bir yerden bıkıp, yeni yola çıkan kişi,
çıktığı yolun hiç de yepyeni bir yol olmayabileceğini;
daha önce zaten yürünmüş
bir yol olabileceğini de hesaba katmak
zorundadır:mutlak yeni yol yoktur:
ama, yola çıkacak kişi açısından, yeni yol
-çoktur...
(oruç aruoba)
22 Ağustos 2011 Pazartesi
19 Ağustos 2011 Cuma
18 Ağustos 2011 Perşembe
where i end you begin
Gönderen Stuck on Rewind zaman: 05:40 0 yorum where i end and you begin..
Bir an için inanmıştım normal olabileceğime.Bir arkadaşımla dışarı çıkıp bir iki içki içip dönebileceğime.Elbette söylemene gerek yok biliyorum optimist bir gerizekalı oldugumu.
Artık biliyorum.Güzel kalbim, hiç bir anlama gelmiyor gercek dunyada.Gercek ;görüntüden ibaret ve ben biliyorum nasil gorundugumu.Her an kaçabilir, aldatabilir, herşleyi hafife alabilir görünüyor ben sana, biliyorum.
Öyle değil oysa ki.Oysa ki her sabah sen uyanmadan çiçekleri suluyorum sen güzel bir dünyaya uyan diye ve her gün biraz daha kırılıyor kalbim uğradığım haksızlığa.
İyi niyetle ve çok sevdim seni.Bir tek bunu bil istiyorum.
Tarihin tekerrürden ibaret oluşunu zalim bir şaka gibi görmek istedim.İnan denedim.Ama içinden geçtiğimiz hemen her an, çarpıyor yüzüme o kocaman hayal kırıklığını.Canım bu kadar yanmasa yok sayacagım.Gücüm yetse inan yapacagım.Çünkü eger bu bir yalansa bile, yine de en güzel en berrak en insan aşkın içinden geçiyorum.Karşımda duran yıkıntının işte tam da buna ait oldugunu biliyorum.Biliyorum cunku binlerce ufak parcaya ayrılmasini bu gozlerle, gozlerimden kan gelene kadar izledim.
Ne kadar üzgün olduğumu ifade edebilmek isterdim.Tam olarak anlamanı saglayabilmek.Her an her bir hücrem elektrik süpürgesiyle bir karanlığa çekilirmiş gibi..Kıpkırmızı gözlerle izliyorum mucizemin yok oluşunu.
Yazıklanan ,pişman olan kendine acıyan bir insan olmaktı en büyük korkum, annem gibi...Kendine acıyan ve bu yüzden zalim, saldirgan, kotucul..En cok bosa gitmis hayat yaralar cunku,
yazıklanmayacagım.
O kucuk kagitta yazan suclamalari bir cevap ile onurlandirmayacagim.Ama sen, ..Ben diye bildiğin her neyse, belki bir kez daha düşünmelisin onunla kalmak isteyip istemediğini.Çünkü tüm sevgi sözcüklerinin içinden hep çirkin çamurumsu , kötü kokulu bir nefret fışkırıyor.
Tüm bunları düşünebildiğim için , inan, cok derinden ,cok gercek üzülüyorum.Kimse böyle bir yok oluşa şahit olmamalı.
Rica ediyorum.Yazdigin notu bir kere daha oku.sonra bir kere daha.
Cunku eger inanıyorsan orda yazanların gercekligine, belki de yanlis askin pesindesin.
Seni oyle kocaman sevmistim ya, iste bunun bir ise yaramis olmasini cok isterdim.
haziran 2011.
Ank.
G.
Gönderen Stuck on Rewind zaman: 05:24 0 yorum
Bir an için inanmıştım normal olabileceğime.Bir arkadaşımla dışarı çıkıp bir iki içki içip dönebileceğime.Elbette söylemene gerek yok biliyorum optimist bir gerizekalı oldugumu.
Artık biliyorum.Güzel kalbim, hiç bir anlama gelmiyor gercek dunyada.Gercek ;görüntüden ibaret ve ben biliyorum nasil gorundugumu.Her an kaçabilir, aldatabilir, herşleyi hafife alabilir görünüyor ben sana, biliyorum.
Öyle değil oysa ki.Oysa ki her sabah sen uyanmadan çiçekleri suluyorum sen güzel bir dünyaya uyan diye ve her gün biraz daha kırılıyor kalbim uğradığım haksızlığa.
İyi niyetle ve çok sevdim seni.Bir tek bunu bil istiyorum.
Tarihin tekerrürden ibaret oluşunu zalim bir şaka gibi görmek istedim.İnan denedim.Ama içinden geçtiğimiz hemen her an, çarpıyor yüzüme o kocaman hayal kırıklığını.Canım bu kadar yanmasa yok sayacagım.Gücüm yetse inan yapacagım.Çünkü eger bu bir yalansa bile, yine de en güzel en berrak en insan aşkın içinden geçiyorum.Karşımda duran yıkıntının işte tam da buna ait oldugunu biliyorum.Biliyorum cunku binlerce ufak parcaya ayrılmasini bu gozlerle, gozlerimden kan gelene kadar izledim.
Ne kadar üzgün olduğumu ifade edebilmek isterdim.Tam olarak anlamanı saglayabilmek.Her an her bir hücrem elektrik süpürgesiyle bir karanlığa çekilirmiş gibi..Kıpkırmızı gözlerle izliyorum mucizemin yok oluşunu.
Yazıklanan ,pişman olan kendine acıyan bir insan olmaktı en büyük korkum, annem gibi...Kendine acıyan ve bu yüzden zalim, saldirgan, kotucul..En cok bosa gitmis hayat yaralar cunku,
yazıklanmayacagım.
O kucuk kagitta yazan suclamalari bir cevap ile onurlandirmayacagim.Ama sen, ..Ben diye bildiğin her neyse, belki bir kez daha düşünmelisin onunla kalmak isteyip istemediğini.Çünkü tüm sevgi sözcüklerinin içinden hep çirkin çamurumsu , kötü kokulu bir nefret fışkırıyor.
Tüm bunları düşünebildiğim için , inan, cok derinden ,cok gercek üzülüyorum.Kimse böyle bir yok oluşa şahit olmamalı.
Rica ediyorum.Yazdigin notu bir kere daha oku.sonra bir kere daha.
Cunku eger inanıyorsan orda yazanların gercekligine, belki de yanlis askin pesindesin.
Seni oyle kocaman sevmistim ya, iste bunun bir ise yaramis olmasini cok isterdim.
haziran 2011.
Ank.
G.
Gönderen Stuck on Rewind zaman: 05:24 0 yorum
17 Ağustos 2011 Çarşamba
neden?
benim politikayla falan işim olmaz, kuşağımın tüm umursamazlığı ve hayatın bu kısmı sanki kendisine değmeden geçiyormuş gibi yapabilme potansiyeli aynen bende de vardır, hatta fazlasıyla diyebilirim. çukurcuma'nın kovboy şapkalı bohemleri kadar olmasa da "orda bir köy var uzakta"nın benim de kafamda yarattığı "fotoğraf çekmeye gitsek ne güzel olur" kadardır.. duygusal bir insan olduğum gerekçesiyle haberleri seyretmem, benim hayatımın dışında gerçekleşen ve içerisinde tek bir iyi şey bulunmayan bu haberler beni gerçekten üzer bu sebeple hiç bilmemeyi daha iyi zannederim. bir kısım kuşakdaş diyeyim daha yakından takip ediyor ve facebook olsun twitter olsun terörü habire kınıyor, çok takdir ediyorum. evlerinde, ellerinde buz gibi bir coca cola, "anneağ yemek ne zaman hazır" demeden hemen önce terörü lanetleyen tüm arkadaşlarımı çok takdir ediyorum gerçekten. tabi işin şöyle bir yanı var, napalım kalkıp kandil'e mi gidelim?
kürt yakıp terörist mi kovalayalım? hayır. onun yerine twitter'a yazalım: 11 ASKERİMİZ ŞEHİT OLMUŞ. ALLAH BELANI PKK. Bravo.. Benden daha duyarlılar.
