21 Haziran 2010 Pazartesi

fiko bunu oku..

bir en son seninle çekilen fotoğraflarıma bakıyorum, 2 sene olacak nerdeyse..
bir ondan sonra çekilen fotoğraflarıma bakıyorum, geçen 1.5 sene içerisinde..
büyümüş müyüm, yaşlanmış mıyım, çökmüş müyüm ne olmuş bilmiyorum ama bir şey olmuş, o kesin..
gözümdeki ışıltı, saçımdaki parıltı, yüzümdeki ifade.. 
bir şeyler olmuş bana.
bir şeyler oldu, hemen senden sonra. 
böyle arabeske bağlayıp, "sen gidince ben cama çöktüm, yağmura baktım, ak düştü saçlarıma dert girdi yıllarıma" yapmak istemiyorum ama harbiden canım çok sıkıldı fiko, baya bildiğin yaşlanmışım şu kadar zamanda. 
zaten bildiğin üzere yaşlanmak konusunda fena halde takıntı sahibiydim, hatta sana "yaşlanmadan ölmem lazım" dediğimde, ellerini arkana bağlayıp, vücudunu hafifçe öne eğip, dedeler gibi yürüyerek gülerdin.. 
sigarayı az iç dediğim zamansa nasolsa genç ölücez derdin..
beklenti bu şekildeydi sanki, hızlı yaşayıp genç ölmek.. 
sonra her şey birden yavaşladı, 
aniden..
sonra ben yavaş yaşayıp geç ölecek gibi oldum ama kısa sürede yaşlanıverdim, kendime baktım uyuz oldum..sense durdun, artık hiç yaşlanmıyorsun..

geçer mi peki bana söylesene?
genç olabilir miyim yeniden?
hala küçük gösterdiğimi söyledikleri için sevinemiyorum.
şimdi 29 oldum, 25 gösteriyorsun diyorlar ama 25ken 19 sanıyorlardı.. bu böyle mi devam ediyor?
"yaşlılığın en trajik yanı diyor" oscar wilde "vücut yaşlanırken ruhun genç kalmasıdır", bunun ne kadar doğru olduğunu şimdilerde çok iyi anlıyorum.
bir gün "eğlenecek mecalim yok" ya da "bizden geçti" lafının benim ağzımdan çıkacağına inanır mıydın?
"16 yaşındaki ingiliz piçleri gibisin" dediğin s.'nin son halini görsen şaşırırdın, eminim..

yine de fotoğraflarımıza bakmak bana iyi geliyor, uzun zamandır hissetmediğim bir şeyleri hatırlatıyor bana, üzerine yapışan yüzlerce kelebek, başının üzerinden geçen binlerce renkli balon, metrelerce yüksekten hiç korkmadan aşağı düşmek ya da kilometrelerce yukarı zıplamak gibi.. hava ile ilişkili, uçan, kaçıcı, silinebilen bir hissi..aşk gibi bir hissi hatırlatıyor.. aşk gibi ya da ta kendisini.

kulaklıklarımı taktım, burası benim iş yerim, ben senin bildiğin s., başka bir yüzüm var, biraz eskimiş, yıpranma payı diyelim, hızlı yaşamayı becerip genç ölmekten sınıfta kalmak..kulaklıklarımı taktım, beyaz bir bilgisayarım ve beyaz kulaklıklarım, güzel bir ofisim var, hava çok sıcak, senin cennetin şu an cehennem gibi yanıyor, denizinde sen olmayan bir cehennem gibi, üzerinde çığlık çığlığa eğlenen bir sen olmayan.. ankara her zamanki gibi içerisinden kaçmak isteyen bir s. ile yanıyor..yanıyoruz velhasıl, henüz haziran'ın ortasındayız..cuma geliyorum yanına, akşam üzeri toprağın kenarına oturup, çam gölgesinde seninle bir monolog daha kurmayı planlıyorum, uzundur yaptığım gibi.. bir kaç sigara içimi, yeni bir kaç çiçek belki, kuşlar için taze su, sana savrulacak yeni bir kaç hasret dolu küfür ile birlikte gelmeye hazırlanıyorum.. 

artık sana baktığımda ilk zamanlardaki kadar cayır cayır yanmıyor içim, daha sakin, daha özlemli, daha sindirmiş gibiyim. bu blog sayesinde kendimin ölüme alışma sürecini izledim, ilk başta canlıyken ölüyormuşsun gibi yaşadığın halden şu zamana kadar gelişimi izledim. değişmeyen bir tek şey var o da şu ki her o fotoğraflara baktığımda seni kadar çok sevdiğimi ve beraber ne kadar mutlu olduğumuzu düşünmem.. seninle mutlu olmayı özledim..


16 Haziran 2010 Çarşamba

dol-muş

dolmuşa biniyoruz, çok eğlenceli diye kendimizi kandırıyoruz.
sebebi belli bir ukalalık bu, hakkaten kendimi kandırmaya çalışıyorum,
müzik var, trafik yok diyorum. enteresan insanlar çıkıyor karşımıza, anlatırken gülüyorum.
"parayı uzatır mısınız lütfen" dediğim kadından, "lütfen diyince uzatmak mecburiyetinde kalıyorum" diye azar işitip gülüyorum.. 5 lira verip 6 lira para üstü alıp, gülüyorum..sonra m. para üzeri olarak 10 cent alıp geliyor, gülüyor.. aslında hiç güleceğimiz filan yok, baya ağlamak istiyoruz bu nefes almayı güçleştiren sıcakta, insan kalabalığında, kokusunda, olmak istemediğimiz yerlere gidip, yapmak istemediklerimizi yaparken aslında ağlayasımız geliyor. yağmurda bir seyyar çiçekçinin yanına sığındığını anlatırken ağlamaklı yüzüne bakıp gülüyorum..


başka hayaller peşindeyim elbette, çok yakınında, çok uzağında..
dolmuşlar, otobüsler, metrolar değil,
uçurtmalar, paraşütler, sürat motorları, yelkenliler..
bu kara parçaları değil, su altı sesleri,
bu geceler değil, güzel karanlıklar,
bu sokaklar değil,başka kaldırımlar peşindeyim..
bir hayalin peşindeyim,
gidenlerin dengini bulabileceğim,
dengemi bulabileceğim,
kendimi bulabileceğim başka hayaller peşindeyim,
uçurtmalar, paraşütler, sürat motorları, yelkenliler,
denizler, maviler, maviler peşinde..

