13 Kasım 2009 Cuma

bağırcam şimdi

üzerimden yük falan kalkmadı, kalkacak gibi de değil.
belki de bu üzerimde yük var sandığım şey başka bir şeydir, ondan kalkmıyordur.
neyi sonuca bağlarsam bağlayayım, her zaman düşünülmesi gereken başka bir şeyler olacağından (olduğundan) bu yükü demirbaş kabullenebilirim aslında ama her akşam bu saatlerde göğsümün orta yerine bir sıkıntı çöküyor.
yani yük neyse de sıkıntı çok çekilmez.
baaağğğğğğ diye bağırsam rahatlarım gibi geliyor, arabayla eve dönerken şarkı söyleyen danaların bostana girmiş haline benzer bir hal takınıyorum, yok, geçmiyor..

başka türlü bir şey benim istediğim,
ne ağaca benzer ne de buluta..

:)

12 Kasım 2009 Perşembe

anlaşmalı boşalma

değil tabi konumuz.

ama olsaydı şu şekilde olucaktı;

2 adey beyaz kağıt alınır.

kağıtlardan bir tanesine "protokol" diye başlık atılır ve maddeler halinde istekler yahut isteksizlikler sıralanır, 2 taraf da ad soyad imza yapar.

diğer kağıt alınır, üst tarafa isimler yazılır, akabinde açıklama kısmı hazırlanır ve bu bölümde de protokoldekine benzer açıklamalar yazılır. buna iki kişinin de imza atmasına gerek yoktur, anlaşmanın yapılmasını isteyenin imzalaması yeterlidir.

sonra tevzii'ye gidilir, bilgisayar çıktısı ele alınır, onda ödenmesi gereken miktar yazılıdır. (yaklaşık 50 TL)
bununla vezneye gidilir, sıra beklenir, para ödenir.
akabinde dosya memurluğuna gidilir, dosya alınır.
sonra ptt'te gidilir, 2 tane pul için 10 TL ödenir, pullar yalanmaz, yapıştırılmaz, ataçlanır.
Nüfus cüzdanı ve dilekçenin fotokopisi alınır, hepsiyle birlikte başa dönülür, "tevzii"ye gidilir.

Erkeklere sırıtmaktan ağzı genişlemiş gerzek 2. kere de seni görünce aynı tepkiyi verip ani bir surat asma hamlesine girişebilir, sıran gelmiş olmasına rağmen yan bankodaki avukat beyden gözünü alamayan bu kişinin aynı zamanda kulağına da yarak kaçmış olabilir ve "bakar mısınız" sorusunu duymayabilir, o yarağı çıkarmak senin görevin değil, üzerinde durma.

Sonra biter, elinde bir takım kağıtlar ile çıkarsın, koridorda elleri kelepçeli, kolundan bir polis çekiştiren ona rağmen cep telefonundan mesaj yazmaya çalışan genç adamın acaba ne suç işlemiş olduğunu ve mesaj yazılan kişinin ne kadar üzgün olduğunu düşünmemeye çalışırsın.
bir sabah Antalya sıcağında aldığın "beni götürüyorlar" haberini unutmaya çalışırsın. belki de böylesinin daha hayırlı olduğunu bilecek kadar yaşatmıştır hayat sana. hapse girmenin ölmekten daha iyi olabileceğini düşünebilirsin.

komik ve eğlenceli olsun diye "anlaşmalı boşalma" yapmıştım adını ama olmadı bak.
anlaşmalı boşalma konusunu da kısaca işleyeyim madem

erkek: "geliyo musun?"
kadın: "ıı ııııh"
...
"geliyo musun?"
"ıı ııııh"
..
"geliyo musun?"
"ıı ııııh"
..
"geliyorum"
":/"

anlaşmaya gönlü olan bu "geliyo musun" sorularından adamın darda olduğunu anlar ve gelebiliyosa gelir. buna anlaşmalı boşalma denir.

bu kadar.

6 Kasım 2009 Cuma

Is there a secret cold war between marrieds and singles?


Eveeet..

Bu bölümümüzde Sex&The City'den Carrie'nin cevap arayıp da bulamadığı, sormaktan da kendisini alamadığı (I couldn't help but wonder) sorularına cevap arayacağız..

Nedir sorumuz;
"evliler ile bekarlar arasında bir soğuk savaş durumu mu var?"
Cevap veriyoruz şimdi:

Evet var..
En azından "evet var" denebilecek kadar çok olan bir kısmında var..

Önce soruya evlilerin tarafından bakalım;

Baktığımız gözün sahibi de evli bir kadın olsun..

Bekar kadınlara bakan normal bir evli kadın kafası şu şekilde çalışır:

"Eeee düğün ne zaman?".

Hayırlı olsun filan gibi bir şeyin karşılığı
"darısı başına"dır.

Niyet, bekarların da evlenmesi ve piyasada aynı yaş grubundan kimsenin bekar kalmamasıdır.

Bunun sebeplerini tam olarak araştırmak yahut anlamak mümkün değil,
Çünkü kadın kafası olabildiğince tuhaf çalışır.
.