Benim tek yapabildiğim, maruz kaldığım büyük boy acı haberlerden sonra "neden?" diye düşünebilmek. Üstelik bunu yaparken "Allahsız Başbakan", "AKP yaktın bizi" gibi şeylerden ayrı, yani partiler, kişiler, süreler, sayılar olmadan, 9 yılda 950 şehit diyerek olayı matematikleştirip içindeki duyguyu sıkıp kenara ayırmadan sormak. Neden?
Neden bu insanlar ölüyor? Ötekiler neden öldürüyor? Çok küçük değiller mi? Ve çok cahil ve çok savunmasız aslında.
Arkasında koskoca ordu var tabii ama mayına basarken örneğin, önünde kimse yok ya..
Neden bu işi profesyoneller yapmıyor, neden herkes çocuğunu askere göndermek zorunda, neden "benim çocuğum olsa ben gönderirim" diyen spikere alkış tutuluyorda bana kalırsa çok delikanlı bir laf edip "ben göndermem" diyen Bülent Ersoy taşlanıyor?
Ben de göndermem. Niye göndereyim ki?
Halkı askerlikten soğutuyormuş, ısınanların durumu ortada, yarısı ölü, yarısı hapiste, kalanlar da sırasını bekliyor.
Hem sonra halk niçin askerliğe ısınmalı?
Ta 1919'dan beri ne bitmez kurtuluş savaşıymış anlamadım, sene olmuş 2011 biz hala kurtulmaya çalışıyoruz.
Üstelik yine çocuklar ölüyor..
Neden peki?
Kafamda sadece bu var.
kürt yakıp terörist mi kovalayalım? hayır. onun yerine twitter'a yazalım: 11 ASKERİMİZ ŞEHİT OLMUŞ. ALLAH BELANI PKK. Bravo.. Benden daha duyarlılar.
Benim tek yapabildiğim, maruz kaldığım büyük boy acı haberlerden sonra "neden?" diye düşünebilmek. Üstelik bunu yaparken "Allahsız Başbakan", "AKP yaktın bizi" gibi şeylerden ayrı, yani partiler, kişiler, süreler, sayılar olmadan, 9 yılda 950 şehit diyerek olayı matematikleştirip içindeki duyguyu sıkıp kenara ayırmadan sormak. Neden?
Neden bu insanlar ölüyor? Ötekiler neden öldürüyor? Çok küçük değiller mi? Ve çok cahil ve çok savunmasız aslında.
Arkasında koskoca ordu var tabii ama mayına basarken örneğin, önünde kimse yok ya..
Neden bu işi profesyoneller yapmıyor, neden herkes çocuğunu askere göndermek zorunda, neden "benim çocuğum olsa ben gönderirim" diyen spikere alkış tutuluyorda bana kalırsa çok delikanlı bir laf edip "ben göndermem" diyen Bülent Ersoy taşlanıyor?
Ben de göndermem. Niye göndereyim ki?
Halkı askerlikten soğutuyormuş, ısınanların durumu ortada, yarısı ölü, yarısı hapiste, kalanlar da sırasını bekliyor.
Hem sonra halk niçin askerliğe ısınmalı?
Ta 1919'dan beri ne bitmez kurtuluş savaşıymış anlamadım, sene olmuş 2011 biz hala kurtulmaya çalışıyoruz.
Üstelik yine çocuklar ölüyor..
Neden peki?
Kafamda sadece bu var.
13 Ağustos 2011 Cumartesi
kedi iyidir
Zamanın bu kadar hızlı geçiyor olması sürem kısıtlı değilken dahi dikkat çekici hale geldiğinde beni korkutuyor. yani şunu demek istiyorum; normalde insanın 10 gün tatili vardır ve tatile çıktıktan sonra ilk bi kaç günde o şehirli gerginliğini üzerinden atar ve akabinde zaman çok çabuk geçer ve tatil çabucacık biter ya, o hissi 10 gün gibi bi kısıtlamam yokken ve tatilde de değilken yaşıyorum. Saat çok çabuk 3 oluyor ve işten çıkmama 3 saat kalıyor, hafta çok çabuk Cuma gününe geliyor ve o da bitiyor, başlıyor, bitiyor, günler çok değişik ya da hareketli değil ama çok hızlı geçiyor ve ben geçmesin kalsın istiyorum çünkü çok iyiyim. Belki hiç olmadığım, gerçekten ama gerçekten hayatımın hiç bir döneminde olmadığım kadar rahat, huzurlu ve mutluyum (tatilde olduğum zamanlar hariç diyeyim..). Söylerken de korkuyorum bi yandan, derhal kıçımı kaşıyorum :)
D. geldi ona söyledim ve ondan evvel elbette G.'ye söylemiştim, hayatımda ilk defa ikamet ettiğim yerde içimde bi "gitmek" fiili yok, o durmak dinmek bilmeyen ait hissedememe olayım, her durduğum yerde "oraya gitsem buraya gitsem nereye gitsem" telaşım, ve her daim elbette beni kemiren "marmaris" olayım sonunda bana bi huzur verdi ya allahım sana geliyorum :)
ne kadar farklı insanlar tanıdım, amma uçlarda gezdim de geldim. "people i know" diye film vardı, "people i don't know" aslında onlar şimdi ama ozaman için yani beraber geçirilen zamanlarda bile biraraya getirilmesi imkansız, aynı ortak paydayı bırak işlem içerisinde bulunamayacak insanlar diyelim. eh, onlarla vakit geçirdiğime göre benim onlarla bir ortak payda bulmuş olmam esas önemli olan ki bu beni karaktersiz mi yapıyor diye de düşünmüyor değilim. kara cahillerden bohemlere uzanan bu skala içerisinde sadece arkadaş seçimlerimle değil erkek arkadaş tercihlerimle de kendimi dahi şaşırtabilecek bir genişliğe (uzunluğa mı acaba) sahibim diyebiliriz.
hepsini sevdim mi bu insanların peki?
herhalde.
kocaman bir kalbim var sanırım..
yok tabi böyle bir şey, insan sevdiğimi kimse iddia edemez, ama bazı insanların içerisinde bir şey var işte, herkesin bir hikayesi var, beraber yazılabilen komik, güzel, eğlenceli hikayeler de var. bir zaman sonra ayrılıyor elbette yollar, geriye de hoş bir seda falan kalmıyor, düpedüz bitiyor işte her şey, tak sepeti koluna (hasır olmasın).
bugün eski birine rastladım internette, ne diyeceğimi bilemiyorum, arkadaş mı dost mu yoksa sadece zaman ve şartlar dolayısıyla birleşmiş çizgiler mi -her neyse- ve onun üzerine düşünmeye başladım ne çok "yakın arkadaş"ı var insanların, benim yok. hiç "yakın arkadaş"ım yok. bir sürü yakın arkadaşları, bir miktar arkadaşları, az miktar dostları ve bir de milyon tane tanıdıkları var ki bu tanıdıkaların telefon numaralarına sahipler, arada bir de görüşüyorlar. benim yok. olmasını istesem olur muydu bilmiyorum. benim bir tane dostum, bir-iki tane arkadaşım var (ama gerçekten tane taneler) ve zaman zaman fazla bile geldiklerinden hiç biriyle görüşmüyorum -sıklıkla. hatta şimdi hiçbiriyle istesem de görüşemiyorum çünkü çok uzaktayım artık. fiziki ve manevi olarak çok uzakta.