2 Haziran 2010 Çarşamba

sometimes "its that cold"

çok yorgunum. yazasım da yok aslında ama yazmam lazım sanki..
annemin bir lafı var "kör gözün parmağı, gelir beni bulur" diye, belki öyle.
belki değil.
belki başka bir şey;
sıyıran kader,
allahın sopası
veyahut kem gözlere denk gelemeyen şiş..
bir "buna şükür" deme mecburiyeti,
mecburiyetin sebebi "bu" ile karşılaşıp karşılaşıp çekirgenin bir kere daha sekebilme ihtimalini sevmek.
nereye kadar hiç bilmeden, üçün beşin hesabını yapmadan, bir çekirge olarak yaşamını sürdürmek.

bir kere daha, yıkıl da kalk ozaman,
bir kere daha ağlamaktan şişen gözlerine bakıp gözyaşı alerjisine gülümse,
kıpkırmızı ve yusyuvarlak bir burun ile ayı yavrusuna benzeyen yüzünü kimbilir kaçıncı kez terleyerek koşmak zorunda kaldığın adliye koridorlarında prosedürünü siktiğimin adaleti diye söverken çevir duvarlara,
akmasın diye gözyaşın dudak ısır,
şaşır başına gelenlere,
olmadık adamlara gelmeyecek sözler savur,
işini hallet bir kere daha yalnız ve yardımsız,
bir kere daha çık koridorlarından "mülkün temeli"nin..

hayatı boyunca buraları hiç görmeyen insanlar var oysa. hiç nezarete girmemiş, karakola gitmemiş, adliyede koşmamış, adli tıptan rapor almamış, büyük kazalar yapmamış, polis arabasına binmemiş, bitmek bilmeyen bir lanetin içerisinde "rus garılar beni içirdi içirdi arabamı çaldı horonzbu çocuğları çok mağdurum gomserim" diyen adama gülmemiş, sabahı neyle karşılaşacağını hiç bilmeden beklememiş insanlar var.
onlarda bende olmayan ne var?
peki bende onlarda olmayan ne var? ne boş sorular değil mi..

dedikleri gibi aklımın gelgitlerinden mi oluyor bu?
bir cezadır ki süresiz müebbet sanki hayat;
her nefeste koca bir taşı içine çeker gibi..
ümit etmekten bahsetmiştim, çok olmadı edeli, ümit sanki lanetin ta kendisi gibi.
aklımın gelgitleri mi?
gitti gelmez mi yoksa?

ne yapmam lazım..
"tam düzelmişti" diyor en sevdiğim adam.. "tam düzelmişti sinem, başına bu talihsizlik geldi".
bende onu diyorum.
sinem düzelmesine düzelecek de, ben düzelsem ne olacak?
gelip bana vururlar ozamanda..
ben içmesem, içeni beni arar,
ben dursam onlar vurur,
kaçsam kovalar,
kapıyı açarım otobüs çarpar,
eve giderken motor vurur,
ben dururum o gelir gene beni bulur.
sorunun gerçekten benim düzelmemle çözüleceğinden emin misiniz?
peki sizce ben emin olabilir miyim?

çok sıkılmayayım diyorum.
herkes gibi şeylerden bahsedeyim. herkes gibi olayım. herkes gibi bakayım, güleyim, rahat olayım, rahat..
moda hakkında bir blog tutayım, yeni alışveriş siteleri, güzel yemek tarifleri, henüz üç aylık olan bebeğimin bokunun şekli, kocamın sandalye arkasına astığı ceketleri en büyük sorunum olsun, en kötü günümüz böyle olsun.. 

olmuyor..

yazgı denen şeye inanmayan insanlara hayretle bakıyorum.
yazanında ellerinden öpüyorum.başıma gelenlerin "ednan bey"in başına gelenleri aşması itibariyle artık bu diziyi bir mutlu son ile bağlamasını rica ediyorum..

6 Mayıs 2010 Perşembe

do you remember?

bazı şarkılar var, o kadar eski bir zamana ait ki ne zamana ait olduklarını hatırlamıyorum, sadece ilk notasından itibaren eski gibi kokuyorlar..


bir de bazı kokular.. daha yanından geçerken eski bir şarkı gibi geliyorlar ..


bu hafızadan bağımsız hatırlamalar yoruyor insanı aslında. unuttuğun bütünün unutamadığın parçaları onlar. dolaba kaldırdığın puzzle'ların halıda unutulmuş parçaları. eline aldığında hangi puzzle olduğunu hatırlayamadığın bir parçanın o puzzle'ın neresine ait olduğunu bulmaya çalışmak gibi. ve tuhaf bir acı hissi var doktor bey, acı mı desem yanma mı bilemiyorum şimdi. beyin karnı tetikliyor, karın aklı..oysa unutmuştuk değil mi, unutmuştuk ve unuturken unuttuğumuzun farkına varmamıştık, zaten farkındalık unutmanın tabiatına ters, unutmak ise benim tabiatıma. florasını siktiğimin beyni unutmak konusunda bir tuhaf malesef.. 
unutmamıştır muhakkak o, masaüstünde kullanılmayan simgeler var demiştir bir noktada bir dürtü, "evet"e basıp geçmişizdir, onlar da bilmediğimiz bir klasörde saklanıyordur bir gün bir şarkı çalsın da hepsi yerinden çıksın diye. ne de güzel anlattım tasvirimi sikeyim, bilgisayar ağızlı bir insan oldum çıktım. yakında kendi kendime çift tıklamak suretiylebu sorunu da çözmeyi planlıyorum.