İlk aklıma gelen seçeneklerden bir tane sebep,
piyasada bekar popülasyonu bulunmasının, evlenilmiş adam açısından bir risk faktörü oluşturması,
yani açıkça bir kendine ve kocaya güvensizlik durumudur.

Bekarlara ise zaten hiç güvenilmez, ondan bahsetmeye gerek yok.


Bu sebeple evlenen herkesin dileği etrafındaki insanların da evlenmesidir.


Bir nasihat olarak "evli çiftler ile görüşür hale gelmek" gündemdedir,

Bekar arkadaşlar bir kenara ayrılır,
onlarla yalnızken görüşülür,

Çiftli git geller başlar,

Birileri hamile kalır ve akabinde bu seferde "siz ne zaman çocuk yapıcaksınız" sorusu gelir (bu konuya teğet geçmek istiyorum müsadenizle).


Netice olarak kadınlar, birbirlerine benzer bir şekilde, doğar, büyür, evlenir ve doğururlar.


Bu standartların dışında kalan, kalmak isteyen, kendi ayakları üzerinde ve yalnız/eş değiştirerek ve gelinlik hayali kurmadan yaşayanları ise sınır dışı edilirler.


Bu konunun esas enteresan olan kısmı ise, evlenmeniz konusunda baskı yapan yaklaşık 10 arkadaştan 8 tanesinin evliliğinden o ya da bu şekilde memnun olmaması ama "idare etmesi, en az 4 tanesinin ise hayatından bezmiş ve evlendiğine bin pişman olmasıdır.


Yine de evlenmenizi isterler..


Neden peki?


Buna da bir çukur teoremi adını veriyorum ben.

Kadınlar bir şekilde toplum, ahlak ve benzeri baskılar sonucu bir çukura düşer,
düştükleri çukur içerisinde de dışarıda kalanları "dışlanmış" zanneder
ve bu sebeple onları da yanlarına alabilmek için türlü çeşit hallere girer.


Nedir bu haller?

Evlilik ve çekirdek aile hususunda olur olmaz görüş bildirmek,

Her aradığında "hayatında kimse yok mu, sen ne zaman evleniceksin" demek,
"Hadi kızım bak yaşın kaç oldu artık bul birini yoksa evde kalıcaksın" demek,

"Bu akşam bize gelsene" diyip, haber vermeden saçma sapan adamlar ile baş-göz etmeye çalışmak,

ve benzeri..

Kendilerine o bekar hayatın hatırlatılmasını istemezler/hemen unutmaya teşnedirler,
görmeye dayanamazlar,
tek dayanabildiklerini kendilerinden daha mutsuz olan çiftleri bulup,
kadın kadına mutfakta "kaynım bana kaydı" standardında devam eden şikayetlere girmek, kendi şikayetlerini ancak daha kötülerini dinleyebilmek için dile getirmek,
ve eve "benimkinden daha kötü kocalar da var" fikri ile dönmektir.


Bu kadının kirli ve kötü yönüdür.

Üstelik bunu bütün kadınlar bilir,
yine de oynamaya devam eder...

35 yaşında hala hiç evlenmemiş olan bir kadın tuhaf,
40 yaşında ise kabul edilemez bir gerçektir.


Bu "bekar kadın"ın yalnız/çok eşli hayatından ne derece memnun olduğu,
evli olması halinden çok daha iyi bir hayat yaşaması gibi gerçekler mühim değildir,
"insan dediğin evlenir".


Ben burada iyi niyetten uzak,tuhaf bir kıskançlık çeşidi olduğunu düşünüyorum.

İnsan elbette sevdiği,
ömrünü beraber geçirebileceğine inandığı biri ile evlenebilir,
mutlu olabilir,
yuva yapabilir.

Ancak evlenmemiş olanları düşman olarak görmeye başlamak bambaşka bir hal..

Bekarların sahip olduğu "inek beslemeden süt içme" rahatlığı batıyor evli insanlara.

Aynı şekilde, tecrübelerime dayanarak, evli olup bekar rahatlığında yaşayan insan da batıyor.

"Öyle evlilik mi olur?" diyorlar.


Neden?


Çünkü evlilik dediğinde
sıkıntı,
kapris,
kavga,
huzursuzluk,
kıskançlık,
kısıtlamalar
olmalıdır.


Olmazsa,


olmaz..


Erkekler açısından ise durum daha farklı.
Bu bahsi geçen soğuk savaş onlarda yok.
Daha ziyade, evlenmeye karar vermiş arkadaşlarına evli erkeklerin öğütleri sıklıkla;
"manyak mısın oğlum sen",
"yakıcaksın kendini",
"gel yol yakınken vazgeç" şeklindedir.


İnsanın evlendiğinde tek eşli kalacağının garanti altına alınabileceği elbette biraz "old-fashion" bir görüş.

Nitekim artık evliler de her haltı yemekte bir mahsur görmediğinden, atı alan üsküdarı geçiyor.

Hatta evli olan kadın ve erkeğe piyasada arzın yüklü bir artışı var sebebi de "hiç değilse onu bırak beni al diye başıma bela olmaz" görüşü..

Bu sebeple aslında anlaşılması gereken,
evli kadınların etraflarındaki bekarları evlendirerek riski ortadan kaldıramadığı,
yalnızca bir miktar (o da belki) azaltabildiği.
.