annem diyorki "çok yalnız kaldın burda", ben düşünüyorum ne zaman değildim diye. sanırım üniversite zamanı kendini kalabalıklarda bulma hali gelmişti üstüme, ankara'da üniversite okuyor olmanın da etkisi vardı elbette, lise tanıdıkları ile üniversite tanıdıkları aynı yaşlarda mecburen aynı mekanlarda karşılaş - buluş - görüş ve birkaç masa ortaklaşması sonrası hepsi olmuş sana arkadaş. telefon çalar "hadi çıksana dışarı" bir de bunların haricinde marmaris çetesi ve birilerinin başka yerlerden tanıyıp tanıştırdıkları ile kocaman bir çevre. buna çevre deniyor di mi? çevresel faktörler beni bozdu herhalde :) hiç kimseyle görüşmez olmak çok uzun zaman almadı aslında, yine de çok enteresan insanlar tanıdım dediğim gibi, bana çok enteresan hikayeler ile hatıralar da bıraktılar, sağolsunlar ama bunu kitap okuyarak daha az zarar görmüş olarak yapabilirdim. evet aynen böyle düşünüyorum.
yalnız falan da hiç hissetmiyorum, en sonunda yaşlı ve kedili bir kadına dönüşecek olmak da beni hiç korkutmuyor. istediğim anda koyu sohbetlere dalabilen bir insan olduğumdan, içimi dökmek için illa konuşmaya değil ama illa yazmaya ihtiyaç duyduğumdan, yeni hikayeler için yeni kitaplar-eski kitaplar hep var olduğundan, kedi diyorum, iyidir iyi..
D. geldi ona söyledim ve ondan evvel elbette G.'ye söylemiştim, hayatımda ilk defa ikamet ettiğim yerde içimde bi "gitmek" fiili yok, o durmak dinmek bilmeyen ait hissedememe olayım, her durduğum yerde "oraya gitsem buraya gitsem nereye gitsem" telaşım, ve her daim elbette beni kemiren "marmaris" olayım sonunda bana bi huzur verdi ya allahım sana geliyorum :)
ne kadar farklı insanlar tanıdım, amma uçlarda gezdim de geldim. "people i know" diye film vardı, "people i don't know" aslında onlar şimdi ama ozaman için yani beraber geçirilen zamanlarda bile biraraya getirilmesi imkansız, aynı ortak paydayı bırak işlem içerisinde bulunamayacak insanlar diyelim. eh, onlarla vakit geçirdiğime göre benim onlarla bir ortak payda bulmuş olmam esas önemli olan ki bu beni karaktersiz mi yapıyor diye de düşünmüyor değilim. kara cahillerden bohemlere uzanan bu skala içerisinde sadece arkadaş seçimlerimle değil erkek arkadaş tercihlerimle de kendimi dahi şaşırtabilecek bir genişliğe (uzunluğa mı acaba) sahibim diyebiliriz.
hepsini sevdim mi bu insanların peki?
herhalde.
kocaman bir kalbim var sanırım..
yok tabi böyle bir şey, insan sevdiğimi kimse iddia edemez, ama bazı insanların içerisinde bir şey var işte, herkesin bir hikayesi var, beraber yazılabilen komik, güzel, eğlenceli hikayeler de var. bir zaman sonra ayrılıyor elbette yollar, geriye de hoş bir seda falan kalmıyor, düpedüz bitiyor işte her şey, tak sepeti koluna (hasır olmasın).
bugün eski birine rastladım internette, ne diyeceğimi bilemiyorum, arkadaş mı dost mu yoksa sadece zaman ve şartlar dolayısıyla birleşmiş çizgiler mi -her neyse- ve onun üzerine düşünmeye başladım ne çok "yakın arkadaş"ı var insanların, benim yok. hiç "yakın arkadaş"ım yok. bir sürü yakın arkadaşları, bir miktar arkadaşları, az miktar dostları ve bir de milyon tane tanıdıkları var ki bu tanıdıkaların telefon numaralarına sahipler, arada bir de görüşüyorlar. benim yok. olmasını istesem olur muydu bilmiyorum. benim bir tane dostum, bir-iki tane arkadaşım var (ama gerçekten tane taneler) ve zaman zaman fazla bile geldiklerinden hiç biriyle görüşmüyorum -sıklıkla. hatta şimdi hiçbiriyle istesem de görüşemiyorum çünkü çok uzaktayım artık. fiziki ve manevi olarak çok uzakta.
annem diyorki "çok yalnız kaldın burda", ben düşünüyorum ne zaman değildim diye. sanırım üniversite zamanı kendini kalabalıklarda bulma hali gelmişti üstüme, ankara'da üniversite okuyor olmanın da etkisi vardı elbette, lise tanıdıkları ile üniversite tanıdıkları aynı yaşlarda mecburen aynı mekanlarda karşılaş - buluş - görüş ve birkaç masa ortaklaşması sonrası hepsi olmuş sana arkadaş. telefon çalar "hadi çıksana dışarı" bir de bunların haricinde marmaris çetesi ve birilerinin başka yerlerden tanıyıp tanıştırdıkları ile kocaman bir çevre. buna çevre deniyor di mi? çevresel faktörler beni bozdu herhalde :) hiç kimseyle görüşmez olmak çok uzun zaman almadı aslında, yine de çok enteresan insanlar tanıdım dediğim gibi, bana çok enteresan hikayeler ile hatıralar da bıraktılar, sağolsunlar ama bunu kitap okuyarak daha az zarar görmüş olarak yapabilirdim. evet aynen böyle düşünüyorum.
yalnız falan da hiç hissetmiyorum, en sonunda yaşlı ve kedili bir kadına dönüşecek olmak da beni hiç korkutmuyor. istediğim anda koyu sohbetlere dalabilen bir insan olduğumdan, içimi dökmek için illa konuşmaya değil ama illa yazmaya ihtiyaç duyduğumdan, yeni hikayeler için yeni kitaplar-eski kitaplar hep var olduğundan, kedi diyorum, iyidir iyi..
5 Temmuz 2011 Salı
angry birds
sinir insanı güçlü kılıyor. deli gücünden örnek alabiliriz mesela. çok sinir insanın kendisini kral zannetmesine sebep oluyor, bi her şeyi yapabilirim, "öldürürüm ulan sizi" hissi.. hani belki öldüremez ama onca adamın arasına dalabilir. ayrıca nara atmak da insanı güçlendiren bişi. "allah allah sesleriyle geldi de geçti gencosman" da buna dayanıyor, savaşta da kavgada da bağırarak saldırmaların sebebi bu. hem bağırmanın aynı zamanda insanın kendi kendisini daha fazla sinirlendirebilmesinde de etkisi var, bu sayede de daha çok güçlenebiliyor.
sakinlik ise tuhaf bir şey. insanın sakin olunca enerjisi de gidiyor sanki. ha sakin olmanın tersi illa sinirli olmak mıdır? değil tabi.. enerjik olan insanlar da var. bende bazen öyleyim. saçma bir enerji, saçmalama enerjisi.
geçen gün konuşuyorduk, "ayarsız eğlence" üzerine, daha ziyade "ayarsız enerji" aslında o ertesi sabah morlukları sayarak ne kadar eğlenebildiğini tespit etme durumu..