kendimi dünyevi menfaatlere adayalı baya uzun zaman oldu, dün akşam bunun hayalperestlikten kaynaklandığı kanaatine varmış bulunuyorum. kendime habire bir takım sebepler ya da bahaneler (ne demek isterseniz doktor bey) bulmadan yaşayamıyorum. yaşamak dediğim yaşamam konusunda diretilendir elbette, yaşamak istediklerim ise hayal, bende bu cümlenin gizli ibne öznesi oluyorum. yine de şu sıralar bulabildiğim yegane açıklama bu olduğundan bu fikre 2 el ve bir yürekle sarılıyorum, mecburum doktor bey eminim anlıyorsunuzdur nitekim size bu sıfatı bedavaya vermiyorlar onca sene asosyal olmak pahasına it gibi okuyorsunuz demekki siz de hayalperestsiniz, hayallerinizin ise en süslü noktasında "profesör" sıfatı yer alıyor olsa gerek, yalnız bilmem bilir misiniz bu sıfatı bir kokoreççi de taşıyor, çok da güzel kokoreç yapıyor. 
konuyu dağıttım, huyum da kurumadı gitti. ciddiyet beni bir noktada ışık hızı ile terk ediyor. ne diyordum? evet, hayaller.. o hayallere kavuşabilmenin yolunun bugün domalıp yarın doğrulmak olduğuna birileri beni inandırdı. bende hayal kurmadığım takdirde bu hayata dayanamayacağımın artık farkındayım. havuca doğru yürüyen eşşeği biliyorsunuzdur, hikayenin sonunda eşşek havuca varamadan ölür ama o kısım önemli değil, önemli olan yürümek. hem belki bir gün varırız değil mi?


aslında durum bu kadar kötü değil, en azından kendime makul bir limit koydum, önümüzdeki 6 sene içerisinde varmak istediğim yere varamazsam varmaya çalışmaktan vazgeçmeye kesin olarak karar verdim. kesin olarak karar verdiğim pek çok şeyi uygulayamamış olduğumun bende farkındayım ancak bunu kanun hükmünde kararname kabilinden hayatıma alıyorum. 


her şey benim istediğim gibi olsun istemesem çoktan varmış olurdum aslında oraya biliyorum, ama o zamanda mutlu olamazdım artık bunu da iyice anlıyorum. yani hem canım cennette olucak hem.. terbiyesizleşmeden duruyorum..


ve son olarak, beni benden iyi kandıracak bir eş bulabilirsem onunla derhal çiftleşmeyi planlıyorum. hatta üreyebilirim bile, o derece doktor bey, o derece kana kana kanasım var..katıla katıla gülerken katılıp kalmak gibi.. remember?

15 Nisan 2010 Perşembe

bir teselli ver

google'da arıyorum bir "teselli", 0.54 saniyede yaklaşık 697.000 sonuç buluyor.
bende bir anormallik var (herhalde diye tamamlamak isterdim elbette bu cümleyi ama ahlak anlayışım hala bir çoklarınınkinden iyi çalışıyor, 0.54 saniyede "hadi lan" diyor bana, akabinde "kesin mi?" diye düşünmeme fırsat kalmadan "siktir lan" diyor içimdeki ironik kaltak, ki kendisi beni hala ayakta tuttuğundan, ve bu vesile ile bir teselliyi google'ın asla bulamayacağı bir yerden buluyor olduğumdan, 697.000 sonuçtan daha verimli bir sonuca varabiliyorum, tatmin oluyorum evet, ironik kaltak bana yarım ağız gülmüyor, o benim adetim değildir, ben güldüm mü yarım ağız bir yana 32 diş gülerim, soran olursa "dişlerinin hepsi bu kadar mı" diye, yok yarısı da cebimde bile diyebilirim (20likleri çektirmiştim)


kahve yaptım, süt yoktu yine baileys kattım, bohemlere selam ederim, çukurcuma'da kafamda kovboy şapkası ile yürümem belki ama götümü temiz klozete koyarım, kahveyi baileys ile severim.


ancak söz hazır teselliden açılmışken, bir saçmalık var bu işte, "teselli nerede aranır" sorusunda bir saçmalık var. benim her şeyi olduğu gibi onu da ilk aradığım yer gerçekten google oldu ama sonra da düşünmeden edemedim (ki burada da yazın hayatımızda "I couldn't help but wonder" ile kanıksanan Carry'e selam ederim) teselli geçmişte mi aranır gelecekte mi? kişi de mi aranır teselli, içinde mi, bir yerde mi? aranır da bulunmasının ne faydası vardır mesela sadece bir tesellidir kendisi, azıcık içini rahatlatır. orhan gencebay kendisini mecnuna çeviren leylada arar bir teselli, kimisi "geçmişteki günlerde" bulur. umut fakirin ekmeğidir, teselli zengine de lazım mıdır mesela? teselli fakir işi midir? ben kahvesine baileys katarken teselliyi google'da arayan bir salak mıyımdır? 


çingeneler güzel yerine "mazın" diyorlar, mazın benim aklıma hep "hazin"i getiriyor, çirkini oynatıp güzeli ağlatmalarının bilinç altıma yerleşmesinden midir? bunun teselli ile hiç bir bağlantısı yok elbette, sadece aklıma geldiğindendir..


