23 Temmuz 2008 Çarşamba

trakonya 2


üzerimden çığlık sesleri geçiyor
çığlıklarım seslerine karışıyor..
sağırlar diyarında ne kuş uçuyor,
ne bir kervan var gittiğim yere kadar bırakacak.
otostop yapacağım parmağımı yedim,
işler karışıyor,
her şey bizim dışımızda gelişiyor,
teğetlerden teğet beğeniyoruz kendimize,
sıyrıkları her sabah tuzlu sularda sızlıyor.
kimsenin esas niyeti bana malum olmuyor,
bunu onlar yapıyor,
benden utanmamı bekliyor.
yorgunluğumun içerisinde boy veriyorum,
yanıma yandaş bekliyorum
bir daş istiyorum
bir taş olsam da kafa yarsam diyorum,
attığım taş ürküttüğüm kuşa değmiyor.
teğetlerden teğetlere yol ver canım benim,
sonuç seni iki noktanın kesiştiği yerde bekliyor.
sonuca odaklı yaşamlar diyarında
kendi kervanını kendin pişir kendin tunçtan heykellerini dikcilik oynuyorum
bütün bunları bir oyun zannettiğimi söylüyor
herkesin ağzından kelimeler dökülüyor
öğrenmişler parolayı gelen giriyor
kimse çıkamıyor
çıkmak için de bir parola gerekebileceği
silik zihinlerinde yer bulup hatırlanmıyor.
ah yazıklar olsun bana
yeniden yaşamıma kısa topuklu ayakkabı diye bir şey giriyor,
peri kıyafetlerimle kanadımı
gardrobun alt çekmecesinde bekletiyorum
kendimi nadasa bıraktım
seneye tekrar eğlence biçmeyi umuyorum..

trakonya

Denizlerimizde (tüm Akdeniz havalisinde: Karadeniz-Kızıldeniz) yaşayan en zehirli balıklardandır. Ortalama 17 - 18, en çok 35 - 40 cm. boya erişir. Hareketsiz bir balıktır. Fakat deniz dibinde avlarına karşı çok süratlidir. Zehiri (kendi vücut proteini) bir insanı sakat bırakabilir. Çare: çarpılan yere 40 derecenin üzerinde ısı uygulanması ve protein yapısının parçalanmasının sağlanmasıdır. Bu nedenle dikkat edilmelidir. Denizden çıktıktan, hatta öldükten sonra dahi zehirliliği devam eder. Özel olarak avcılığı yapılmaz. Aynı zamanda Çarpan Balığı olarak adlandırılan Trakonya, küçük balık ve kabuklularla beslenir. Kış aylarında derinlere çekilir. Eti lezzetli olmakla beraber, az avlandığından ekonomik değeri yoktur.

NEYMİŞ?

sago şöyle demiş:

GEL YAMACIMA,ULAŞ AMACINA.
BENİ TANI,BANA SAGO DERLER.
ADIMA HÜRMETİNİ GÖSTER,ŞEYTANA YOL VER.
KAFASI KEL OLAN HERKESE ''RAPÇİ'' Mİ DERLER ?
GİDE-GELE YOLUN SONUNA ADIM ADIM YANAŞIRIM.
BENDİMİ ÇİĞNER AŞARIM,
UÇURUMUN TEPESİNDE SİGARAMI YAKARIM.
AH !...SİS...PUS..DUMAN OLA...
GÖZÜMÜN FERİ KAÇA ?
KAÇA KAÇA YOLU BİTİREMEDİM
ACABA KAÇA BİLETİ KISA YOLUN ?
AMA HERŞEY CABA.
GÖSTERDİĞİM ÇABA ?????
SIĞ TAŞTIĞIN KABA !...
BEN RAP ALEM VEBA
MECLİSİNİZİN EN ÂLÂ ACEMİSİNE LALA OLURUM ÂLÂ
KONUŞUYORSUN HÂLÂ,LİRİKALİTE BÂLÂ.
SAGOPA GÖREN ÂMÂ,SÖKÜĞÜNE YAP YAMA YAMYAM BUDALA !...
TIRMALA DUVARI,YERİN ÇEKİÇ YAPIMIN PİSUVARI.
UYARI !..
1-2-3-4-5-6...
BENDEN TÖLERANS YATTI.BENİM TEPE ATTI.
İÇİNİZDE YÜZEN HAİN BALIK DENİZLERİMDE BATTI.
ÇÖMEZİM KARTLARI KARIŞTIRDI.
ASYA KITASI RAP YILDIZI TOPRAKLARIMA KAYDI.
HERGÜN AYNI ŞARKI BAYDI.
SAYDI KAF ve KEF .
RAP ESEFLE KINAMANIN HARİCİ NEYE YARASIN ?
HEP BİRİ KUYUMUMU KAZSIN ? ADINIZ BATSIN !...
NEMDİR GÖZÜMÜN ÖNÜ.
BU SÖZÜ YAZ SAGO!...İNCİTİR.
HEM FİKİR OLABİLİR BAZISI,
SETİMİ ÇEKERİM AMA SUSTURAMAM ARSIZI.
KAP KOLU YERE DEVİR HIRSLI HIRSIZI.
KOŞ TAZI GİBİ SAGO,HIZINI KESME.
GAZI SONA KÖKLE HAZZI TAD BAZI BAZI.
YARADANIM RAZI GELMİŞ RAP YAZILAN YAZI BANA
ÖNÜME SERİLEN HALI KIRMIZI.
BIRAK LAGALUGAYI.BU LAKLAKIN SONU YOK.
LAKIRDININ DOZUNU KAÇIRAN AHALİMİN BİLETİNİ KESSİN ABE FANIM.
ANILARIMIN ÖNEMİ KALMADI,BENİM AKIL ALMADI CANIM.


YER BENİ,BİZİ.SAKIZ ETTİN KOKAN AĞIZINA BİZİ, BENİ
KINARIM SENİ,SİZİ.PRİZE SOKARIM ELİNİZİ.
TEMİZLEYİN BEZİNİZİ,KABULLENİN DİSSİNİZİ.
DİSSİM KIRAR BELİNİZİ.BİRİMİZ TEMSİL EDER HEPİMİZİ.
TEPELERDEN İZLER GÖZÜM HEPİNİZİ.
BENİZİ KAÇMIŞ KERİZİ TANI,DENİZE GİRME YÜZME BİLMEDEN YUTAR HEPİNİZİ.
PİSİPİSİNE ATEŞE ATMA HEPİMİZİ,
SİZDEN MEŞHUR OLAN ECNEBİ KEPİNİZİ ÇIKARIN ATIN KENARA
SAGOLADIM RAPİNİZİ,KİNCİLERİ İPE DİZİN VERİN İSİMLERİNİZİ.