şimdi sakinim.
böyle olduğum zaman bi yandan mutlu oluyorum, huzur filan, ne güzel ama öte yandan kendimi yaşlanmış hissediyorum çünkü güçsüzüm çünkü ne sinirliyim ne enerjik ki genelde bu ikisinden birine sahip olurum.
her zamanki gibiyim aslında. ne bok olduğum belli değil. şimdi böyleyim sen bi de beni ağustos'ta gör. ağustos'ta bişey olacağından değil de, ya olursa, olabilir, her an her şey.. işte bu sebeple her zamanki gibiyim.. yani korkacak bir şey yok, yaşlanmış olamam sadece sakinim.
sakinlik ise tuhaf bir şey. insanın sakin olunca enerjisi de gidiyor sanki. ha sakin olmanın tersi illa sinirli olmak mıdır? değil tabi.. enerjik olan insanlar da var. bende bazen öyleyim. saçma bir enerji, saçmalama enerjisi.
geçen gün konuşuyorduk, "ayarsız eğlence" üzerine, daha ziyade "ayarsız enerji" aslında o ertesi sabah morlukları sayarak ne kadar eğlenebildiğini tespit etme durumu..
şimdi sakinim.
böyle olduğum zaman bi yandan mutlu oluyorum, huzur filan, ne güzel ama öte yandan kendimi yaşlanmış hissediyorum çünkü güçsüzüm çünkü ne sinirliyim ne enerjik ki genelde bu ikisinden birine sahip olurum.
her zamanki gibiyim aslında. ne bok olduğum belli değil. şimdi böyleyim sen bi de beni ağustos'ta gör. ağustos'ta bişey olacağından değil de, ya olursa, olabilir, her an her şey.. işte bu sebeple her zamanki gibiyim.. yani korkacak bir şey yok, yaşlanmış olamam sadece sakinim.
kadın mesai insanı
öncelikle şunu tespit ettim ki ev temizlerken daha fazla tespit yapıyorum. yani dün vileda ile evin içinde salınırken pek çok tespit yapma fırsatım oldu.
kadınlar ve mesai saatleri hakkındaki tespitim şu şekilde:
kadınlar mesai yapmamalı.
elbette tespitin temelinde bu yatıyor.
üzerinde uzunca düşündükten sonra kadınlara evde oturmaları karşılığında minimum asgari ücret düzeyinde maaş bağlanması gerektiğine karar verdim. daha fazlasını kazanmak ve harcamak isteyenler ise elbette bir iş bulup çalışabilir, demokrağsi var. yurdumuzun 3 tarafı demokrasilerle çevrilidir. neden bunu düşündüğümü de açıklayayım: altta yatan etken şudur ki; çalışmak istemiyorum. hayatımın herhangi bir döneminde çalışmak istemedim. şu anda en çok olmak istediğim yerde en çok yapmak istediğim işi yapıyor olmama rağmen neticede iş iştir arkadaş, bunun adı mesai.
ve ne oluyor? kadınlar ve erkekler aynı anda işten çıkıp eve gidiyor.
peki sonra?
sonra kadının ev mesaisi başlıyor. bu nedemek biliyor musunuz? ev kadınının yapa yapa bitiremediği ve her gün çok yorulmasına sebep olan "ev işi" başlıyor. evin temizlenmesi lazım. e aç oturacak değiliz, yemek de yapılacak. haftada en iyi ihtimalle bir gün de çamaşır yıkanır ve ütü çıkar. şöyle kabaca bir hesapla 1 gün temizlik, 1 gün ütü ve her gün yemek yaparsanız ve bunu her hafta tekrar ederseniz aslında 2 işte çalışmış, 1 işten maaş almış ve her akşam işiniz (6da çıktığınızı var sayarsak) 20:00 - 20:30 sularında biterse (bulaşık faslını atlamayalım) bu demek oluyor ki kadınlar haftada 5 gün 12 saat, Cumartesi günleri de çalışıyorlar ise (hadi onu yarım gün diyelim) haftada toplam 65 ila 70 saat arasında çalışmış oluyorlar. eğer ev işine çalışmak demiyorsanız güdümlü anne terliği geliyor.. bu durumda eğer evde oturan kadına maaş bağlanmıyorsa 20 - 25 saatlik bir fazla mesai ücreti alınması gerekiyor. peki bu fazla mesai ücretini kimden talep edeceğiz?
sistem şu şekilde: evde oturan kadına en az asgari ücret bağlanacak (aslında 1000TL net uygundur). evde oturmak istemeyip çalışan kadına hiç bir şey bağlanmayacak (götü kaşınmış onun çünkü). eğer evde oturan kadına asgari ücret bağlanmayacaksa haftada 25 saat fazla mesai ücreti, almakta olduğu maaşın saat hesabına göre bulunması ile o saatin 2 katı olarak ödenecek. kim ödeyecek? devlet ödesin bence. ödesin evet.
yalnız burada içinden çıkamadığım bir kaç sorunla karşılaştım.
1. yalnız yaşayan erkekler bu duruma itiraz edecek ve aynı işleri kendilerinin de yapmak zorunda kaldıklarını haklarının yendiğini söyleyecekler.
2. Evde oturduğu için asgari ücret ya da daha güzeli 1000TL almakta olan kadının kocası işi bırakıp götünü yayacak ve o para bize yeter diyecek.
Esasen 2. maddenin de çözümü kolay; evlenen kadınlardan bu istihkak kesilecek.
Bu şekilde hem boşanmaların önüne geçilebilir (boşanmalardaki artışta kadının ekonomik gücünü elde etmiş olmasının ciddi bir etken olduğu isviçreli bilim adamları tarafından mutlaka tespit edilmiştir..) hem haksız kazanç sağlanması engellenir (karı koca bütün gün yatarak devletin sırtından para kazanmaz), hem de az çocuk yaparlar işte ne güzel, hem de erkekler karılarına baksınlar, herkes rolüne dönsün ve ayrıca yine günümüzde olduğu gibi devletten aldığı evde oturma parası kesilen kadın isterse çalışabilir neden olmasın. önemli olan hedeflerini iyi belirlemek.
Tabi tüm bu programı uydurmuş olmamın sebebi tamamen kendimim, yoksa dünya genelinde "kadınların sosyolojik konumu ve sorunları" filan hiç bi yerimde olduğundan değil. gündüz güneşlenip denize girmek, akşam mangal yapıp rakı içmek, ertesi gün de dizi izleyip canım istediğinde temizlik, ütü vs gibi işlerle uğraşmak yıllardır idealim.
buradan devlet büyüklerine sesleniyorum, maaş bağlayın lan bana.
kadınlar ve mesai saatleri hakkındaki tespitim şu şekilde:
kadınlar mesai yapmamalı.
elbette tespitin temelinde bu yatıyor.
üzerinde uzunca düşündükten sonra kadınlara evde oturmaları karşılığında minimum asgari ücret düzeyinde maaş bağlanması gerektiğine karar verdim. daha fazlasını kazanmak ve harcamak isteyenler ise elbette bir iş bulup çalışabilir, demokrağsi var. yurdumuzun 3 tarafı demokrasilerle çevrilidir. neden bunu düşündüğümü de açıklayayım: altta yatan etken şudur ki; çalışmak istemiyorum. hayatımın herhangi bir döneminde çalışmak istemedim. şu anda en çok olmak istediğim yerde en çok yapmak istediğim işi yapıyor olmama rağmen neticede iş iştir arkadaş, bunun adı mesai.
ve ne oluyor? kadınlar ve erkekler aynı anda işten çıkıp eve gidiyor.
peki sonra?
sonra kadının ev mesaisi başlıyor. bu nedemek biliyor musunuz? ev kadınının yapa yapa bitiremediği ve her gün çok yorulmasına sebep olan "ev işi" başlıyor. evin temizlenmesi lazım. e aç oturacak değiliz, yemek de yapılacak. haftada en iyi ihtimalle bir gün de çamaşır yıkanır ve ütü çıkar. şöyle kabaca bir hesapla 1 gün temizlik, 1 gün ütü ve her gün yemek yaparsanız ve bunu her hafta tekrar ederseniz aslında 2 işte çalışmış, 1 işten maaş almış ve her akşam işiniz (6da çıktığınızı var sayarsak) 20:00 - 20:30 sularında biterse (bulaşık faslını atlamayalım) bu demek oluyor ki kadınlar haftada 5 gün 12 saat, Cumartesi günleri de çalışıyorlar ise (hadi onu yarım gün diyelim) haftada toplam 65 ila 70 saat arasında çalışmış oluyorlar. eğer ev işine çalışmak demiyorsanız güdümlü anne terliği geliyor.. bu durumda eğer evde oturan kadına maaş bağlanmıyorsa 20 - 25 saatlik bir fazla mesai ücreti alınması gerekiyor. peki bu fazla mesai ücretini kimden talep edeceğiz?
sistem şu şekilde: evde oturan kadına en az asgari ücret bağlanacak (aslında 1000TL net uygundur). evde oturmak istemeyip çalışan kadına hiç bir şey bağlanmayacak (götü kaşınmış onun çünkü). eğer evde oturan kadına asgari ücret bağlanmayacaksa haftada 25 saat fazla mesai ücreti, almakta olduğu maaşın saat hesabına göre bulunması ile o saatin 2 katı olarak ödenecek. kim ödeyecek? devlet ödesin bence. ödesin evet.
yalnız burada içinden çıkamadığım bir kaç sorunla karşılaştım.