çok canım sıkılıyor. bilmem belli oluyor mu. okadar canım sıkılıyorki en eski alışkanlığım olan spontane saçmalama işime geri dönüyorum. okadar canım sıkılıyor ki bir teselli bulasım var, bulmak için geçmişe bakınca daha da özlüyorum, geleceğe bakınca ümitsizliğe kapılıyorum. kapılıyorum çünkü bu sene de bu karadayım, o denizde değil.. kombine uçak bileti alınca ekstra indirim uygulanmıyormuş uçaklarda, orada aramış olduğum teselliden de yalanmaktan sırılsıklam olmuş avuç içlerim ile dönüyorum. "çok paran olunca" ile başlayan cümlelerden, kaçmış olan bugüne bakarken, annem "ayakların yere bassın" diyor, ayaklarım yerle yeksan olmuş, benimse kendime kanat takasım var, kanat takamıyorsam kanatlı vasıtalar ile varmak istediğim yerlere doğru gidesim var, bunu kendimden başka kimseye anlatmak zorunda kalmayacağım bir zaman diliminde şuursuzca yaşayasım var, oysa "çok paran olunca" ile başlayan cümlelerin tamamlanması için ayaklarıma betonlar dökülmüş sanki, adımlarım ağırlaşıyor yaşım büyüdükçe, arkamda bir fotoğraf duruyor, profilim denizi yarıda kesmiş, ona sırtımı dönüyorum, bir teselli vermediğinden bana, kendime küfür ediyorum, kendi yazdığım şeyi hatırlıyorum, "salonun halısına düşen sigara külüne bakarken sahile kül silktiğim günlerin serin taşaklarını özlüyorum" diye, çok ayıp ediyorum biliyorum taşak maşak nası kelimeler bunlar ama içimdeki ironik kaltak işte, teselli verirken ağzı bozuluyor, "gene yaparsın" diyor, "gene yapacaksın sen de bu istek olduktan sonra ayaklarına dökülen betonlara sıçar taşı delersin"..
delerim di mi? 
sıçarım evet.

çıplak ayak yaza girme üşütürsün

yaz başlarken ümitsizliğe kapılmak hiç bize göre değil.
biz dediğim artık tanımlayamadığım bir cisim ama kendisinden bahsetmekten zevk alıyorum. eski güzel günler diye bir tanım var, tanımlayamadığım cismin bir parçası olarak bir köşede duruyor, törpülediğim bir köşede, velhasıl yuvarlak bir köşedir kendisi, aynı benim gibi, benim kadar yuvarlak ve benim kadar sivri, vurdun mu morarırsın, elini sürtsen izi kalır, geçer sonra, korkma, törpüle..
çok güzel bazı cümlelere rastladım geçtiğimiz günlerde, hala güzel yazabilen insanların benim yaşantımdan uzak bir yerlerde olmasına hayıflanayım dedim, hayıf hayıf hayıflandım. içki içtim üstüne, az zamanda çok içki içtiğimden, çok zamanda çok içtiğim günlere nazaran çok etkilenir oldum, sabah kalkamadı midem yataktan, onu orada bırakıp kendimi ıslamak zorunda kaldım, ıslak ıslak sokaklara çıktım, üşüttüm ama genetik mirasımın etkilerinden olsa gerek, fark edilmedi durumum, gene yırttım..
çok anlatacak şeyim var günlük, hiç anlatacak yerim yok. kendime yeni bir defter alsam sonu en son aldığım eski defterlere döneceğinden, teşebbüslerimi hayaller ile sınırlı tutuyorum, pek müteşebbis sayılmam daha ziyade hayalperest derler bizim gibilere. biz dediğim tanımlayamadığım o cisim bir uzaylı edası ile süzülür geçmişin sığlıklarında, derinlerinde değil ama sığ da değil aslında da, yüzeye yakın olduğundan böyle demeyi uygun görebilirim, ne yüzeyde ne derinde, elini uzatsan tutacağın bir yerde, tüpsüz dalsan vuracağın, nefesini tutsan bulacağın bir yakınlıkta. püff desen uçar..
yaz başlarken ümitsizliğe kapılmak hiç bize göre değildir. biz dediğim, baharı gördü mü kendini koyverir, sulu götürür kuru getirir, enerjisinden ortam ısınır, bir kahkaha atar, yan masalar kaynak yapası gelir mutluluğuna, biz dediğim güzel bir çocuktur, dün gibidir hem kendisi hem anısı, biz dediğim yaz gelicek gibi oldu mu, kabına sığmaz olur, gider kendine hiç tanımadığı kaplar edinir, kaptan kaba sıçrar, yediği kaba sıçar, ardına bile bakmadan kaçar..güzel bir çocukluktur, zar atar, çimene basar, yüzünü güneşe döner, sırtını duvara verir, çıplak ayak gezer ayağına kıymık batmaz, gözleri kapalı koşar düşmez, düşse de acımaz, acısa da ağlamaz, güler daha çok..
biz dediğim bir çocukluk anısıdır, yakalamak şimdi valizini toplayıp gitmek kadar zordur, yakalamak şimdi valizini toplayıp gitmek kadar kolaydır, anlatsam anlaşılmaz, beni alır yaz başında ümitsiz yapar, adına "bahar yorgunluğu" derler, sanki hiç bahar görmemişiz gibi konan teşhise gülerim, tedavimi kendim uygularım, teşekkür ederim.

29 Mart 2010 Pazartesi

more fake than anybody else

neden mi?
çünkü ne öyle ne böyle
ne tam ne yarım
ne düz ne eğri
ne yoldayım
ne dışında..
yani,
"ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın" ya,
ne dışındayım çemberin,
ne de içinde yer alabiliyorum. 

bu durumda;
"Kendin içindeyken kafan dışındaysa
Çaresi yok kardeşim
Her akşam böyle içip, kederlenip
Mutsuz olacaksın
Meyhane masalarında kahrolacaksın
Şiirlerle, şarkılarla kendini avutacaksın"..

bize de bu kalıyor..

