyor üzerime. Nefes al, verme, alma, vermen gerekmesin, verme, alma.. Bıkıyorum. Bıkkınlık üzerime gerçek bir karabasan olarak çöküyor, ölmeyi özleyen o yeni yetme kız oluyorum. Annem yazdıkların çok karanlık diyor, sen bi de yaşadıklarımı görsen diyorum ona.
Neden neden neden neden neden neden neden neden neden neden
Neden normal insanlar gibi olamıyorum
Tevekkül götüme mi kaçtı?
Çıksın.
Kış depresyonu diyip geçmek istiyorum buna ama bu depresyonun bahar ile son bulduğunu bile görmek istemiyorum.
Girdiği yerdeki kapıyı göstermek istiyorum girenlere, çıkmalarında zorluk olmasın diye, işte kapı, üzgünüm, bir süre –yine- tadilat nedeniyle kapalıyız ve çevreye vereceğimiz rahatsızlık rahat ettirdiğimiz günlere sayılsın demek istiyorum.
Kendimden çok mutsuzum. Kendimden çok sıkıldım. Kenan doğulu isimli ünlü türk düşünürünün de buyurmuş olduğu gibi kendimi boğasım var. Herkes rahat edicek, "even me", biliyorum.
manik
depresif
manik
depresif
manik
depresif
manik
depresif
manik
depresif
çok hızlısın bebeğim ben bile seçemiyorum
biraz dur
biraz dinlen
biraz ne sen ol
ne o
ne biz olalım
ne başkası
ne hareket olsun
ne durağanlık
ne iş yapmak gereksin
ne yapmamak boğsun
ne televizyon
ne müzik
ne yazı hatta
ne kitaplar
hiç bir şey kalmayana dek
yık
yıkıl yeniden
kalkmak mı? bakarız.. insan yeter ki istesin..

14 Ocak 2008 Pazartesi

II.