1. yalnız yaşayan erkekler bu duruma itiraz edecek ve aynı işleri kendilerinin de yapmak zorunda kaldıklarını haklarının yendiğini söyleyecekler.
2. Evde oturduğu için asgari ücret ya da daha güzeli 1000TL almakta olan kadının kocası işi bırakıp götünü yayacak ve o para bize yeter diyecek.
Esasen 2. maddenin de çözümü kolay; evlenen kadınlardan bu istihkak kesilecek.
Bu şekilde hem boşanmaların önüne geçilebilir (boşanmalardaki artışta kadının ekonomik gücünü elde etmiş olmasının ciddi bir etken olduğu isviçreli bilim adamları tarafından mutlaka tespit edilmiştir..) hem haksız kazanç sağlanması engellenir (karı koca bütün gün yatarak devletin sırtından para kazanmaz), hem de az çocuk yaparlar işte ne güzel, hem de erkekler karılarına baksınlar, herkes rolüne dönsün ve ayrıca yine günümüzde olduğu gibi devletten aldığı evde oturma parası kesilen kadın isterse çalışabilir neden olmasın. önemli olan hedeflerini iyi belirlemek.
Tabi tüm bu programı uydurmuş olmamın sebebi tamamen kendimim, yoksa dünya genelinde "kadınların sosyolojik konumu ve sorunları" filan hiç bi yerimde olduğundan değil. gündüz güneşlenip denize girmek, akşam mangal yapıp rakı içmek, ertesi gün de dizi izleyip canım istediğinde temizlik, ütü vs gibi işlerle uğraşmak yıllardır idealim.
buradan devlet büyüklerine sesleniyorum, maaş bağlayın lan bana.
28 Haziran 2011 Salı
gündelik hayat tespitleri..
- olur mu hiç 3 kulak dön de aynaya bak
- oğlum allah belamı versin gördüm diyorum!
as a result: halüsinatiflerden uzak durunuz.
bir iş yerindeki cicim ayı süreniz o iş yerinde kısa zamandır çalışan insan sayısı ile doğru orantılıdır.
kısa zamandır çalışan insanlar;
- daha az şikayet eder çünkü henüz daha az şikayet edilecek şey vardır
- daha az şikayet eder çünkü henüz sıkılmamıştır
- daha az şikayet eder çünkü diğerlerinin kendisini ispiyon etmesinden tırsar
ve buna bağlı olarak siz de daha az olumsuzluk ile yüzyüze gelirsiniz çünkü yukarıdaki 3 madde sizin için de geçerlidir.
- oğlum allah belamı versin gördüm diyorum!
as a result: halüsinatiflerden uzak durunuz.
bir iş yerindeki cicim ayı süreniz o iş yerinde kısa zamandır çalışan insan sayısı ile doğru orantılıdır.
kısa zamandır çalışan insanlar;
- daha az şikayet eder çünkü henüz daha az şikayet edilecek şey vardır
- daha az şikayet eder çünkü henüz sıkılmamıştır
- daha az şikayet eder çünkü diğerlerinin kendisini ispiyon etmesinden tırsar
ve buna bağlı olarak siz de daha az olumsuzluk ile yüzyüze gelirsiniz çünkü yukarıdaki 3 madde sizin için de geçerlidir.
22 Haziran 2011 Çarşamba
Hot
Dear God,
Hava çok sıcak.
Eminim bundan haberin vardır nitekim cehennem alevi gibi motorla giderken bile suratıma üfüren sıcak dalgasının sebebi sensin. Kurban olayım Balkanlardan yurduma gelen soğuk hava dalgalarına diyecek kıvama gelmem de 2 gün sürdü biliyorum. Yani ne istediğimiz hiç belli değil, bunu da soğuktan ve yağmurdan şikayet ederken biliyordum zaten. Bugün hava 44 derece, azıcık insaf et. Amin.
Harareti alır diye çay içirdiler öğlen bana, ağzımdan çıkan nefes ile kendimi ejderha gibi hissettim. Onların yaşamına konuk oldum diyeyim. Dışarısı yanıyor, içerisi yanıyor. Ama bilim insanoğlunun kurtuluşudur. Niye? Çünkü ofiste klima var. Gerçi omzumun sol tarafı (soldan yiyorum klimayı) artık ağrı eşiğini filan kırıp geçti, eşik yok. Ona da çözüm var, şal aldım. Böylece ne oldu? Sol omzum ılık kalırken diğer yerlerim soğuk. Ancak bunun da şöyle bir sakıncası var, her sigara içmeye çıkışımda kendimi daha bir devesini kaybetmiş bedevi gibi hissediyorum.
Ayrıca 15 metre aşağıda deniz var ama bana faydası olmayan bir kilisenin görkemi, bir papazın efendiliği ile uzanıyor orada çünkü ben işteyim, işteyken denize girmek yasak. Böyle bişey söyleyen olmadı tabi ama soran da olmadı.
Hmm başka.. Şikayet etmiyorum lütfen yanlış anlaşılmasın. Ya Ankara'da olsaydım diyerek sol omzumu ovuyorum, geçiyor bak ne ağrı ne sızı..
Kedi deli gibi bişey. Sanırım deli. Çok güzel gözleri ve ağzı var yoksa hiç çekilmez.
Bir daha hararet falan dinlemem, çay da içmem. O değil de bir kere daha yaşlandık geyiklerine kendimi maruz bırakıcam çünkü bundan beter sıcakta sek absolute dikiyorduk kafaya Kemer kumsalında, daha 2 sene filan oldu sanırım, o bünye nerede kardeşim? Baygınlık geçirdim dün, tuzlu ayran içtim, o derece. Yine 2 sene filan evveldi herhalde "sahile kül silktiğim günlerin serin taşaklarını özlüyorum" yazmıştım, sahil var, kül var, serin yok.
(taşak var mı diye sorma ağzına çarparım terbiyesiz)
(çok merak ediyorsan, kedi erkek)
İş yokken çalışmak kadar sıkıcı bir şey yok herhalde. Hani iş varken çalışmak dünyanın en güzel şeyi olduğundan demiyorum ama çok saçma. İş yoksa ben neden burda oturuyorum? Varken gelsem? Saatime para sayıyor tabi adam ama sıkıntıdan naapıcamı şaşırdım. Dizi izlemek istiyorum (Game of Thrones'a başladım dün, sanırım çok mutlu edecek beni) izleyemiyorum, oyun oynamak istiyorum (Need for Speed Most Wanted aldım yeni) vakit yok oynayamıyorum, hayat zor.