8 Mart 2010 Pazartesi

senin için geçmiş..

konuşuyorlar..
cumartesi akşam 7de evden çıkmış, pazar sabah 6da gelmiş eve..
ankara'da bu kadar saat bu kadar çok eğlenebilecek insan ve mekan bulabilmiş, hayatından memnunmuş. pazar biraz mide bulantısı, hafif sersemmiş..
konuşuyorlar..
"25 yaşıma gelince bırakıcam bu işleri" diyor,
benimle aynı iş yerinde çalışıyor,
temiz yüzlü, iyi kalpli..
birileriyle tanışıyorlarmış, eğleniyorlarmış..
"eğlenmek çok eğlenceli" diyorum gülümseyerek, bana uzak bir anıdan bahseder gibi.
ama canım çekmiyor, bunu nasıl anlatmalı yahut nasıl atlatmalı bilmiyorum.
o döneme dair hiç bir şeyi özlemediğimi nasıl açıklamalı?
"senin için geçmiş" diyor bana,
"benim için geç" diyorum ona..
15 yaşında başlayan av mevsimi bir yerlerde bir zaman elbet sona ermeliydi,
arsız da oldum, arsız da gördüm, 
canım sıkıldı..
canımı sıkmalarına daha fazla tahammül edemeyecek kıvama geldim,
benden hiç beklenmeyecek bir şekilde "önemli olan tek jetonla oyunu bitirebilmekmiş" dedim..
defalarca oynamak çok zevkli, varmaya çalışılan yer aynı, bu şekilde bakıldığında varmak mı önemli - oynamak mı?

bir yere vardığım yok aslında, 
tek jetonla oyun falan da bitiremedim elbette,
aynı oyunu, başka oyunları, diğer versiyonları hatta her yeni versiyonu oynadım,
bir çok defa,
ama,
canımın çok sıkıldığını fark ettim sonra.
ona dedim ki,
senin yaptığın aşk kapısını açık bırakmak..
o kapı açık,
orada bir taş var,
senin taşın,
doğru zar gelsin,
seni kırsın diye..
belki de benim derdim elimde yeterince kırık olmasıdır
ve o kırıkları yeniden en başa koyup başlayacak
mecalimin olmaması..

bu beni eğlencenin dışına mı itiyor?
hayır elbette,
eğlence yazı bekliyor,
ama av mevsimimin sona erdiği bir gerçek,
başka şeylerin peşindeyim artık belli ki,
başka heyecanlar,
başka mutluluklar,
olur bana arada bir böyle!
ucuz etin yahnisinden bıkmışım diyelim..
ama kimseye söyleyecek sözüm de yok sabah 6da geldik eve dediklerinde,
herkese av sezonunda başarılar dilerim.


21 Şubat 2010 Pazar

after dub dub

Sabah 6:20de bir heyecan başlayan Kartalkaya seyahatim saat 10:00da kesilmek bilmeyen sağanak yağmur sebebiyle başlayan geri dönüş yolculuğum ile sürüyor.. yani boşa gidilen 6 saat yol ama ne yapalım, kader kısmet işleri..2 hafta sonraya erteliyoruz, bir terslik olmazsa tabii..şimdi dönüş yolunu biraz olsun renklendirmesi için almış olduğum 17-23 Şubat tarihli hello dergisinin çok paralı, az zevkli simalarının arasında dolanıyorum. onları tam anlamıyla yani bedenen ve ruhen bir bütünlük içerisinde (bu bütünlüğü şeyh el-makdum'un rüyasının ardından Dubai'yi soktuğu şekilde) yani lafı dolandırmayı bırakırsak "artificial" buluyorum. sanki hiç ağlamıyor, sabah uyandıklarında da böyle fırından yeni çıkmış gibi duruyor ama daha önemlisi hiç osurmuyor ve sıçmıyor gibi duruyorlar. Oysa bu porselen dişlerin ardında elbette soğan yediğinde ağzı kokan insanlar var.. neyse, onların milyon dolarlık :) çanta ve ayakkabı kombinasyonlarına bakarken gözüme paçalarını diz kapaklarına kadar sıvamış balık tutan bir insan imajı geldi, bir kere daha bana neyin cazip geldiğini test ettim, onayladım. sayfalarda devam ederken sıra geldi Serdar Ortaç'ın sevgilileri nasıl coşturduğuna.. Ana fotoğrafa bakarken ilk gözüme çarpan Serdar'ın arkasındaki file çorabında delik olan kız oldu. bu kadar sahteliğin içerisinde tek gerçek o delikti sanki..derginin orta yerinde, bir takım tuhaflıkların içerisinde, kendine verilmiş kostümün kusursuz kusuru ile, yüzünü bir yelpazenin arkasına gizlemiş, aslında hiç bir önemi olmaması beklenen bu sebeple fark edilmeyen delik çoraplı dansçı..onu görmek bana iyi geldi!
ancak, hemen arkasından Ajda Pekkan ile karşılaştım ve el-makdum'a "Dubai de bir şey mi?" demek istedim..