II.
Nerede kapanır gözlerin bu gece, nerede üşürsün kim bilir. Ben “keşke özlemesem” lerde oturuyorum. Kapattığım gözlerimin çoktan unuttuğu uykuyu anımsayacak bir şeyler arıyorum. Yazdıklarımı siliyorum, sildiklerimi yazıyorum en baştan. Aynı şarkıları dinliyorum, aynı sokağa bakıyorum, gece boyunca uyuyanları izliyorum. Evlerde kalan son ışıklara bakıyorum, benim gibi bir tane daha arıadım bunca yıl, benimle beraber geceyi bekleyecek.. Şimdi buldum, ellerimden kayıp gidiyor, tutamıyorum.. Varken yok oluyor, yoktu da ben mi var ettim diye sorduruyor şimdi. Onun ışığı yanıyor en son, benimkiyle beraber sönüyor. Gün doğduktan sonra, güneş geldikten, ışığa gerek kalmadıktan sonra sönüyor. Biz geceyi değil sabahı bekliyoruz. Gözlerimizi kapatmak ve uykuyu hatırlamaya çalışmak için. Hayaller ve gerçekler arasında dolaşıyoruz ayırt edebilir miyiz aradaki farkı acaba diye. Rüyaları unuttuğumuz için kendimize rüyalar yazıyoruz yattığımız yerde. Bize rüya gördürmeyen bir tanrıya inat hayal gücümüzden tanrılar yapıp onların sunduğu rüyalarla oyalanıyoruz. Kumdan kalelerimize bakıyoruz biz. Dalgaların yıkamayacağı yere yapmayı hiç akıl edemediğimiz, yapıp “dalgalar yıkacak nasıl olsa” diye üzerinde tepindiğimiz kumdan kalelerimiz var bizim. Bana yardım ediyorsun sen, çamurlanmış dizlerimi yalıyorsun, çizilmiş parmaklarıma iğne yapıyorsun. Ağrıyan sırtıma oturuyorsun bazen. Ağrıyan kalbime oturan file benziyorsun.
Bir tek senin ışığın yanıyor yine, bu gece de. Sen hiçbir dört duvarın arasında durmuyorsun, sokakta ışığını görüyorum senin. Kapatamadığın göz kapaklarından öpüyorum seni. Durduramadığın kalbini öpüyorum. Seni bekliyorum ben bilmeden, başka şeyler yaparken, gündelik hayatın sıradanlığında kaybolamayacağın bir yere koyuyorum seni, bir tek ben biliyorum senin var olduğunu, kimseye anlatmıyorum. Hiçbir şey yapmıyorum ama yapmadığım şeyler bile yoruyor beni. Elinden utup sendeki yorgunluğu da almak istiyorum. Gülümsediğin bir an için neler yapabileceğimi düşünüyorum. Ne kadar da yorgunuz… Ne kadar uzaksın benden, ne kadar yakın..
Kelimeleri hiçbir yere koymak istemiyorum artık, sustuğun zaman dudaklarından çıkamayanları dinliyorum. Her şeyi duyuyorum, her şeyi duymaktan yoruluyorum bu kadar ben. Seni özlemekten yoruluyorum. Saklama kaplarına koyuyorum her şeyi bozulmasınlar diye, her şey bozuluyor, geriye bir tek senin yanan ışığın kalıyor. Kırmızı bir ışık, her şeyin başladığı yerde, hepsini bitirmek üzere. Hayatımdaki düzeni sabote ediyorum, işte bu yüzden seni saklıyorum, ihanetimin suç aletisin sen, kendi hayatıma ihanet ederken ben, seni severek bozuyorum “var gibi” olan her şeyi. Sildiğin gözyaşlarımı bir akvaryumda biriktir, acımı iç, elinden bırakmadığın bir sigara kadar çek içine hepsini, üfleme sonra dışarıya, ciğerlerinde kalayım sonsuza kadar. Dalgalar yıkamasın diye üzerimde tepin, yık yapmaya çalıştığım her şeyi, yok et, benden geriye bir tek kumlar kalsın elinde, yala sonra o kumları, dizlerimi hatırla, gülümse bana, başka hiçbir şey yapma, sadece gülümse. Saatlerce otur karşımda ve gözlerin artık göremez olana kadar bana bak. Kapat gözlerini ve kapattığında yine beni gör. Işıklar açık kalsın diye bağırmak istiyorum bu şehre, bana yalnız olduğumu hatırlatmayın diye bombalı pankart açmak istiyorum. Yanımdan yürüyüp geçen insanları bir düğmeye basıp yok etmek istiyorum. Sadece sokak köpekleri kalsın geriye. Dünyayı formatlamak istiyorum, her şey baştan başlasın, başlarken de biz olalım biterken olduğu gibi, bekleyelim, ışıkları yanmayan herkes pişman olsun uyuduğuna, sadece sen ve ben olalım.
Ben deli değilim. Olmaya da çalışmıyorum. İstemeye cüret edemeyeceğim şeyleri yazıyorum buraya. Bekliyorum neyi beklediğimi bile bilmeden. Bir düğmeyi mi aradık biz bunca yıldır. Kırmızı bir düğme o. Bir gün çimenlerin arasında karşına çıkacak. Ona bas. Geriye sadece uyuyamayanlar kalacak…

Seni özlemekten sıkılır mıyım acaba. Gözlerim açıkken gördüğüm hayalini bir kenara bırakıp kendi hayatıma döner miyim yeniden. Kendi yalnızlığımı sen olmadan sürdürebilir miyim bir daha? Hepsini unutup geri dönebilir miyim nereye olduğunu bilmediğim bir yere? Yorgunum, yorgunluğum geçmeyecek biliyorum. Senden bir telefon bekliyorum, bir mesaj, bir ses bekliyorum senden, bir yorum, bir kelime bekliyorum senden, ya da sadece bir duman belki..
Sadece ışığın var, parlıyor orada bir yerde, ya sönerse?