15 Temmuz 2008 Salı

gazı bitmeden evvel tekleyen ama hala arada bi yanıp sönen çakmak senfonisi

hissedilir bir şekilde kırmızı yanıp sönüyoruz ama eski model dayanıklı takoz nokia telefonlar gibi kapanmak bilmiyoruz. biri bizi durdursun demek de gelmiyor üstelik içimden, daha ziyade herkes kenara çekilsin, açılsınlar şöle, eğlenceye odaklı bu yaşantı içerisinde memnunum. o saplı şeker biziz işte. yedikten sonra ellerinde kalan sap ile ne yapmak istediklerine onlar karar versinler, bana böyle şeylerle gelmesinler. bir salata yapmaktan aciz duruma geldiğimizden kelli az kalsın evden barktan da olucaktık ki gözdenin içerisinden fırlayan çirkef bizi korudu. hiç beklemiyordum doğrusu. onun şimdi ayağının altını sinekler yiyor ve beni kendisini güldürmek suretiyle karın kası yapmaya zorlamak ile suçluyor. yegane sportif aktivitemiz bu zaten. ama dedikleri doğru ise biz bu kadar gülmeyle 1579 sene kadar yaşarız. aslında çok yorgunuz. kontenjan açığından faydalanarak eylenme çabası içerisindeyiz hala. sonumuzun kuş ditme merkezi olacağından korkuyorum, en sonunda bizi birileri didicek.. rahatlar mıyız acaba şöyle lime lime olsak. off içsek mesela kısa yoldan ne sinek sokar ne bir daha yerimizden kıpırdamak zorunda kalırız. zaten bugun polonya yahudileri için bir müzik eşliğinde önümüzden tabutla rahipler geçtiğini hayal ettik sahilde. bunun dışında yaşantımızda çılgın kokainman sedat, onun çekme tahtası jale, bi takım loca sahibi kel insanlar, bir adet gül satıyordum ama sen aşkıma karşılık vermiyordun kadrosundan gülcü, havlucu zannetiğim dj, garson ramazan ve saz ekibi, bir adet sarışın olduğu kadar küstah da olan genç evlat, aslında hanımefendilerden hoşlandığını idda eden amcaoğlu, "sen arabayı park et, sende domalıp geri geri bana doğru koş" kadrosundan aslen doğulu olup laz şivesinden yardıran bi garip leman karakteri, aşkının peşinden fethiyeye doğru seyretmekte olan bir büyük araç sahibi stand upçı insan, ve daha adı aklıma gelmeyen pek çokları girip çıkıyor süratle. öyle bir süratten bahsediyorum ki kimini geçerken göremedim. kırmızı tek kapı araç sahiplerinden uzak durunuz mal çıkıyorlar ek bilgisine de haiz olduk, deneyimlerimiz arasına kattık. aferin bize. şimdi sivrisinek yemi olarak görev yapmaktayız. ama dediğim gibi, artık kalkmalıyım, sanal simge ile maceramız yeni başlıyor..asal muz'un sahibinin soyadı muz'muş, orada asal satıyorlarmış, bu da ekstradan puan olsun..
bugünü senin gittiğin gün olarak kayıt altına almak üzere başlıyorum yazmaya. vendetta çalıyor, bleeding heart. bu şarkıyı hayatıma soktuğun günü saniyesi saniyesine hatırlıyorum. hafızam bana vermesini istemediklerimi sunmak konusunda bir harika, biliyorsun. bütün mutlu zamanlarımı döküyor birbir, senin de dediğin gibi, "o fotoğrafların hepsinde gülüyoruz".. sadece şunu düşünüyorum, uzunca bir zamandır sadece 3 gün çektim elimi üzerinden, sadece 3 gün aramadım, karışmadım, madem istediğin, özlediğin bu ozaman takıl dedim ve şimdi sen çok uzun bir zaman istesem de istemesemde yoksun, çok uzaktasın, dokunamayacağım kadar, sesimi bile duyuramayacağım kadar uzak.
neden oldu tüm bunlar?
hepimiz eğleniyoruz aslında, hepimizin tek istediği birazcık daha eğlenebilmek ve okadar az kişiyiz ki eğlencenin kıymetini bilen, mutluyken teşekkür etmesini anımsayacak kadar buna duacı okadar az insanız ki..herkesin içerisinde koşturduğu şu yaşam savaşı bana öyle hikaye geliyo ki. ömürlerini 2 hafta tatil yapabilmek üzerine kuran ve onunda 1 haftasını para bulamadıkları için evlerinde geçiren, bütün sene boyunca çalışan ve haftasonları da çok yoruldum diyip ters dönmüş böcek taklidi yapan insanların dünyasında bizim yerimiz yok belki de.. eğlenmekten yorulmayanlar diyarında hayali bir uçuş halindeyiz hepimiz, sen paraşütü açıyorsun, biz müzikle salınıyoruz orda burda. soruyorlar sürekli, neyle meşgulsünüz diye, ev hanımı ile sokak kızı arasında bişeyim desem inandırıcılıktan uzak, gerçekçiliğe çok yakın dururum oysa. seni çok özlüyorum. gittiğini, artık ulaşamayacağım bir yerde olduğunu bilmek bu hissi on katına belki yüz katına artırıyor. sana sinirliyken seninle günlerce konuşmamak hiç sorun değildi, çünkü biliyordum ki aradığımda orada olacaktın, küfür de etsen, ağlasan da, oradaydın.
bugünlerinde geçeceğini söyleyerek içimi yahut içini rahatlatmak istiyorum ama günler bize genellikle eskilerinin daha kötülerini getirerek devam etti seyrine. bende kendi seyrime oldukça pesimistik bir bakış açısından devam ediyorum gördüğün gibi. bu durumda rahatlamak da rahatlatmak da mümkün görünmüyor bana. yoksun, gittin, hepsi bu. üzgünüm. o üç günü seninle konuşmadan geçirdiğim için kendimi suçluyorum, hemen arkasından seni suçlamaya başlıyorum bunu bana yaşattığın için.