Bu Dubai benzetmelerinin sebebi ise yakın zamanda bu kendi nüfüsundan fazla Pakistanlı, Hintli ve Filipinli barındıran, karaktersiz, tarihsiz, bir tuhaf şehire gitmiş olmam.. seçerek ve isteyerek değil, sebepli bir ziyaret ile 7-8 gün kalmak zorunda kaldığım Dubai, ne anlatıldığı gibi teknoloji cenneti, ne rüyalar şehri (ya da makdum'un hayal dünyası bana uymadı) ne çok ucuz.. samanpazarı vari yerlerinde sahte olup olmadığına güvenemediğiniz bir takım ucuz malları bulabilmekle birlikte, aynılarını ankara'da ulus'ta, eskişehir'de odunpazarı'nda ve istanbul'un pek çok semtinde yakalamak mümkün, daha bile ucuza alınabilir hatta.. elimi attığım kıyafetlerin (misal lacoste ve adidas diyelim..) "made in Turkey" olması ise daha da güzeldi.. eğer manzara anlayışınız upuzun binalar görmek ise bulunmaz kaftan olabilir elbette.. hiç mi güzel bir şey yoktu?vardı.. çılgın gibi araba kullanan bir şöför ile yapılan çöl safarisi belki de onca günün en güzel yarım saatiydi..sahra olması gereken yerde dürüm köfte ve rus olmasına rağmen göbekli bir dansöz de çöl safarinin sonuydu.
ben şehre bakıp bakıp en son yorum olarak "fake" dediğimde cevaben "artificial" geldi, hangisi doğru bilmiyorum ama bildiğim eninde sonunda ya sahte ya da yapay bir şehir Dubai..

Döndükten sonra başlamış olan çıldırmış iş temposu sebebiyle bir türlü yazı yazamadığım sevgili günlüğüme de dönmüş oldum böylece..kendimi film indirip izlemeye verdim, yanında da romantik liseli vampir(twilight) okuyorum fırsat kaldıkça.. çok uzun zamandır izlemek istediğim "bin jib"i izledim dün. ö.'nün çok defalar tavsiye ettiği benimse nedense bir türlü izlemediğim muhteşem bir film.. etkilenmemenin imkanı yok diyebilirim..

şimdi, çarşamba gecesini neyle çekeceğimi şaşırmış vaziyetteyim çünkü bir klasik seyahat rotası olan marmaris bekliyor bu kezde beni.. sevgili patronlarım izin verirse tabi.. vermez ise yakın zamanda bir istifa bekliyor :)

durum böyle günlük, yorgunum, sinirliyim, yalnızım yine de sanki beklediğimden iyiyim, emin değilim veyahut hasan abi'nin her "naber" dediğimde dediği gibi, "henüz belli değil" :)

7 Ocak 2010 Perşembe

Belleğin Kış Uykusu - Altını çizdiklerim

- Bellek silinemez ve asla yok edilemez! Sadece unutkanlığın zarı, anıların ışıldamasını engeller. Sonra bir darbe gelir ve o zarı parçalar. Hatırlamak budur..



- Yaşlı yüz her açıdan aynıdır. Yüzdeki belirsizlikse, değişmenin, yani gençliğin işaretidir.



- Gülmek, bütün insanlık ideallerinin varmak istediği son noktadır.



- Mutluluk dediğimiz, bir aldanıştır; yine de sürekli olmasını dileriz bu aldanışın.



- Kim size mutlu olduğunu söylüyorsa ona kuşkuyla bakın. Çünkü bilinç, mutluluğu ancak sona erdiğinde algılar..



- Güzel değil, güzelce kadınlardır çekici olanlar. Gerçek güzellik, kendini ortaya koymaz, keşfedilmeyi bekler. Tıpkı bir hazine gibi.



- Evlilik yolculuğa benzer, başıyla sonu güzeldir.



- Evlilik, son tahlilde yasalarla güvence altına alınmış sıkıcılıktır.



- Yaşlılık, ‘bir tür zihin hastalığı’ ya da ‘sürekli hastalıktan söz etmekmiş..’. Bana sorarsanız, tutkulardan dolu dolu zevk almamızı engelleyen bir sınır, bir eşiktir derim.




- Edebiyat bize yaşamadığımız, yaşayamadığımız ya da yaşayıp da farkına varamadığımız hayatlar hediye eder.



- Korku, insanı koruyan en sağlam zırhtır.



- Cinsellikte oburluk, güzellik açlığıdır. En azından bu açlığın açıkça ortaya konuşu..öyleyse kim bir insanı güzelliğin peşine düştüğü için kınayabilir?



- Mezarlar ölümün belleksizliğine karşı koymak için diktiğimiz işaretlerdir!



- Hayat dediğimiz nedir? Ölümümüzü beklemek, beklemeyi öğrenmek ya da.



- Bildiğim hayat dediğimiz şeyin mutsuz insanların çözmeye çalıştığı bir bilmece olduğu.



- Yaşamakta olan kişiyi mutlu saymamak, sonunu beklemek gerek.


- Ne öğrendim biliyor musunuz? Bir insan vicdanının izin verdiği ölçüde özgürdür. Daha fazlası mümkün değil.


- Oysa aşk en çok nedir diye sorsanız, sevdiğine sahip olma isteği derim.

Kış Uykusundaki belleklere..


Esasen Ocak 2007’de almışım ama, okumaya başlamam Kasım 2008 olmuş..

Bazen böyle oluyor, alıyorum ve zamanı gelsin diye bekliyorum bir kitap için. Aslında okuduğumda seveceğimi bildiğim, muhtemelen içeriği hakkında malumatım olan kitaplar oluyor aldıklarım, genelde adına bakarak kitap seçmiyorum (bunu da yaptığım oluyor elbette ama) yine de aldıktan sonra hemen başlayasım gelmiyor işte, 2 sene raftan bana bakanlar olabiliyor bu sebeple..