Minicik ellerinden tutup çocuk parklarına götüreceğim seni. Sen oyun oynarken korkacağım düşmenden. Bugüne kadar oynadığımız tüm oyunlardan daha güzel ve daha trajik oyunlar oynayacaksın sen orada, ben kenarda sigara içip seni izleyeceğim. Bir filme başlar gibi başlayacağız her şeye, çocuk çığlıkları ve kahkahalar eşliğinde, daha önce defalarca başka insanlarla ama hep figüranlarla çıktığımız sahneye çıkacağız, oyunumuz bittiğinde birbirimizi selamlayacağız. Alkışlarla sahneye davet ediyorum seni, gözyaşlarıyla indireceğimi bilerek. Yerini al ve beni bekle sana ördüğüm atkıyı getireceğim, sana ördüğüm rüyaya saracağım seni. Bitmesini istemediğimiz sigara kadar haz veriyor bana seninle geçen anlarım, derin bir nefes alıp tam içime gönderiyorum seni. Çıkamayacaksın oradan, kalacağın yeri biliyorum. Kork benden, hazırladığım yıkıma ben bile şaşırıyorum. Sahne düzenini şeytanıma bıraktım, dekor ve kıyafetler her zamankinden farklı olmamalı, aklımdan geçenleri seyirci anlamamalı. İki kişilik bir oyun yazdım ben, seninle beraber oynuyorum ama yalnızım, hiçbir şey anlamıyorum, hiçbir şeyi unutamıyorum. Elime dev bir silgi alıp silmek istiyorum bu resmi. Elime dev bir silgi alıp sürtünerek kendimi silmek istiyorum. Seni istiyorum ben. Ne istediğimi bilmezce insanların arasında yürürken rastladım sana, yürüyüp geçerken yanımdan, sana dur demeyi aklımdan bile geçiremeyecek kadar saf kalan yanlarım ağrıyor şimdi. Hayatımdaki düzeni ben düzüyorum, ipe diziyorum tüm düzgün giden şeyleri, boynuma bağlıyorum. Kolyen ne güzel diyorlar bana gülüyorum herkese. İncelik ve sadelikle gülümsüyorum. Açıklamalardan çok uzaktayım, her şeyi çok karmaşık zannettiğimi biliyorum. Bu yüzden açıklama yapamıyorum. Bu yüzden sadece gülümsüyorum. Sana benzetmeye çalışıyorum gülümsememi, sen diye kendime bakmak istiyorum. Tanrım, neler de saçmalıyorum ben.
Hadi gel artık, güneş yokken gitmeliyiz seninle. Yerlerde yuvarlanmalı, saatlerce gülmeliyiz. Bunu hak etmediğimizi biliyorum, yine de hak etmediğimiz her şey gibi bunu da yaşamak istiyorum. Beni kollarının arasına al, sarıl, sık, bırakma. Koru beni, benden koru.. Bütün maskelerimi çıkardım, tenim paramparça oldu, kanlar aktı etrafıma, açan çiçekleri sana topladım, gelincikler, kan çiçekleri topladım sana… Bildiğim her şeyi unuttum, unuttuklarımın hepsini hatırladım, hatırladıklarımın hepsinden nefret ettim ben. Sadece sen bana sarıl diye bekledim geceler boyunca. Uzaktan geçen arabaların farlarını senin ışığın zannedip caddeler boyunca koştum peşlerinden, her şeye geç kaldım, hiç birini yakalayamadım.
Bir sigara daha mı yaksam?
Her ambulans sesi duyduğumda kendim için ağladım, ambulans sirenlerinden korktum hem de atom bombalarından daha çok. Yattığım o soğuk metalin sırtıma değişini hissettim her seferinde yeniden, gözlerini aç diye bağıran bir kadının çığlıklarını duydum, ölürken seni yanıma aldım, ışıkların içinden geçtim, araba farlarına baktım, sen de geliyorsun işte benimle diye hiç ağlamadım. Sadece sirenlerden nefret ediyorum.
Benim hayat hikayem bu kadar, istersen seninkini oynayalım. Birbirimize oynadığımız oyunlar içinden en başarılı olanlarını seçip tekrar edelim. Elimi tut, sahneye çıkmama yardım et, sahnelediğim diğer tüm oyunları hayranlıkla seyret, beni sen alkışla, ellerimi tut, beni alıp bilmediğim bir yere götür, adı olmayan bir yere. Balta girmemiş ormanlara götür. Sen balta ol ben sap olurum sana. Başka hiçbir baltaya sap olamam ben. Sadece seninle oynamak istiyorum artık. Mızıkçı bir çocuk gibiyim ben bu hayatta, sıkıldım işte, istemiyorum daha fazla oynamak, sadece seni istiyorum ben, gel al…
Seni tanımadığımı biliyorum, ama kimse kimseyi tanımıyor ki zaten, kim iddia edebilir birini tanıdığını bu dünyada?
Çirkin insanları sevemeyen bir kalbim var benim, kötü bir kalbim var. Kimse bilmiyor, kimse bana inanmıyor. Sen inan bana, kötülüğüme inan, onu gör ve yine de beni sev. Benim seni sevdiğim gibi, sendeki kötülüğü evimde bir saksıya diktiğim ve her gün özenle suladığım gibi. Bu geçen zaman içerisinde hiç koparmadığım, hiç koklamadığım, sadece beslediğim gibi sen de benim kötülüğümü besle. İçine al beni, içime gir. Geriye sen kalmayana kadar sev istiyorum beni. Ne kadar da çok şey istiyorum değil mi?
Bu hızla yazmaya ve saçmalamaya devam edersem bir kitap bile çıkarabilirim belki. İçinde kimsenin anlamayacağı şeyler yazan bir kitap. Kimin gerçekten demek istediğinin anlaşıldığını düşünüyorsun sen? Dediklerimiz ve yazdıklarımız bir boşlukta savrulmuyor mu sence de?