Ancak diğer sebep olan bekarlarda bulunan "gez-toz-eğlen-hayatını yaşa" özgürlüğüne doğan kıskançlığa bulunabilecek karşılıklar da şunlar:
"Yaşlandığında tek başına kalacaksın",
"İnsan bazen omzunu dayayacak bir baş arıyor",

"Bütün ömrünü sevgili değiştirerek geçiremezsin, sen de yaşlanacaksın".


Diğer tarafa geçip, bekarların evliler ile bir soğuk savaşı var mı diye baktığımda,
Ancak evlenmek isteyip evlenemeyen,
Kendine bir türlü uygun birini bulamayan,

Etrafındaki tüm iyi ve kendine uygun erkeklerin kendinden daha küçük ve güzel kadınlar ile evlendiğini fark eden
Ve bundan muzdarip insanlarda olabileceğini görüyorum.


Bu da gerçekten bir haksız rekabet ortamının sonucu gelişen haklı bir serzeniş.

Erkekler rahatlıkla para ve mevki kullanarak kendilerinden küçük kadınlar ile birlikte olabilir, evlenebilirken,
kadınların kendilerinden küçük erkekler ile birlikte olması otomatik bir "jigolo tutmuş kendine" tepkisine yol açıyor (bu da yine kıskançlıktan kaynaklanıyor elbette).


Erkeklerin yaşlandıkça mevki ve para sahibi olması onları "karizma" sahibi yaparken, Kadınların yaşlandıkça mevki ve para sahibi olması ancak estetik müdahaleler sonucu bir avantaja dönüşebiliyor.

Çünkü kır saçlı erkek karizmatik,

Kırışmış kadın yaşlı oluyor..


Kadınlar 45-50 yaşlarında kendilerine o yaşlarda düzgün bir erkek bulmakta zorlanırken, Erkekler 45-50 yaşlarında yarı yaşındaki karıları alıp bir güzel piyasada endam sergiliyor..


Bekar kadınların bu durumda 25-30 yaşındaki gözü 45-50lik adamlarda olan diğer kadınlara kıl olması gayet "normal".

Yani onların soğuk savaşı "evlilik-bekarlık" ile değil, onların savaşı kırışan ciltler, ilerleyen yaşlar ve daralan erkek havuzu ile..


SONUÇ: Evliler ve bekarlar arasında bir soğuk savaş yok aslında,

Mutlu olamamış evli kadınların kendilerinden daha mutsuz olmayan herkesle bir savaşı var..

Bunun dışında tüm kadınların tüm kadınlar ile bir soğuk savaşı var ki bunun evlilik - bekarlık ile alakası yok,
Ve erkeklerin kadınlara göre her zaman daha sığ olmak gibi bir avantajı var;
bu tip konularda, bizim kadar düşünüp/yazıp kendilerini yormuyorlar :)

5 Kasım 2009 Perşembe

ufak

bazen, bir anda bir şeyler kırılıveriyor içimde.
içeride bir yerlerde, midem ile göğüs boşluğum arasında, bir kırılma.
bükülemediğimden kırılıyorum.
kıvrılamadığımdan.
bu kırılmayı unutabiliyorum, çokça zaman. kırılmanın büyüklüğüne ve şiddetine bağlı olarak.
hiç unutamadığım da oluyor, bazen, nadir de olsa..

"teorinin anasını siken pratik"

"İnsanlar sürekli konuşuyor. Oysa konuşmanın hiçbir önemi yok. Önemli olan yaşamaktır. Pek sevgili Hakan Günday’ın da dediği gibi “teorinin anasını siken pratik” müsaade etmez konuşmanın yaydığı enerjinin etrafa yayılmasına, ortamı domine etmesine. Aslolan yaşamın kendisidir. Sen istediğin hikayeyi anlat, önemli olan yaşadığındır. Aslında herkes konuşmadıklarıdır, anlatmadıklarıdır, yitirdikleridir. Önemli olan önemi olmayanlardır. Bir sıcak çaydır bazen her şey bazen de paradır. Hahhaha Para nerden çıktı di mi? Para işte tüm hepimizi bu hallere düşüren. Misal para olmasaydı hiç birimiz şu an bu modemlerle bir yerlere bağlanıp milyarlarca web sitesinin içinde bi yerlerde kendimizi tanımlamaya çalışıyor olmayacaktık. Anlattırma bana şimdi, iyi düşün bulacaksın nedenini. Misal parası olmayanın internet bağlantısını keser Türk Telekom. Para yüzünden dört duvar bir yerlere tıkılıp akşama kadar yapmak istemediği işleri yapıp, öğrenmek istemediği dersleri öğrenip konuşamayan, yaşayamayanlar gece olunca nete dalıp yaşamaya, varolmaya çalışıyor. Aman neyse..."