Geçen kış, belleği kış uykusuna yatırmak için doğru zaman değilmiş demekki, bu kış başında “okunmayı bekleyenler” rafına bakarken sonunda elim uzandı.. Nedense en başından beri okurken içimi bunaltacak hissine sahiptim bu kitap için. Yani şöyle ki, pek de neşeli, akıcı, sürükleyici değil de, yazarken sorgulayarak yazılmış, okurken de sorgulamak zorunda bırakacak diye düşünmüştüm. Yanlış düşünmemişim.
Mehmet Eroğlu’nun romanı “Belleğin Kış Uykusu”, 2006’da basılmış, bende 2. basımını almışım, agorakitaplığı’ndan çıkmış. Diğer kitapları da aynı yayınevinden basılmış, sanıyorum onları da temin edeceğim. Özellikle Kusma Klübü isimli romanı direk ilgimi çekti.. Bundan evvel 9 romanı daha bulunuyormuş, ilk iki yazdığı roman ise 1984 senesine kadar sansür sebebiyle yayınlanamamış.

Çok güzel bir kapak tasarımı yapılmış bence Belleğin Kış Uykusu’na. Üzeri karlar ile örtülü bir tren yolu. Aslında kitap da bunun üzerine kurulu diyebilirim. Üzeri karlarla örtülü yollarda giden bir trenin içerisinde Bay M.’nin (adını hatırlayamıyor ama kendine ait olan bir zarf üzerine M harfi okunabildiğinden M olarak anılıyor ana kahraman) “üzeri karlarla örtülü geçmişini bulma çabası” demek doğru olur mu yazar yazmaz tereddüt ettim. Çünkü sanki bu kadarla özetlemek büyük haksızlık olacak gibi..Şöyle diyelim ozaman, geçmişsiz kaldığı için hatıralarını aradığını zannederken aslında hayatı boyunca edinmiş olduğu tüm değerleri sorgulaması. Bu daha şık, daha tatmin edici bir tanım oldu sanki.. Kişiler, olaylar ve genel geçer tanımlar üzerinden (mutluluk, acı, hayat, aşk gibi), birden fazla karakterin ağzından (sadece mutluluğa odaklı bay G., sadece dalga geçmek üzerine kurulu bir yapısı var gibi duran Palyaço ve bay M. Ve Bay M.’nin geçmişinde bir şekilde yer etmiş, iz bırakmış kimseler) bir arayış sürüyor roman boyunca.

Aslında çok sıkıcı olabilecekken, olmaması başarılmış demek mümkün bence. Aynı konu bir başka yazarın elinde ölümcül bir hal alabilirdi sanıyorum : )

Kitabın arkasında da şöyle diyor zaten: “insanın, belleğin, vicdanın ve hiç şüphesiz saf sevginin kaynağını araştıran sıradışı bir roman”. Ne diyeyim, katılmamak elde değil..

Ayrıca yıllardır pek çok kimseye tekrar etmiş olduğum bir sözün benden evvel daha edebi bir dille söylenmiş olduğunu da kitabın girişinde öğrendim. Şöyle ki;

“Bir neden aramak sevgiyi yok eder..Sevilen bir şeye anlam uydurmak, yalan söylemektir.”

(Pascal Quingard)

yalan olan

Sanki bir tane blogun altından kalkabiliyormuşum gibi kendime ikinci bir blog açmıştım çok da fiyakalı bir isimle "kitap koleksiyoncusu".. hızla anlaşıldı ki mümkün olamıyor ikinci bir blog.. zaten kitap da okuyamıyorum pek fazla artık, yazı da pek yazamıyorum, bir de iki blog tamamen saçmalık oldu bu durumda tabii..

bu sebeple o blogda yazmaya çalışmış olduğum kitap mevzularını da bu yana aktararak tek bir blogdan yaşantıma devam etmemin daha mantıklı olacağını düşündüm. bir takım kitap yazılarının bu blogda görünecek olmasının sebebi tamamen budur..

yine de eğer becerebilirsem, kitap okuyabildiğim zamanlar haklarında yazmaya devam edeceğim buraya.. kimse için değil yine, elbette kendim için sadece :)

.mp3

Candan Erçetin  - Kırık Kalpler Durağı'nı dinliyorum..

Yeni başladım dinlemeye, henüz şarkılar arasından kısık sesle dinlerken ve ilk dinlemede dahi dikkatimi "Git" çekti (albümün 2. şarkısı).. 

1. şarkı olan "Kırık Kalpler Durağı" ise radyoların bize ezberleteceği şarkı.. 
Bir tane de nostaljik kıyak yapmış Candan bize, "unutma beni.. unutama beni.."..


Dediğim gibi daha yeni dinlemeye başladım ve bir süre dinlemeye devam edeceğim sanırım çünkü albümün hepsini sevdim şimdiden. 

6 Ocak 2010 Çarşamba

.mov

dL: Beyond Borders
Life or Something like it - OK
Playing by Heart - OK
Morning Light
RocknRolla

Transporter 1

Transporter 2

Cmpltd: Bangkok Dangerous
Lemon Tree
Teeth
The Bank Job
Secretary

Watch:












Elizabeth Golden Age - (07.01.10) Filme çok bayılmadım, hatta sinemada izlemiş olsam pişman olurdum gittiğime ama mekanlar ve kostümler şahaneydi..Bu kadar para harcanarak, bu kadar güzel bir konu ve oyuncular ile şahane bir film olabilecekken olamamış sanki..Yine de evde izlenebilir buldum ben kendisini.


Powder Blue
Death Proof
Taking Lives
A mighty Heart

Sinema: Soul Kitchen
Ice Age 3
The Twilight Saga: New Moon
Coco avant Chanel
Vavien
Cheri

4 Ocak 2010 Pazartesi

görüşmek üzere..


Bu yolun dönüşü hep aynı..

Bir sürü farklı yolla denedim; araba, otobüs, uçak.. ben hep çok yorgun, üzgün, hatta belki de bitik demek en doğrusu..

Ve dönüş yolu hepsinde aynı derecede çekilmez, üzücü..

Her defasında kafamda geri gelebileceğim günün hayali, üzerimde geçirdiğim günlerin kokusu, gözümde deniz..