Seni asla siren seslerine ve metal yataklara bırakmayacağım. Saksıdaki kötülüğünü seyredeceğim, seni var olan her şeyinle seveceğim. Kimsenin görmek istemediği yanlarınla, kimsenin sevemediği huylarını seveceğim en çok. Kendimden nefret edene kadar seveceğim seni. Bu çok uzun sürmeyecek sanıyorum…
Müziğin sesini sonuna kadar açtım, bir tane daha sigara yaktım. Elimden tutup beni çıkardığın kalabalığın arkamda bıraktığı gürültüyü düşündüm. Kimsenin yokluğumuzu fark edip peşimizden gelmemesi için dua ettim. Hiç var olmamışız gibi olsun istedim. Kimse yanımıza gelemesin, kimse bizi bulamasın orada. Adı olmayan yerde, yerlerde oturup konuşalım geceler ve sabahlar boyunca. Zamanı unutalım, zamanda bir yerde asılı kalalım.
Seni nasıl saklasam bir türlü karar veremiyorum. Habire fikrim değişiyor ne yazık ki. O kadar hızlı değişiyor ki hiç birini uygulayacak kadar vaktim kalmıyor.
Buna günler boyunca devam edebilirim. Sana hiç okumayacağın şeyler yazarak geçirebilirim günlerimi. Tek ihtiyacım bitmeyecek sigaralar ve kahveler.
Parıltılı kalemlerle çiziyorum bedenini. En sevdiğim yerlerini kırmızıya boyuyorum kanımla. Karanlıkta parlıyorsun. Sana bakıp gülüyorum. Bana bakıp gülmeni bekliyorum yeniden. Burada oturduğum birkaç günde, sen yokken, yaz bitti, sonbahar başladı. Ben seni beklerken mevsim değişti, ben hiç fark etmemiştim ama bir yaprak düştü önüme ağaçtan, bana anlattı her şeyi. Senin aslında var olmadığını, tüm bunların yine benim hayal gücümden kopup geldiğini anlattı bana. Anlamıyor musun? Gerçekleri yazmak istemiyorum, gerçekleri hatırlamıyorum, gerçek bir şeyle karşılaştığım zaman canım sıkılıyor, kaçmak istiyorum, kapalı kaldığım kafeslerde, parmaklıklara sarılıp “çıkarın beni buradan” diye bağıracak kadar kuvveti kendimde bulamıyorum. Beynimin hızına erişemeyen ellerime acıyorum. Parmaklarım su topladı yazmaktan. Evet, gene yalan söylüyorum. Utanmıyorum, başkalarının gerçek olduğunu sanarak söylediği şeylerden daha güzellerini söylüyorum ben sana. Gerçek olmasını hayal ettiğim şeyleri söylüyorum. Bunda utanacak bir şey de göremiyorum. Onlar utansın, senden ve benden başka herkes utansın, utançlarından ölsünler.
Bu yeni mevsimde de eskilerinde olduğu gibi seni arayarak yaşamak istemiyorum. Ya yaşamayayım ya da aramayayım artık, biri benim ne kadar yorulduğumu görsün. Benim senin yorgunluğunu gördüğüm gibi…
Sıcak sularda kaynatıyorum kendimi, bütün pisliğimden arınarak geliyorum ben sana. En saf halimle geliyorum. İçimi dışıma çıkartıyorum göremediğin bir şey kalmasın diye. Yine de sev beni, yine de seversen ancak bir anlam taşır sevgin.
Dışımdaki pisliği kaynar sularda bıraktım, denizlere girdim ardından, tenime bütün tuzunu aldım. Yine de öp beni, yine de sev..
Terliyorum. Güneş beni yakaladı, bırakmıyor. Avuç içinle silecektin terlerimi, söz vermiştin, avuç içimi öpecektin geldiğinde,
geldin mi?
Çok güzel müzikler dinliyorum, hiç birinin sözleri yok, ben yazıyorum onlara gereken sözleri. Şarkılarımın sözlerinde seni anlatıyorum, benim gibi bir yalancı bulduğumdan bahsediyorum. İçimizin sıkıntısı ancak böyle geçiyor. Güzel müzikler, güzel kadınlar, güneş kıskanıyor. Dans ediyoruz deliler gibi. Ne kadar da mutluyuz. Bu sahte mutluluk için ne dediğimizi biliyorsun sen. Sahte olan her şeye duyduğumuz aşkı pekiştiriyoruz. Simler, parıltılar, havai fişekler ve fosforlu kalemler gibi, öyle parlak ve o kadar geçici ki.. Kalıcı olduğu yanılsamasına inanacak kadar bile zaman tanımıyor sana, parlıyor ve sönüyor. Bizim gibi. Çocukluk gibi. Parlaklığı geçene dek güzel olan her şeyi seviyoruz. Onların uçuculuğu bize tüm kötü alışkanlıklarımızın tadını veriyor..
Sırtım ve boynum ağrıyor. Otur artık. Yıllar boyunca camdan bakıp beklediğim uzaylı ol sen, başka bir galaksiden gel artık. Çok yorulmuş ol, dinlen, bana geçir sendeki yorgunluğun birazını, bendeki yorgunluktan biraz al artık. Sonra gidelim işte oraya. Hiçbir haritada bulamadığımız yere gidelim. Önümüze bir atlas alıp dışında kalan yerlere bakalım. Onların çizdikleri bana yetmiyor, sınırlarını anlamıyorum, maviye boyalı yerleri seviyorum ben en çok, kahverengileri sevmiyorum, sevebileceğim yegane kahverengiyi senin gözlerine koyan tanrıya bir anlam veremiyorum.
Bana geldiğin yerleri anlat. Bilmediğim bir şeyler söyle bana, bildiklerimden çok sıkıldım. Aynı olan şeylerden ve her şeyin aynı olmasından sıkıldım. Yeni arkadaşlar getir bana, hepsi senin bir başka yüzün olsun, hepsiyle tanıştır beni, hepsini seveyim, hepsiyle beni sev sen de. Gel ama artık yoksa güneşe gideceğim ve orası çok sıcak biliyorsun.. Beni üzme daha fazla. Ağlamaktan kurumuş göz pınarlarıma tükür, kurumuş dudaklarımı ıslat dudaklarınla, kurumuş tenime biraz teninden sür. Bana biraz sen ver, kurudum ben burada.