Saat 3'e geliyor, 6 olunca bikinimi giyeyim denize gireyim bari (Buraya tecavüzcü türk filmi aktörlerinden herhangi birinin gülüşünü ekleyebilirsiniz)
Can sıkıcı şeyler de var tabi hayatta.
Mesela?
Mesela bu dost - arkadaş denen şeyin code - decode olayı beni çok yordu be günlük. Hiç olmadı yani, oturmadı bi türlü, bu saatten sonra da zor artık tabi. Yansıttığın şey ile aldığın görüntü imkanı yok birbirini tutmuyor, burda bi hata yaptım, nerde bi hata yaptım, aslında bi hata falan yok, her şey olması gerektiği gibi, bir zamanlar bir adam demişti ya "sağcı solcu falan yoktur, çıkar vardır" diye, onun gibi, daha fazla buna kafa gönül patlatmak istemiyorum, olan oldu, daha doğrusu olmayan olmadı, en doğrusunu onları örnek alarak yapmalıydım. nedir? "erkek arkadaşı olmayan kıza, kız arkadaş denir". Erkek arkadaşı olunca ne denir? Bulursanız dersiniz bişey hahahaha
İşte öyle bir şey..
Hava çok sıcak.
Eminim bundan haberin vardır nitekim cehennem alevi gibi motorla giderken bile suratıma üfüren sıcak dalgasının sebebi sensin. Kurban olayım Balkanlardan yurduma gelen soğuk hava dalgalarına diyecek kıvama gelmem de 2 gün sürdü biliyorum. Yani ne istediğimiz hiç belli değil, bunu da soğuktan ve yağmurdan şikayet ederken biliyordum zaten. Bugün hava 44 derece, azıcık insaf et. Amin.
Harareti alır diye çay içirdiler öğlen bana, ağzımdan çıkan nefes ile kendimi ejderha gibi hissettim. Onların yaşamına konuk oldum diyeyim. Dışarısı yanıyor, içerisi yanıyor. Ama bilim insanoğlunun kurtuluşudur. Niye? Çünkü ofiste klima var. Gerçi omzumun sol tarafı (soldan yiyorum klimayı) artık ağrı eşiğini filan kırıp geçti, eşik yok. Ona da çözüm var, şal aldım. Böylece ne oldu? Sol omzum ılık kalırken diğer yerlerim soğuk. Ancak bunun da şöyle bir sakıncası var, her sigara içmeye çıkışımda kendimi daha bir devesini kaybetmiş bedevi gibi hissediyorum.
Ayrıca 15 metre aşağıda deniz var ama bana faydası olmayan bir kilisenin görkemi, bir papazın efendiliği ile uzanıyor orada çünkü ben işteyim, işteyken denize girmek yasak. Böyle bişey söyleyen olmadı tabi ama soran da olmadı.
Hmm başka.. Şikayet etmiyorum lütfen yanlış anlaşılmasın. Ya Ankara'da olsaydım diyerek sol omzumu ovuyorum, geçiyor bak ne ağrı ne sızı..
Kedi deli gibi bişey. Sanırım deli. Çok güzel gözleri ve ağzı var yoksa hiç çekilmez.
Bir daha hararet falan dinlemem, çay da içmem. O değil de bir kere daha yaşlandık geyiklerine kendimi maruz bırakıcam çünkü bundan beter sıcakta sek absolute dikiyorduk kafaya Kemer kumsalında, daha 2 sene filan oldu sanırım, o bünye nerede kardeşim? Baygınlık geçirdim dün, tuzlu ayran içtim, o derece. Yine 2 sene filan evveldi herhalde "sahile kül silktiğim günlerin serin taşaklarını özlüyorum" yazmıştım, sahil var, kül var, serin yok.
(taşak var mı diye sorma ağzına çarparım terbiyesiz)
(çok merak ediyorsan, kedi erkek)
İş yokken çalışmak kadar sıkıcı bir şey yok herhalde. Hani iş varken çalışmak dünyanın en güzel şeyi olduğundan demiyorum ama çok saçma. İş yoksa ben neden burda oturuyorum? Varken gelsem? Saatime para sayıyor tabi adam ama sıkıntıdan naapıcamı şaşırdım. Dizi izlemek istiyorum (Game of Thrones'a başladım dün, sanırım çok mutlu edecek beni) izleyemiyorum, oyun oynamak istiyorum (Need for Speed Most Wanted aldım yeni) vakit yok oynayamıyorum, hayat zor.
Saat 3'e geliyor, 6 olunca bikinimi giyeyim denize gireyim bari (Buraya tecavüzcü türk filmi aktörlerinden herhangi birinin gülüşünü ekleyebilirsiniz)
Can sıkıcı şeyler de var tabi hayatta.
Mesela?
Mesela bu dost - arkadaş denen şeyin code - decode olayı beni çok yordu be günlük. Hiç olmadı yani, oturmadı bi türlü, bu saatten sonra da zor artık tabi. Yansıttığın şey ile aldığın görüntü imkanı yok birbirini tutmuyor, burda bi hata yaptım, nerde bi hata yaptım, aslında bi hata falan yok, her şey olması gerektiği gibi, bir zamanlar bir adam demişti ya "sağcı solcu falan yoktur, çıkar vardır" diye, onun gibi, daha fazla buna kafa gönül patlatmak istemiyorum, olan oldu, daha doğrusu olmayan olmadı, en doğrusunu onları örnek alarak yapmalıydım. nedir? "erkek arkadaşı olmayan kıza, kız arkadaş denir". Erkek arkadaşı olunca ne denir? Bulursanız dersiniz bişey hahahaha
İşte öyle bir şey..
14 Haziran 2011 Salı
Cahil Deliler
Aslında bir anlatmaya başlasam neler söyleyeceğim..
Belki de hiç bir şey söylemem ondan anlatmaya başlamıyorum.
Ne anlatayım? Anlatılınca eksik değil mi hep? Tamamlamak için yazmadın mı? Peki tamamlandı mı?
Nedir benim bu yarımla tamla alıp veremediğim. Yarım da aslında kendisinin tamı değil mi?
Ay güneş filan çarptı sanıyorum beni..
Çıplak ayak marina'da geziyorum altımda kısa şalvarımsı bişey var tiril tiril dedikleri cinsten, hava baya sıcak, bunu seviyorum, kendi kendime bin beşyüzüncü kez "şapka almam lazım" dedim. Lazım ama hakkaten yalan değil. Birazdan tekne teslimine çıkıcaz, güzel bir tekne ile yelken yapılacak, işim bu..
Dün bir Ferzan Özpetek filminde mutfakta yemek hazırladığımı sandım, belki de öyledir, bilemeyiz ki. Deliler gibi yağmur yağarken bir yandan açan güneş, toprak kokusu, pembe begonvil - kırmızı zakkum, ne diyeyim bilmiyorum, ne desem boş, teşekkür ederim.
Ofiste kağıt kırpma makinası çılgınlığı mevcut. anlamıyorum. rahatlattığını iddia ediyorlar, beni tatmin etmiyor. bütün işi makina yapıyor zaten sen nasıl rahatlıyorsun kardeşim? Millet neredeyse fişlerini biriktirip getirip makinada tırttırıyor, neden ama neden?
Bir de Sin The Cat eklendi aramıza, bir o eksikmiş gerçekten, böylece bir eksiğimizden daha layığıyla kurtulduk.
Bunun dışında esnafa borç taktım. Ama esnaf kendine zorla borç taktırdı desek daha doğru. Burda işler biraz tuhaf. Nasıl böyle hala anlamadım. Yani alışverişi yapıyorsun, kredi kartını uzatıyorsun, "önemli değil sonra getir" diyorlar. En fazla bir cep numarası bırakılıyor. İyi güzel de sen beni bir daha nerden bulacaksın? Ya o numara benim değilse? Ya o numara yoksa bile? Bu güven nerden geliyor anlamadım ki kardeşim.. Neyse bende ödeyebildiklerimi ödedim, ödeyemediklerimi de bir gün ödicem, söz.