http://travisandtylerdurden.blogspot.com/2009/10/kar-payiymis.html

25 Ekim 2009 Pazar

ol

otur ve yaz. şimdi tam zamanı çünkü kafandan geçen kelimeler yine toplasan bir ceviz kabuğunu doldurmayacak kadar olsa da muhteşem bir gürültü yapıyorlar. okadar çok kelime var ki dayanılması çok güç bir hal alıyor, her kafadan bir ses çıkıyor, seninse aslında çok az kelimen var söyleyecek. oysa ne kadar da çoktular bir zaman önce. vazgeçilmeyecek hiç bir şey yok. bunların başında hayatın kendisinin geliyor olması işleri kolaylaştırıyor aslında. ardından insanlar, hayaller ve nesneler geliyor. bir takım maddeler.. diyorlar ki küçükmüş istediklerim, bana küçükmüş.. diyorlar ki büyükmüşüm ben, büyümüşüm. .diyorum ki, "experience is what you get when you dont want to get it", diyorum ki işte tam olarak bu sebeple haklı olabilirsiniz. tecrübe kazanmış olabilirim. bu beni "kazanmış" yapmaya yetmez. isteklerimi karşılayabilecek gücüm var çünkü hepsinden vazgeçebilecek gücüm var. bağlılık ortadan kalkıyor. iş, ev, şehir, para anlamını yitiriyor. bir boşluk var adına hayal deniyor, tam bunu yazarken tırnağım kırılıyor. işaret parmağımın tırnağı ve bu her şeyi zorlaştırıyor. ne düşüneceğimi bilmiyorum. zaman zaman bu kadar güçsüz ve zaman zaman 5 adamı karşıma alıp "neden bahsediyorsunuz siz?" diyecek kadar güçlü olabilmek tuhaf. enerjimi alıyorlar. başka şeylerden bahsediyorlar, benim anlattıklarımdan çok başka. aslında her şeyin özünü kısacık anlatıyorum "mutlu olabileceğime dair biraz inanca ihtiyacım var" diyorum. çünkü boğuluyorum, çünkü yine geldi o his, o ak parti binasına bakarak sigara içen ve ameliyat masası satarak para kazanmaya çalışan kıza dışarıdan bakıp küçümseyen s. yine geldi. benimle dalga geçiyor. gözlerim doluyor durduk yere, çünkü bana "başaramadın" diyor, yapamadın oysa çok iddialıydın.. iddian kendineydi ve kaybettin. bunları söylemiyorum. onlar diyorki "tecrübe kazandın" ben diyorum ki "experience is what you get when you dont want to get it".. kazandım mı? Ona çok sinirleniyorum. Bunu başarmama yardım etmediği için, kaybetmeme izin verdiği için ve her şey sanki o kaybetmiş ben kazanmışım gibi göründüğü için çok kızıyorum. Bu kadar sakin ve rahat olduğu için, benim içinde bulunduğum tüm bu karmaşaya karşılık onun her şeyi bu kadar olurunda göründüğü için. Bir sıraya koy diyor bana. Önce evi boşalt, sonra resmi işleri hallet, sonra iş bul, sonra git. Kendi hayaline, yapmak istediğin şeye doğru git. Ne kadar korktuğumu anlatmam çok zor çünkü gitmek için ısrar eden benim. Herkese savaş açan, her şeyi gözden çıkaran benim. İt gibi korkuyorum. Ya olmazsa, ya yine mutlu olmazsam bu defa ne isteyeceğim? İnsan evladı doyumsuzdur, tatmin diye bir şey yoktur, sahip olamayacağını istersin ve sahip olduğunda değerini yitirir çünkü sen artık bir üsttekini istersin. Ama ben okadar uzun zamandır aynı şeyi istiyorum ki bunun gerçekleşmesinden it gibi korkuyorum. Çünkü şimdiye kadar mutsuzluğuma sebep gösterecek birileri hep vardı. Şimdiyse bütün kararları ben veriyorum. Şimdi de mutsuz olursam kendimden başka suçlayacak kimseyi bulamamaktan it gibi korkuyorum. Denemeden asla bilemeyeceğim şeyin adı hayal ve onu gerçekleştirmeme ramak kala korkudan dizlerim titriyor. Damarlarımdaki asil kanda bir sorun var sanıyorum, dolaşım bozukluğu, anlatım bozukluğu, distribütör arızası var. Bir sorun var tam olarak ne olduğundan emin olamıyorum. Başka nedenler arıyorum, ya öyleyse ya böyleyse diyorum.. Ama aslında bütün yapmam gereken bunun adının korku olduğunu kabul etmek biliyorum. Daha kötü olabileceğine dair beynimi kemiren bu korkudan kurtulmam gerekiyor. Her şey daha kötü olabilir, kaçacak yerim kalmayabilir, bu çok tehlikeli, hayalsiz kalma ihtimali beni öldürüyor. Bu kadar çok ihtimal içerisinde kendime güvenimi derhal kaybediyorum ve bunun için herkese açtığım savaşı kendime karşı kaybediyorum. Olmazsa da geri gelirsin diyor, gelemem diyemiyorum. Bir daha gelemem, öyle yaşayamam. İhtimallerin beynimi kemirmesine müsaade ediyorum. Gizlice içtiğim ilacın uykumu getirmesini, bana rüyasız bir uyku vermesini beklerken işaret yeteneğini kırık bir tırnak ile yürütmeye çalışan parmağım klavyenin tuşları üzerinde hiç bir şeye işaret edemez görünüyor gözüme. Ona çok kızıyorum. Kendime daha çok kızmanın bir manası olmayacağını düşünerek, normal insanların hayatlarına özenerek bir kere daha hazırlan diyorum. Hazırlan ve kendini bırak. Bırak su aksın, yatağını bulsun, denize varsın, hepsine karışsın, arasında kaybol.. Ya var ol, ya da yok ol..