sevsem

Ne için ölmemiz gerektiğini bulamadığımızdan mı ölmedik yoksa sadece ölmeye bile gücümüz olmadığından mı? En azından burada geçirdiğimiz zamanda ne için yaşıyor olduğumuzu bulmamız gerekmez miydi? Belki de gerekmezdi. Belki de sadece bu kadar çok soru olduğundan ve bütün cevapları aramaya çalıştığımızdan oldu bunlar. Belki de sadece televizyona bakıp fındık yemeliydik. Belki de dünyanın geri kalanına karşı çıkmak yerine onlar gibi davranabilmeyi öğrenmeliydik. Belki de daha kreşe giderken “neden herkesle aynı anda tuvalete gitmek zorundayım” diye sormak saçmalıktı, işe dendiğinde işemeyi, git dendiğinde gitmeyi, başarabilmeliydik. Sorular sormayan insanların cevaplarla sorunu olmuyor. Bu da demek oluyor ki; esas sorun sorularda değil, bulamadığımız cevaplarda. Belki de daha çok aramalıydık, veya doğru yerlerde ya da doğru zamanlarda.
Yanlış... Bir yerde bir yanlış var biliyorum. Yoksa ben de şimdi çekirdek çitliyor olmaz mıydım? Ya da bir yerlerde yanımda ne konuştuğuna ve neden konuştuğuna anlam verebildiğim insanlarla beraber kahkaha atıyor olmaz mıydım?
Peki neden bana geceler ve kelimeler kaldı sadece?
Neden içimde birikenlerin arasında boğulmak ve nefes alabilmek için yazmak zorunda kaldım ben?
Bu soru işaretlerini nereye kadar taşıyabilirim bilmiyorum. Gerçek olmayan şeylere kendimi sonsuza dek inandırabilirim. Kendime ev yapımı bir şizofreni edinebilirim. Ama tüm bunları bilmiyormuş gibi yapamıyorum. Hiçbir şey bilmiyorum ben diyerek içinden çıkabiliyorum bunların, çünkü bende sadece sorular var, cevapların sende olduğunu umuyorum. Hala, olmayan bir “sen”den böyle bir beklentim var benim.
Yanmak için bir kıvılcıma ihtiyacım var sadece. Sonra benden kalanlarda isterlerse patates közleyip dizi seyretmeye devam bile edebilirler, ilgilenmiyorum.