9 Temmuz 2008 Çarşamba

tutunamayanlar vs. tutunabilenler

check please

biliyorum,aranızda beni tanıdığını iddia edecek olanlar var. çocukluğumu bilenler, fotoğraflarımı görenler, uzun yıllar evvel benimle tanışanlar, "hiç değişmemişsin" diyecek olanlar ile, "vay be ne çok zaman geçmiş" diye düşünenler. bana bakıp zamanı ölçmek isteyenler var. zamanın götürdüklerinden bahsetmek isteyenler, değişimin olumlu olduğunu ispat etmek isteyecekler.. bir yerlere gelmiş olanlar, bir yerlerden geçmiş olanlar, olduğu yerde saydığını kimse kabul etmek istemeyecek biliyorum. (bir tane hariç, o aynı yerde, o zaten oradaydı, hemen yanımda, benimle beraber yerinde saydı -belki de kendimizi kandırıyoruz, belki de büyüdük bizde, belki de bu yeni çıkan hayatla savaşmaya çalışma modası bir akım değilde büyüme emaresi kabul etmek istemiyoruz)
tüm bu şeyleri normal karşılıyoruz. arkadaşlarımız evleniyor, boşanıyor, yavruluyor, yeniden evleniyor, yeniden yavruluyor yahut yeniden boşanıyor, bunların hepsinden hiçbir şey anlamamayı başarıyoruz. oysa eskiden böyle değildi bile demiyoruz. ilişkiler hakkında -kendimizin ve başkalarının ilişkileri- uzun uzun konuşuyoruz, buna "girl talk" deniyor, yahut "chick lang". bir sex and the city esintisi tüm kadın kadına konuşmalarda, enteresan bulunan erkekler dökülüyor ortaya, sorguluyoruz ilişkileri, nedenleri, sonuçları merak ediyoruz, akıllar alıyor akıllar veriyoruz (benimki bana zor yetiyor demiyoruz hiç..), herkes kendi tecrübelerini döküyor ortaya, hiç değişmeyen bir tek şey var o da herkesin acısının kendine biricik olması. hiç kimse aslında diğeri için gerçekten çok üzülmüyor bunu biliyoruz. bir başkasına iletmek üzere dinliyoruz hikayeleri, sonra en yakın diğer arkadaşımızı arıyor ve ötekinin başından geçenleri belki biraz daha ilginç bir hale sokarak aktarıyoruz. kendi hakkında konuşmak istemeyenler için ilaç gibi oluyor bu, çok konuşup hiç anlatmamış oluyoruz.. sonra bir anda olduğun yerde durup da soruyor musun kendine tüm bunları neden dinliyoruz? neden cevaplıyoruz? neden başka hayatlar üzerinde bu kadar durur gibi yapıyoruz?