15 Ekim 2009 Perşembe


nispeten kolay geçen bir hafta oldu bu hafta.
nispeten çünkü bir takım hayaller yeniden kafama üşüştüler buarada.
yine aynı eski hayaller aslında..
teknede yaşa, netsel'de otur, mümkünse çalışma, çalışıcaksan da burda olmasın :)
neden gerçekleştirmek bu kadar zor? götüm mü çok büyük acaba? mümkün evet..

enteresan, 2 yazı aşağıda "baki kalan aşk ver" diyordum, Elif ŞAfak'ın Aşk'ını okuyorum ve bu sabah oradaki desperate housewife kılıklı Ella'dan tam olarak bu sözleri duydum "Tanrım ya bana aşk ver ya da aşksız yaşamayı umursamayacak bir hal ver" diyordu.

Buarada Hakan Günday'ın da sonunda yeni romanı çıktı; "Ziyan". Koşarak gittim almaya, ne zamandır kitap almamıştım ve ne zamandır kitap görüp heyecanlanmamıştım, mutlu oldum.

Bir deniz hasreti başladı içimde, sanki hiç marmaris'e gitmemişim gibi bu sene. Aslında az kaldı yine gün sayıyorum, Kasım ortasında ordayım ama hiç de bekleyesim yok bir yandan..

Çabuk geçsin zaman. Güzel de geçsin..

çekilin lan

daraldım ha..
komiklik yapınca "sen böyle bi insan değildin niye böyle yavşak oldun" diye itiraz eden yok ama iş sakin sakin durup kendi halinde takılmaya gelince "ne bu hal?" deniyor hemen!

ulan ben her daim deli olmak zorunda mıyım?

hep bi cinlik peşinde, içinden it çıkarıp laf sok komik olsun, salak ol millet gülsün.. bu mu yani?


her daim organizasyon insanı, hayatın suyunu nası sıkarımın peşinde, devamlı bi hareket, gezi planı, eğlence planı, onu da arayalım o da gelsin, fotoğraf çekelim, yürüyüşe gidelim, hiçbir şey yapamıyosak ozaman bari parkta oturalım, çıkın evden çıkın evden diye götümü yırttım.
bitti benim mesaim.
bundan sonra siz uğraşın..


yorgunluktan değil bu, aslında isyan da değil sadece canım istemiyor artık işte. zevk alan yanlarıma bi hal oldu.

geçer diyorsunuz, ya geçer ya geçmez, dün akşam s.'ye belirttiğim üzere, beğenenler ile yaşantıma devam edeceğim, beğenmeyenlere seyahatlerinde esenlikler dilerim.

14 Ekim 2009 Çarşamba

nice to meet you, sad to leave you..

Amin


Of allahım nası bi insanım ben ya..
Yani senle ya'lı yu'lu konuşmamak gerektiğinin farkındayım ama öte yandan sufilere inanırsak, diyorlarki arapça anlamadan ezberden konuşmak yerine, içten/gönülden bir takım monologlara girmek daha iyiymiş, nitekim bana da öyle geliyor.

Velhasıl, saygısızlık etmek istemem ama, hakkaten nası bi insanım ben?

Şimdi sen bana akıl vermişsin, mantık vermişsin, duygu vermişsin, kader vermişsin, kaderime yön verme gücü vermişsin eyvallah, her şey çok iyi görünürde ama peki eksik olan yahut fazla konan malzeme nedir? Bir hata var, sen de görüyorsundur sanırım. Bir türlü doğrulamıyorum, doğrulanamıyorum. Annem "Doğru tektir" ve "Aklın yolu birdir" gibi cümleler kuruyor ama ben o tek ve bir olanı bir türlü tutturamıyorum.

Benim ne olduğum, nasıl olduğumdan öte, senin diğer kullarına bir takım zararlar vermekte olduğum da aşikar. Beni engelleyecek bir şey yapmıyor olmana saygı duyuyorum, her türlü hıyarlığıma müsade ederek beni uzaktan izlediğini ve buna rağmen beni koruyor-kolluyor olmanı da minnetle karşılıyorum. Hıyarlık yapma hakkımın baki olması, bu durumda da özgür bir iradeye sahipmişim gibi hissetmem hoş ancak öte yandan vermiş olduğun vicdan sebebiyle de sıkıntılı anlar yaşıyorum. Hem onlardan hem de senden sıklıkla özür dilemek mecburiyetinde kalıyorum. Karar hakkımın elimden alınmasını ve adıma doğru kararlar verebilecek bir vekil tayin edilmesini talep ederdim ama fazla yüzsüz olacak sanıyorum. Nitekim bu talebime karşılık olarak da "anneni verdik ya, habire senin adına karar vermek için çaba harcıyor, sıklıkla da senden doğru karar verir ama sen kabul etmiyorsun" diyebilirsin, haklısın. Burada da bir problem var işte, onun kararları verdiği esnada bana hiç de doğruymuş gibi gelmiyor. ya da daha beteri, canım istemiyor..