13 Ocak 2008 Pazar

cevap:

hayal edilen.
duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç
dokunmuyorsun bana
sen gibi bir şimşek çakıyor
tam kalbime düşüyor yıldırımı

ben gidiyorum.

(ö.a.)
6 tane camın hepsinden geceyi görüyorum. biri arapça bağırıyor habire. müzik kesiliyor. tanrıya yalakalık yapamıyorum. o da biliyor, 6 camın hepsinden gece ve o ses giriyor ama ben arapça bağırmıyorum.
çığlık her dilde aynı şekilde mi?
aklımda hızlı hızlı değişen bir takım kareler, önümde bir bardak; yarısı dolu, yarısı boş.
etrafta sesini duyabileceğim arapça bilen amcadan başka kimse yok. o kadar yalnızım ki arapça kursuna gidicem.
final için şöyle oturaklı bir kelime düşünmüştüm, üşeniyorum..

orospu kırmızı

miydem bulanıyor, bir de yazıyorum....; imkansız. gidemez o...gidemez....gidemem. sadece sırtımı öp ve üşüyüp üşümediğimi sor. ben....,ben..., iyi bir insanım. miydem bulanıyor. gidemezsin. izin ver yanına oturayım, hiç konuşmam. koluna sarılayım, hiç konuşmam. ne kadar çok şey öğrendim senden ama ne kadar az yaşadım..
- Gördüğümüz şeyler görelidir, bildiğimiz şeyler de. Yaşadığımız şeyleri biz icat ederiz. Dolayısıyla icat ettiğimiz şeyi yok da edebiliriz.
Nietzsche

'99

kimin gidişiyle kör olmuştum kim bilir. çocukluğumu kreşten almayı unuttum, ağlıyordur şimdi. işte böyle sorumsuzum ben.
gece olmuş, bana haber vermediler. ben de bi bira içtim bu durumda. tam bu esnada onun sevgilisini öptüğünü tahmin ettim ama bana amorti çıkmadı gene. anladım, her tahmin yaramıyor işe..
duyduğum bağlılık bir nevi damar-enjektör ilişkisi ya da biranın dudaklarına değişi (bağlılık mı bağımlılık mı fark eder mi?) Ama ben sigara içmeyen birine aldığım hazzı anlatabilecek kadar yetenekli değilim. işte bu yüzden onu ne kadar yazsam o kadar eksik. Gözlerime bak. Hemen şimdi. Göremezsin ki..
tadilat nedeniyle kapalıyım. indirimli satışları da kaçırdınız, üzgünüm. kapanın elinde kaldı parçalarım, çalınanlar oldu arada, kalbim mesela, beş para eder miydi onu da bilemem ama, sormak lazım..
tam karşımda SOĞUK İÇİNİZ bir Efes Pilsen. Evet içimiz soğuk ama ne yapalım, imalat böyle. Kelime oyunlarını kesip emirlere uyuyorum, soğuk içiyorum.
içtikçe güzelleşmek gibi bir umudum kesinlikle yok.
saçlarım uzuyor.
yakında onlarla yerleri süpürebilirim. ya da en azından gözlerimin üstünü örterim, üşümezler.
yazıların ya başlığı eksik ya kendisi, hüznün tarihinde kelimeler eksik nicedir.
peki ya dostlarım? onlar neredeler?