biliyorum, aranızda benim eskiden böyle olmadığımı söyleyecek olanlar var. eskiden böyle değildin sen.. ne hoş bir cümle. eskiden derken hangi eskiden mesela? o eskiden dediğiniz günlerde daha eskilerden birileri gelip bana "sen eskiden böyle değildin" diyemez miydi mesela? hiç değişmediğini idda edenler bile değişmiyor mu ki? ve bu bir iltifat mıdır yoksa kötüye doğru bir gidişatın habercisi mi? ve her 2 durumda da üzerinde durulup düşünülmesi gereken bir mevzu mudur eskiden böyle olmamak? "eskiden"... ne kadar eskiden?

tecrübe kazanma esnasında -ki ben kazanmadığını idda edenlerdenim- mutlaka bir şeyleri yitiriyor insan. insanlığını mesela. bu konuda b. ile tekrar tartışmak istemiyorum, kendisi tecrübenin iyi bişi olduğuna inanıyor, o tecrübe kazandığı gibi hayatta da bir takım başarıların sahibi, ya da en azından bu mesafeden öyle görünüyor.

diğer yandan g.ye baktığımızda daha yakın bir profil görüyorum kendime. aslında yıllardır merak ettiğimiz sorunun cevabı bu olsa gerek, bu kadar uyumsuz olmamıza rağmen neden hala bu kadar iyi arkadaşız? çünkü diğer insanların akıllandığı, tecrübe kazandığı ve adına başarı dedikleri şeylere sahip olduğu bu dünyada, yerden azıcık yükselmiş, ne yeşeren ne ölen, ne büyüyen ne yerinden sökülen, ne kök salan ne rüzgarda devrilen 2 adet garip sopa gibiyiz. birisi bizi yere dikmiş, olduğumuz gibi duruyoruz. yontulmadan. evet böyle demek mümkün. benzeyen yanımız bu. (birisi bir gün üzerimize oturacak ve biz de görevimizi tamamlamış olacağız bana kalırsa.. hani herkesin bir misyonu varmış ya, bizimki de böle bişi olsa gerek.. kendimiz gidip kimseye batmayacağımıza göre, ancak gönüllü bir göt gelince misyonumuz ortaya çıkabiliyor, ki daha evvel başımıza geldi, daha da gelecek sanıyorum. esas anlamadığım ise o götlerin önce gelip oturup sonra bize battık diye çemkirmesidir ama bunun hakkında uzun uzun konuşacak değilim. sen ağzını yamultarak o küçümser gülümseyişinden yap onlara, ben de kaşlarımı çatıp "domuz gibi" dedikleri bakışımdan atarım. karakteristik özelliklerimizin başında bunlar geliyor ne de olsa..)

ukala diyorlar, kendini beğenmiş, fazla akıllı buluyorlar bazen, bazen çok aptal, fazla hazır cevap ve kelime oyunları ile kendine kurtuluş arayan bir sima, nasıl bilirdiniz? vallahi bilemedik ki diyemiyorlar hiç, sanki sabit bir durum varmış gibi ortada, herkes fikrini döküveriyor orataya. nedensiz hareketlerime bir anlam yüklemeye çalışıyorlar. kimse olduğu gibi kabullenmek istemiyor kimseyi. her hareketin bir anlamı olması gerektiğini düşünüyorlar. düşünmeden hareket etmeye inanmıyorlar. sonuçlarını düşünmüyorsun diyorlar bana, sanki sonuçlarını önceden bilebiliyor gibiler. ne enteresan.. satranç oynamayı beceremiyorum işte bu yüzden. ben sadece kendi hareketlerimden sorumlu görünüyorum ama başkalarının buna karşılık vereceği tepkileri de hesaplamak zorunda olduğumu söylüyorlar. yani hesaplamak, hesaplar yapmak, sonuçlardan korkmak. neden korkamıyorum peki ben? sadece bir piyonum kendimi sürüyorum bir kare daha. sonra diyorlar fil gelir seni yer, kale'm var benim diyorum, arkasına kaçarım, şahlar var bir de oyunda, onlar çok önemliler diyorlar, koruman gereken bir alanın olması lazım, benimse tek dileğim tahtanın ortasında bir o yana bir bu yana salınmak. uçuşan eteklerim ve saçlarımla uyum içerisinde olmak istiyorum. şampuan reklamında gibi takılmak istiyorum sadece. hesaplayamam kimleri yerler, nereleri ele geçirirler. hep ileri adımlar atmak istemiyorum, kimsenin yerinde yurdunda gözümde yok. işte bu yüzden yeniliyorum. bunu kabul de ediyorum ama yenilen pehlivan güreşe doymaz derler, tam tersi oluyor, yenenler geri geliyor, oyun yeniden başlıyor, yenen pehlivanlar tekrar tahtaya dönüyor, benimle oynamaktan neden zevk alıyorlar hiç anlamıyorum..mat olsak artık diyorum. mat.