Sana mektup yazmanın bir lüzumu yok elbette ama aklımdan konuşacak kadar iyi kafamı toplayamıyorum. tüm bu cümleleri kafadan kuramazdım yani, kelimelerin görsel yolla iletimini buldurman çok iyi olmuş, yoksa ben ne bok yerdim hiç bilmiyorum..resim de yapamıyor olduğumdan zaten çok iyi olduğunu sandığım ancak habire sıçtığım iletişim halinde hepten batardım sanıyorum.

Of Allahım, burda durum böyle, ben çok sıkılıyorum.
Çalışmak istemiyorum, senin de içimi bildiğin düşünülürse inkar etmenin hiç bir manası yok, nereden geldiği çok da mühim olmayan bir miktar parayı hayatımın geri kalanında yemek istiyorum. Çok fazla paraya ihtiyacım olmaması bu durumda bana bir artı puan kazandırabilir belki (diye umuyorum)
Bunun dışında, baki kalabilen bir aşk istiyorum (bu da "kaybolmayan sakız istiyorum" gibi oldu ama daha ulvi bir isteğim olduğu düşünülerek buradan da gidiş yoluna puan verilmesini rica edebilirim.) Bir takım insan evlatları "aşk senin içinde" filan diyebilir, yahut "baki olan Allah aşkıdır" da diyebilir ancak ben allahaşkına gayet insani-fiziki bir aşk istiyorum, o heyecan, tutuşma, yerden yüksekte yürüme, eğlenme, özleme, kör olma halinin baki kalmasını istiyorum.

Aslında bütün istediğim bu kadar.

Böyle bakınca iki kalemden oluşması sebebiyle ne kadar da az şey istiyorum ama biliyorum ki aşkı bulsam sağlık ve huzur da isteyeceğim, bir de mesela "mutlu aşk yoktur"muş, elbette mutlu olmak da istiyorum. Sadece ben aşık olursam bu program sıçacağından bunlardan karşımdaki insana da vermeni istiyorum.

Allahım, beni insan et. Ne demek istediğimi sen çok iyi biliyorsun. Ya bu durmadan bana gelen, hep gelen, geçecek gibi olan ama bir türlü geçmeyen isteklerden beni arındır, ötekiler gibi et, ya da istediklerimi elde etmeme yardım et.

Teşekkürler, saygılar..

S.

13 Ekim 2009 Salı

o.wilde




yet each man kills the thing he loves,

by each let this be heard,
some do it with a bitter look,
some with a flattering word,

the coward does it with a kiss,...
the brave man with a sword!

some kill their love when they are young,
and some when they are old;
some strangle with the hands of lust,
some with the hands of gold:
the kindest use a knife, because
the dead so soon grow cold.

some love too little, some too long,
some sell, and others buy;
some do the deed with many tears,
and some without a sigh:
for each man kills the thing he loves,
yet each man does not die.

12 Ekim 2009 Pazartesi

8 Ekim 2009 Perşembe

sil baştan...

ben olmak çok zor desem, biliyorum anlayacak bir ben varım.
anlatmaktan yorulmayan da bir benim zaten.

ben olmak, bir bana çok zor.

bir bedende bunca çok ben,
aklı ile kalbi hep çekiştiren,
bir birinin bir ötekinin peşinden gitmekten, bölünmekten, aramaktan, bir olmaya çalışmaktan, bir yol bulmaya çalışmaktan, bulduğu yoldan sıkılmaktan, yenisine, başkasına sapmaktan, yeni girdiği yolda da aramaktan bunca sıkılan, yorulan, ama duramayan olmaktan çok yorgunum.

ne liman ne okyanusta,
ne dinginlik ne delilikte var olabilen,
ne istediğini bulamadığından, bulduğundan emin olamayan,
hem bunca başına buyruk hem de bu kadar bağlı olmaktan,
bir "aşk" diye divane olmaktan, bir "olmaz böyle" deyip, onların sözüne kanmaktan,
kanamaktan, katılmaktan,
katıla katıla gülüp, kana kana ağlamaktan,
bir anda her şeyi bırakıp, sonra yeniden hepsine birden başlamaktan,
bir türlü karar veremeyip, sonra kararını verince bir türlü emin olamayıp,
aklı erse kalpten olan, kalbi yatsa akılsız kalan,
ben olmaktan
okadar yoruldum ki..

başkalarına bakıyorum,
herkesin bir yolu var sanki.
ya akıllı ya deli,
herkes tutturmuş teranesini..

bense nerdeyim, ne isterim, neyi yapabilirim,
şimdi bu yoldan çıksam, ona girsem,
ne kadar gidebilirim?

bu defa kim yanar kurunun yanında
bu defa kime yazık ederim?

zararım bir tek bana olsa, belki de bu kadar sorun olmayacak ama,
hep yarı yolda bırakmaktan da bıktım artık.

divane aşık gibi, dolanırım yollarda..