Telefonum da çalındı zaten. Kamyonu indirip evi taşımaya gelen hayvanheriflerin çaldığından nerdeyse eminim. Ama benim nerdeyse eminliğim adalet önünde elbette bir fayda sağlamıyor.
Güzel müzikler, güzel havalar, neşeli günler, güler yüzler, deniz, yosun kokusu, balık pişirdim akşam çok güzel oldu, güzel de filmler almışım onları da izledim bir sürü, iyiyim demiş miydim? Dememe gerek var mı?
beni çok iyi tanıdığını zanneden bir takım oropu çocuklarının "ne zamana kadar?" dediğini duyar gibiyim, bunu suratıma doğru soranlar da var, belki de geçer, belki de mutlu olmam sonra, ama bunu ben mutluyken düşünebilen o gruba "ananızın amına kadar" demek isterim. dedim.
Şimdi gitmem lazım.
Belki de hiç bir şey söylemem ondan anlatmaya başlamıyorum.
Ne anlatayım? Anlatılınca eksik değil mi hep? Tamamlamak için yazmadın mı? Peki tamamlandı mı?
Nedir benim bu yarımla tamla alıp veremediğim. Yarım da aslında kendisinin tamı değil mi?
Ay güneş filan çarptı sanıyorum beni..
Çıplak ayak marina'da geziyorum altımda kısa şalvarımsı bişey var tiril tiril dedikleri cinsten, hava baya sıcak, bunu seviyorum, kendi kendime bin beşyüzüncü kez "şapka almam lazım" dedim. Lazım ama hakkaten yalan değil. Birazdan tekne teslimine çıkıcaz, güzel bir tekne ile yelken yapılacak, işim bu..
Dün bir Ferzan Özpetek filminde mutfakta yemek hazırladığımı sandım, belki de öyledir, bilemeyiz ki. Deliler gibi yağmur yağarken bir yandan açan güneş, toprak kokusu, pembe begonvil - kırmızı zakkum, ne diyeyim bilmiyorum, ne desem boş, teşekkür ederim.
Ofiste kağıt kırpma makinası çılgınlığı mevcut. anlamıyorum. rahatlattığını iddia ediyorlar, beni tatmin etmiyor. bütün işi makina yapıyor zaten sen nasıl rahatlıyorsun kardeşim? Millet neredeyse fişlerini biriktirip getirip makinada tırttırıyor, neden ama neden?
Bir de Sin The Cat eklendi aramıza, bir o eksikmiş gerçekten, böylece bir eksiğimizden daha layığıyla kurtulduk.
Bunun dışında esnafa borç taktım. Ama esnaf kendine zorla borç taktırdı desek daha doğru. Burda işler biraz tuhaf. Nasıl böyle hala anlamadım. Yani alışverişi yapıyorsun, kredi kartını uzatıyorsun, "önemli değil sonra getir" diyorlar. En fazla bir cep numarası bırakılıyor. İyi güzel de sen beni bir daha nerden bulacaksın? Ya o numara benim değilse? Ya o numara yoksa bile? Bu güven nerden geliyor anlamadım ki kardeşim.. Neyse bende ödeyebildiklerimi ödedim, ödeyemediklerimi de bir gün ödicem, söz.
Telefonum da çalındı zaten. Kamyonu indirip evi taşımaya gelen hayvanheriflerin çaldığından nerdeyse eminim. Ama benim nerdeyse eminliğim adalet önünde elbette bir fayda sağlamıyor.
Güzel müzikler, güzel havalar, neşeli günler, güler yüzler, deniz, yosun kokusu, balık pişirdim akşam çok güzel oldu, güzel de filmler almışım onları da izledim bir sürü, iyiyim demiş miydim? Dememe gerek var mı?
beni çok iyi tanıdığını zanneden bir takım oropu çocuklarının "ne zamana kadar?" dediğini duyar gibiyim, bunu suratıma doğru soranlar da var, belki de geçer, belki de mutlu olmam sonra, ama bunu ben mutluyken düşünebilen o gruba "ananızın amına kadar" demek isterim. dedim.
Şimdi gitmem lazım.
go go go
"anasini siken olan" sözcüklerini google'a yazmak suretiyle blog'uma ulaşan okur,
git burdan.
git burdan.
8 Haziran 2011 Çarşamba
bu kafayla gidersen askere..
- her şey normal mi?
- her şey normal
- işte bu çok anormal
- bir şeyin normal olmayabileceğine dair inancımı kaybettim. her şey sonunda normal.
- her şey normal
- işte bu çok anormal
- bir şeyin normal olmayabileceğine dair inancımı kaybettim. her şey sonunda normal.
7 Haziran 2011 Salı
külü kalır geriye..
üzülme diyebilmek istiyorum sana. üzülme, geçecek. ama o geçmiş olanların izlerini oramızda buramızda öyle uzun zamandır taşıyoruz ki, içim çizik dışım çizik kalakaldım işte en sonunda tek bir çizik olarak. bir tarafı diğer taraftan ayıran bir şey olması fikrini seviyordum önceden şimdi biliyorum ki aslında değil, aslında bir A4 beyazının üzerinde başı ucu hiç bir yere varmayan bir çizik sadece. bir silgi hamlesine bakarız gibi de geliyor da, o çizgi o beyazın üzerinde kendisini ne sanıyorsa artık.. yine de üzülme diyebilmek istiyorum ama bitmiyor. üstelik görebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla kimse için bitmiyor. oldu dediğin ne varsa bir sonu var, ya olduğunda yiyeceksin ya yere düşmesini izleyeceksin ya da dalında çürüyecek. çünkü son diye bir şey var elbette inanmak istemesek de. sonraki bölümlerin nasıl geçeceği sonunun genellikle aynı şekilde geleceği gerçeğini de değiştirmiyor. bu hikayenin başı ve ortası farklı evet, hikayeleri birbirinden ayıran da bu ama sonu hep aynı. biriktirdiğin hayalkırıklıklarından yapılmış 30 yıllık kalen seni şimdi gözyaşı dökmekten ya da sabah şişmiş bir lastik gibi kalkmaktan alıkoyuyor onun yerine için çekilmiş gibi kalkıyorsun işte. acı bile artık yalnız "bu da geçecek" mırıltısı ile geliyor. ve bir takım çoktan unutulmuş görüntüler.. bu daha mı iyi? bu daha kötü.
hala insan kalabilmiş olduğun için bir yandan mutluyken diğer yandan bunu hemen geçirebilecek kadar çok şey yaşamış olmaktan bıkkın..
demekki böyle oluyor, böyle olması gerekiyor.
belki daha uzun bir süre, artık hikayeye başlayamayana kadar da böyle olacak.
yine de biliyorsun, çok üzgünüm.
hala insan kalabilmiş olduğun için bir yandan mutluyken diğer yandan bunu hemen geçirebilecek kadar çok şey yaşamış olmaktan bıkkın..
demekki böyle oluyor, böyle olması gerekiyor.
belki daha uzun bir süre, artık hikayeye başlayamayana kadar da böyle olacak.
yine de biliyorsun, çok üzgünüm.
Marmaris'e taşınmak..
"Search for yourself, by yourself. Do not allow others to make your path for you. It is your road, and yours alone. Others may walk it with you, but no one can walk it for you."