Beni neyin beklediğini düşünmemeye çalışarak, ardımda neyi bıraktığımı unutmaya çalışarak gidilen bir 650km..

yolum uzun!..

görüşmek üzere..

01 Ocak 2010 - sabah gözümü kapamadan önce..


19:40

İnsanoğlu kuş misali..

Lakin beni hala geren bir hal bu "kanatlanma".. Beni bir saat sonra olmak istediğim yere vardırıyor olmasa çekilir çile değil aslında.

Çok uzun zaman sonra içimden ilk kez durmadan yazmak geliyor ama şaka gibi uçakta bir tek benim önümdeki masamsı-tepsimsi plastik açılmıyor. Hemde otuziki yerinden bantlamışlar açmaya teşebbüs etmeyelim diye..

Her neyse, uçakta mp3 çalar dinlemek serbest olmalı. Madem her şey bu kadar teknolojik, uçuyoruz ulan işte bunu bulmuşsunuz yani, uçarken mp3 dinlemenin bir yolunu bulamamanız çok acayip değil mi?

Ayrıca telefonda "uçak modu" diye bir mod var, neden var?

Anlamıyoruz, ama uyguluyoruz.

Birazdan uçağımız kalkışa hazır, please fasten your seatbelts canım..

Hadi bakalım, fazla soru sormayalım, yeter ki vaktinde uöup vaktinde varalım..

NOT: Bir de şu pilotların hiç bir şey anlaşılmayan muhteşem ingilizce anonslarının hastasıyım..Ağızlarının içerisinde geveleyerek konuştuklarında başka bir dili konuştuğunu zanneden çocuklar gibi çoğu, yalandan bir aksan ama hangi yöre çözemiyorum :) dear passengers, evet.

18:57



31 Aralık 2009 - 18:57

Yanına kitap almadan yola çıkmak yeni çıktı. Hep yapmıyorum aslında, "oraya" gideceğim zaman almıyorum çünkü oldukça fazla denemeden sonra anladım ki 1 saatlik gidiş-dönüş yolu haricinde hiç kitap okumuyorum, okuyamıyorum.

Oraya gittiğimde kitabı çantamdan çıkarıp baş ucuma koyuyorum ve sonra dönerken oradan alıp tekrar valize.. Ve sinirim bozuluyor. Çoğunlukla dönüş yolunda bile elime almıyorum o pek bayıldığım kitabımı çünkü yorgunluktan bitmiş oluyorum..

Bu sefer de düşündüm, bir kitap alsam mı acaba diye, sonra dedim ki e-book var nasolsa bir de onu denerim. Denedim ve anladım ki bu teknoloji bana uygun değil. Aslında her türlü kolaylığı sağlamaya çalışmış olmalarına rağmen (yazılar istediğin hızda kendi kayıyor, harflerin büyüklüğünü ayarlıyorsun vs. gibi) beynimin kitap okurken alınan zevk haznesine en ufak bir dokunuşu yok. Kitap okumak falan gibi değil, daha ziyade "internetten bilgi araştırmak ve o bilgileri alıp sonra kapatmak" gibi bir his. Zevk üzerine değil yani.. Belki de şimdiye dek bilgisayardan yapılan okumaların büyük kısmını bu şekilde yapmış olmak ya da blog gibi daha kısa ve takip gerektirmeyen okumaları yapmak sebebiyle böyle hissediyorum bilmiyorum. Ama neticede bazı alışkanlıklar olduğu gibi güzel, teknolojinin ilerlemesi ile beraber bir ilerleme göstermesi gerekmiyor..e-book bana uymuyor. Bana gerçek kitaplar lazım, elimde tuttuğum, çevirdiğim, sıcaklığını hissedebildiğim, bir yakınlık kurabildiğim..

Neymiş efendim? Cep boy kitap alınırmış, üşenilmez çantada taşınırmış..Hemen de yeni "yeniden" taşınmaya başlanmış cep tipi defterin yanında :).

18:15


31 Aralık 2009 - 18:15


Yeniden yazmaya başlamak için ihtiyacım olan şey yeniden bakmaya, hayata karışmaya, akmaya başlamak..

sanki bilmiyor muydum?
biliyordum, ama o olmadan da yaşıyordum, ya da yaşıyorum sanıyordum oysa bütün yaptığım yaşamayı bekletmekti..

şimdi bir telefonla bile mutlu olabildiğimi görüyorum.
yazıyorum, dinliyorum ve fotoğraf çekiyorum :)

Not: Eğer uçağı kaçırırsak Havaş'ın şöföründen bizim bilet paralarını kesiyor olabileceklerini keşfettim, aksi halde bizi uçağa yetiştirmek için canı pahasına trafikle savaş vermezdi sanıyorum!

17:20

31 Aralık 2009 - 17:20

Meğer beklediğim heyecanın gelmesi için çıkmam gerekliymiş.
İşten çıkmam, yola çıkmam, o ruh halinden çıkmam, yani "içinden" çıkmam..
Ve daha çıkar çıkmaz Deniz abla'ya "Güneş mi o?" dedirten dolunay karşıladı koskocaman, turuncu ve gülen yüzüyle beni.
Onu görünce yansımasının denize düşeceği, onu görebileceğim anın hayali kaplayıverdi içimi.
Neşesi ve kafası hemen geliverdi :)

Şimdi Havaş. 17:30 hareket saati, 10TL karşılığında beni uçağıma, uçağım 50TL karşılığında Bodrum'a ve Bodrum 250 km sonra "personal paradise"ıma götürecek beni.

Mutluluk pahalı değil ama paha biçilemeyen bir his.

"İçim pır pır pır" diyorum,
"Nasıl nasıl?" diyip gülüyorlar bana.
Aynen öyle işte,
Pır pır pır