5 Ekim 2009 Pazartesi

30

"Bu kızı yeniden büyütmeliyim
Kor ateşlerde yürütmeliyim
Değirmenlerde öğütmeliyim
Farkındayım"

bu hayat boyu sürecek bir işlem anlıyorum.
bir kere daha öğütmeli,
yeniden büyütmeli,
bir adım daha ileri,
düş,
kalk,
yaralan,
kabuk tut,
kabuk kopar,
kanasın kanasın, izi kalsın,
bir tane daha,
daha büyük, daha geç iyileşiyor yaralar,
kabukları koparmak da daha zorlaşıyor,
sevmekse eskisinden zor.
başka hatalar, başka insanlar,
daha fazla etkileyen sonuçlar..

şimdi tam zamanı ama, bu kızı yeniden büyütmenin, ders almanın tam zamanı. şimdiye kadar olduğundan farklı olarak, bu dersi şimdi almazsam, daha da alamam çünkü..

bugün 5 ekim. Fiko 30 yaşında.
belki de hiç 30 yaşında olmadığı için şanslı..
bu kadar çok onu özleyen, seven, düşünen insan olduğu için şanslı..
başucunda çocuk resimleri duran, rengarenk çiçekleri olan, göğe değen çam ağaçlarının altında, hiç ayrılmak istemediği şehrinde, dünyanın en huzurlu mezarına sahip olduğu için şanslı..
ve bana yaşattığı tüm mutluluklar için de ben şanslıyım.
birini bu kadar sevebilmek, biri tarafından bu kadar sevilebilmek ve diğerlerinin aksine bunun artık ölüm tarafından "ölene kadar" koruma altına alınmış, bozulmayacak şekilde saklanmış olduğunu bilmek benim şansım..

seni çok seviyorum dediğimde ağaçtan kafama düşen kozalağa, onunla güler gibi gülebilmek ve benimle beraber güldüğünü bilmek,
sevgisini göğsümün tam ortasında bir alev gibi hissedebilmek,
bunun geçmemesi, bozulmaması, bitmemesi, şansım.

olduğun yerde, en güzel mavilerin ve yeşillerin içinde, huzur ve mutluluk içinde, beni bekliyor olmanı diliyorum, seni çok seviyorum.




1 Ekim 2009 Perşembe

beni sevmeyen bitlensin

tatile filan gittim. 9 günmüş, anlamanın imkanı yok tabi ne ara başladı ne zaman bitti. aslında tatilden de bir şey anlamadım. eski tatiller bardak oldu şimdi. öyle bir eğlence manyaklığı filan çok uzakta, radikal kararlar ise yakında..

içim biraz rahatladı da üç beş satır yazabiliyorum. bu kadar da çok düşünecek bir şey yok aslında. bir takım kararların öncelikli verilmesi gerekiyor. ilk ayağımı atmıştım zaten, diğeri arkada kalmıştı, şimdi onu da öndekinin yanına çekmek gerekiyor. doğru karar doğru karar diye kıçımızı yırtıyoruz ama olan kıça oluyor işte, hiç bir zaman emin olamıyorsun bu mu doğru karar, emin olamayacağız da bir "sliding doors" güzelliği yapılıp diğer seçenek de gösterilmediği sürece. sürüyle film var bunun üzerine butterfly effect gibi, "onu öyle yapmasaydım, burda bu seçimi yapmasaydım" diye. demekki neymiş, çok da düşünmenin bir manası yokmuş. ama insan engel de olamıyor kendine yine de bir hindi gibi düşünüp duruyorsun içten gelen gulu gulu sesleriyle.

sonra bana diyorlar ki amma sivilce çıkmış yüzünde, yok efendim ne kadar da mutsuz görünüyorsun. kafamın içi olmuş kazan. okadar çok düşünce doluştu ki neyi düşüneceğimi şaşırdım. zaten hepsi bu yüzden oldu. beni yıldıran şeyleri bir kenara ayırdım, ne demiş amerikan ataları "one thing at a time", hah tamam. ilk karar verilmesi gereken neydi, onu buldum, kararı verdim, şimdi uygulayacağım sonra diğerlerine geçeceğim. amma zor oldu yahu!

10 Eylül 2009 Perşembe

the car song..

I sit back with this pack of zigzags
And this bag of this weed
It gives me the shit needed to be
The most meanest emcee on this - on this earth
Cause since birth I've been cursed with this curse to just cursed
And just blurt this bezerk and bizarre shit that works
And it sells and it helps in its self
To relieve all this tension dispensing me
Sentence is getting it, stress has been eating me recently
All through this chest and I rest to get peacefully
But at least have the decency in you to leave me alone
When you freaks see me out in the streets when I'm eating or feedin' my daughter
To not come and speak to me
I don't know you and no I don't owe you a motherfuckin thing
I'm not Mr. NSYNC and I'm not what your friends think
I'm not Mr. Friendly
I can be a prick, if you tip me my tank is on empty
No patience is in me and if you offend me I'm lifting you ten feet
In the air, I don't care who was there and who saw me just jaw you
Go call you a lawyer file you a lawsuit
I'll smile in the courtroom and buy you a wardrobe
I'm tired of arguing - I don't mean to mean but it's all I can be
It's just me

And I am
Whatever you say I am
If I wasn't, then why would I say I am?
In the papers, the news, everyday I am
Radio won't even play my jam

Cause I am
Whatever you say I am
If I wasn't, then why would I say I am?
In the papers, the news, everyday I am
I don't know it's just the way I am