4 Haziran 2011 Cumartesi
AFTER EVERY PARTY I DIE
Şarkının şu an başlık olarak kullanılmış kısmı kulağımda çınlıyor. Çınlamakla kalmıyor bir takım kristalleri de yerinden oynatıyor herhalde ki yer ayaklarımın altında sallanıyor, başım dönüyor adını verdiğimiz o tuhaf hissi yaşıyorum ve bundan zevk alıyor olmam da ayrıca şahane. ve fakat niye? bana göre bunca az içki ile, sadece uykusuzluğun katkısıyla böyle sütten kesilmiş inek gibi kalmamın sebebi nedir?
hava sıcak.
hah.. en azından bundan bahsedebilirim. şimdi hepiniz yakınmaya devam edin "çok yaamur yaaaayoooo" diye, bugün ofise girince klimanın esintisi yüzüme vurdu ve öyle bir "allah" dedim ki arkadaşlara açıklama yapmak zorunda kaldım: işte cennet de cehennem de bu dünyada dedikleri bu. cehennem bu kapının ardında ve klimalı ortama girince napıyoruz? derhal imana geliyoruz. bunları unutmamak lazım. ayrıca o cehennem sıcağını tüm gün alkollü beynime yemiş olmamın da faydası ile beyin hücrelerimin %73ünü kaybettiğimi beyan ettim. Nasıl mı hesapladım? "73" gibi bir rakam olması sizin için bu istatistiği yeterince inanılır kılmadı mı? Bence kıldı.
Eski sevgilimi yeni bir sevgili bulacak gibi olduğumda derhal çok özlüyorum. Gayet psikopatça buluyorum bu tavrımı. Normalde psikopat olan o olduğundan kendisinden deliler gibi kaçıyorum ama ne zaman biri beni sevebilecek gibi hamle yapsa yahut benim biraz ilgimi çeker gibi olsa (az derken gerçekten az'dan bahsediyorum..) derhal onu özlemeye başlıyorum. Hem de ne özlemek. Ha napıyorum özleyince hiç bir şey. Peki bu ne kadar zor biliyor musunuz? Yani mesela onun işi çok kolay, o özlüyor ve bana ulaşamıyor hiç bir şekilde çünkü nerde olduğumu, telefonumu falan bilmiyor, ancak mail atabiliyor bana. Ama benim elimin altında her şey, telefonu, adresi, istesem görmem 5 dakikamı almaz, istiyorum, göremiyorum. Dedim ya işim gerçekten çok zor. Tabi bunda manyak olmamın payı büyük ama ben de kendimi bu şekilde kabullendim artık. Kendimle idare etmeye ve kendimi idare etmeye çalışıyorum, olduğu kadar..Evet durum böyle, hava sıcak, ben bugün çok çalıştım, dün gece 2 saat uyudum, tekila ve biranın kafası birbirine yakışıyor ama baş ağrısı hiç hoş değil, sevmiyorum evet.
Buarada, ağustos böceği mi dersiniz cırcır böceğimi bilmem ama sonunda manyak gibi bağırmaya başladılar ve buradan da yaz geldi tespitini yapabiliyoruz derhal, çok iyi.
hava sıcak.
hah.. en azından bundan bahsedebilirim. şimdi hepiniz yakınmaya devam edin "çok yaamur yaaaayoooo" diye, bugün ofise girince klimanın esintisi yüzüme vurdu ve öyle bir "allah" dedim ki arkadaşlara açıklama yapmak zorunda kaldım: işte cennet de cehennem de bu dünyada dedikleri bu. cehennem bu kapının ardında ve klimalı ortama girince napıyoruz? derhal imana geliyoruz. bunları unutmamak lazım. ayrıca o cehennem sıcağını tüm gün alkollü beynime yemiş olmamın da faydası ile beyin hücrelerimin %73ünü kaybettiğimi beyan ettim. Nasıl mı hesapladım? "73" gibi bir rakam olması sizin için bu istatistiği yeterince inanılır kılmadı mı? Bence kıldı.
Eski sevgilimi yeni bir sevgili bulacak gibi olduğumda derhal çok özlüyorum. Gayet psikopatça buluyorum bu tavrımı. Normalde psikopat olan o olduğundan kendisinden deliler gibi kaçıyorum ama ne zaman biri beni sevebilecek gibi hamle yapsa yahut benim biraz ilgimi çeker gibi olsa (az derken gerçekten az'dan bahsediyorum..) derhal onu özlemeye başlıyorum. Hem de ne özlemek. Ha napıyorum özleyince hiç bir şey. Peki bu ne kadar zor biliyor musunuz? Yani mesela onun işi çok kolay, o özlüyor ve bana ulaşamıyor hiç bir şekilde çünkü nerde olduğumu, telefonumu falan bilmiyor, ancak mail atabiliyor bana. Ama benim elimin altında her şey, telefonu, adresi, istesem görmem 5 dakikamı almaz, istiyorum, göremiyorum. Dedim ya işim gerçekten çok zor. Tabi bunda manyak olmamın payı büyük ama ben de kendimi bu şekilde kabullendim artık. Kendimle idare etmeye ve kendimi idare etmeye çalışıyorum, olduğu kadar..Evet durum böyle, hava sıcak, ben bugün çok çalıştım, dün gece 2 saat uyudum, tekila ve biranın kafası birbirine yakışıyor ama baş ağrısı hiç hoş değil, sevmiyorum evet.
Buarada, ağustos böceği mi dersiniz cırcır böceğimi bilmem ama sonunda manyak gibi bağırmaya başladılar ve buradan da yaz geldi tespitini yapabiliyoruz derhal, çok iyi.
2 Haziran 2011 Perşembe
biri bana gelsin, sen de kimsin?
Havaların bir türlü ısınamadığından, küresel ısınmanın gerçekleşmek bilmediğinden, tropikal iklime geçtiğimizden, sürekli yağmur yağdığından, bunun ne biçim hava olduğundan bahsetmeyen, yazmayan, konuşmayan kaldı mı? Her gün aynı şeyleri duymaktan hava haricinde bıkmayan kaldı mı peki?
Peki benim gibi bunca yıl sonra becerip Marmaris'e taşınmış olsanız ve Haziran 2 itibariyle hala denize girememiş ve gün aşırı şimşeğe maruz kalsanız ne bok yiyeceksiniz? Beterin beteri var.. Ankara zaten boktan bir yerdi, yağmur yağıyor diye sızlanmanın ne manası var ki?
Peki benim gibi bunca yıl sonra becerip Marmaris'e taşınmış olsanız ve Haziran 2 itibariyle hala denize girememiş ve gün aşırı şimşeğe maruz kalsanız ne bok yiyeceksiniz? Beterin beteri var.. Ankara zaten boktan bir yerdi, yağmur yağıyor diye sızlanmanın ne manası var ki?
28 Mayıs 2011 Cumartesi
19 Mayıs 2011 Perşembe
18 Mayıs 2011 Çarşamba
monotonluk maratonu
Onu tanı içine düşünce koştur diyor. koştur. peki ne tarafa? peki ne kadar koşturduktan sonra?
monotonluk maratonuymuş..koştur koştur bitmiyormuş.
ozaman dur.
belki de esas söylenmesi gereken budur: dur.
dur.
monotonluk maratonuymuş..koştur koştur bitmiyormuş.
ozaman dur.
belki de esas söylenmesi gereken budur: dur.
dur.
11 Mayıs 2011 Çarşamba
oldu galiba..
Sabah bisikletle işe giderken içerisinden geçtiğim orman sebebiyle her defasında henüz uyanmadım sanıyorum.
Aslına bakarsan tam olarak uyandım.
Doğru zaman ve doğru yer diye bir şey varmış.
İşte bu sebepledir ki yazamıyorum, tarifi imkansız hisler içerisindeyim. Platonik aşkına rastlayınca kekeş olan bebeler gibiyim :)
Aslına bakarsan tam olarak uyandım.
Doğru zaman ve doğru yer diye bir şey varmış.
İşte bu sebepledir ki yazamıyorum, tarifi imkansız hisler içerisindeyim. Platonik aşkına rastlayınca kekeş olan bebeler gibiyim :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