Sometimes I just feel like my father, I hate to be bothered
With all of this nonsense it's constant
And "oh it's just lyrical content!"
The song "Guilty Conscience" has gotten such rotten responses
And all of this controversy circles me
And it seems like the media immediately points a finger at me
So I point one back at 'em
But not the index or the pinky or the ring or the thumb
It's the one you put up when you don't give a fuck
When you won't just put up with the bullshit they pull
Cause they full of shit too
When a dude's gettin bullied and shoots up your school
And they blame it on Marilyn - and the heroin
Where were the parents at?
And look at where it's at middle America
Now it's a tragedy
Now it's so sad to see
An upper class city having this happening
Then attack Eminem cause I rap this way
But I'm glad cause they feed me the fuel
That I need for the fire to burn and it's burnin' and I have returned

And I am
Whatever you say I am
If I wasn't, then why would I say I am?
In the papers, the news, everyday I am
Radio won't even play my jam

Cause I am
Whatever you say I am
If I wasn't, then why would I say I am?
In the papers, the news, everyday I am
I don't know it's just the way I am

I'm so sick and tired of being admired
That I wish that I would just die or get fired
And drop from my label and stop with the fables
I'm not gonna be able to top what my name is
And pigeon holdin' to some poppy sensations
They cop me rotation at Rock 'N' Roll stations
And I just do not have the patience
To deal with this cocky Caucasians
Who think I'm some wigga who just tries to be black
Cause I talk with an accent and grab on my balls
So they always keep asking the same fucking questions
What school did I go to?
What hood I grew up in?
The why? The who, what?
When and where and the how?
Till I'm grabbing my hair and I'm tearing it out
You've been driving me crazy, I can't take it
I'm racing, I'm pacing, I stand and I sit
And I'm thankful for every fan that I get
But I can't take a shit in the bathroom
Without someone standing by it
No I won't sign your autograph
You can call me an asshole
I'm glad cause

And I am
Whatever you say I am
If I wasn't, then why would I say I am?
In the papers, the news, everyday I am
Radio won't even play my jam

Cause I am
Whatever you say I am
If I wasn't, then why would I say I am?
In the papers, the news, everyday I am
I don't know it's just the way I am

3 Eylül 2009 Perşembe

eylül başı

bir parkta oturuyorduk..
ankara'nın zengin semti çankaya'da, cepte yokken beş kuruş para, parklar paklar yazın bittiğini kabullenemeyen gönülleri ve alınır birer ince mont üste, bir battaniye akşamdan sulanmış nemi üzerinde çimenlerin üstüne sermeye. açmışız tavlayı önümüze ama iki leyla (mecnunlar çoktan dökülmüş sulara, yaz bitmeden evvel inek içmiş o suları, dağa kaçmış, yanmış bitmiş kül olmuş aşkın alevinden maşuklar, sonbahara kala kala gene iki leyla kalmış) ne tavladan haberimiz var, ne zardan.. pul pul olmuş tenlerimiz yazın ardından. biraz nem lazım belli, denizin kokusu kalmış üzerimizde, tuzu çoktan akmış gitmiş ankaranın yeraltı tünellerine..gülüyoruz ya, neye güldüğümüzün bir önemi olmaksızın, yüreklerimize çökmeye başlamış olan "sonbahar geliyor" ağırlığının ayırdına varmamak için bu vara yoğa (daha ziyade yok olanlara) gülme telaşı. bir telaş var sahi üzerimizde, yaz gelirken yaşadığımızdan başka, ozamanki telaşın içerisinde barındırdığı, o kafayı inlerimizden çıkarıp "sokaklar şöyleymiş" deme merakı. şimdi ise telaş, bir "yakalama" telaşı.. yaz bitiyor, son günlerini kaçırmamalıyız, bir daha nereden buluruz sırtımızı ısıtacak, kemiklerimize dolacak güneşi, kendimizi atalım parka ve son demlerinden demlenelim bakalım inceden diyerek..
o gün işte, o battaniyenin üzerinde dedim ki "yaz bitti" galiba.. ayağa kalktığımızda, bir iki adım atmıştım ki daha, daldan bir yaprak koptu, yavaş, salına salına geldi düştü ayakkabımın burnuna. tamam dedim, yaz bitti..
beraberinde götürdüklerine üzülüp, diğer mevsimlerin getirecekleri ile pek de ilgilenmeden, üzülerek baktık birbirimize.
şimdi mevsimler geçsin diye bekleme zamanı..
aklıma bir şeyler geliyor yazayım diyorum, işe geldiğim zaman kayboluyorlar, eve gidince bilgisayar başına oturmak istemiyorum. böylece hiç bir şey yazamıyorum. bari aklıma da gelmeseler, ozaman daha iyi olucak çünkü böyle içimde kalmış gibi hissediyorum ama içimde ne kaldığını tespit edemiyorum.
tatsız.
içimde bir şey varsa bilmek isterim. dış ölçüleri nedir, iç hacmi ne kadardır filan..
bir lafı unutunca "demekki yalanmış" diyen insanlar vardı, demekki benim içimden geçenler de yalan. içimden geçemeden kaybolanlar diyelim..