aman bitmiyor işte. zamanlar geçiyor, kocaman zamanlar. dönüp bakıp hayıflananlar var bir, bir de geleceğin getireceklerinden çok korkanlar, sadece günü yaşayanlar da var, gerisini ilerisini düşünmeyenler. kendime bir grup bulmak istiyorum içerisine dahil olabilecek, hiç birinden değilim sanki. ne geçmişe bakıp geri dönmek istiyorum, ne bir adım ileri gitmek istiyorum ne de bugüne dair acayip beklentiler içerisindeyim. yaşıyoruz işte diyorum ben. hayattayız, bugün de.
prensipler edinerek kendimi hırpalayamam, polyanna gibi takılamam. bir masal kahramanı bulamıyorum kendime, benzer bir hikaye içerisinde, en çok pinokyaya benzeyebilirim küçücük burnumla, ama o da insan olmaya takmış kafasını, kafasını kırasım geliyor hikayenin o kısmına varınca, gene olmuyor. külkedisi olsam üvey annemin ağzına zehirli elma tıkar, şişman kızkardeşlerimi koşu bandına bağlar, ayakkabıyı düşürenin ben olduğumu anlamak için tüm ülkeye giydirmeye çalışan salak prensin kafasına da topuğumla vururdum sanıyorum. yedi cüceleri birbirine düşüren bir pamuk prenses yahut saçlarını kazıtan bir rapunzel de olabilirdim. saçıma tutunarak tırmanacak prens istemem gelmesin, gelecekse kendine bir merdiven inşa etsin! gratel olsam o pastadan evi komple yerdim, içindeki ile beraber. bana en çok uyuyan güzel yakışırdı sanıyorum, onda da öpüp uyandıran prensi tokatlayabilirdim, malum uyandırılınca çok sinirli oluyorum. masallardan bahsederken vahşileşmek tam da bana göreydi biliyorum, burada kesmeliyim, gittikçe sinirleniyorum, birisi dün gece 40 katlı yatağımın altında bir bezelye unutmuş sanıyorum!

daha evvel kısaca bahsetmiş olduğum gibi, gerçekten dünyada gitmek isteyebileceğim hiçbir yer de kalmadı. eskiden en azından onun hayali ile yaşıyordum (son bir kaç senedir), şimdi artık onu da istemiyorum. bu çok da ümitsiz bir hal aldığım anlamına gelmiyor, sadece her yerin bir zaman sonra hiç bir yer kıvamına geldiğini kabulleniyorum. her yer dar. her yer küçük. her yer insan kaynıyor. yalnız bir adaya falan düşmek de istemiyorum, hiç eğlenemem ozaman. hiç bir şeyden emin değilim. kendimi kendinden eminlerin ellerine teslim etsem, yönetseler beni, ne yapmam gerektiğini söyleseler, ama haklısınız, ben kimseyi dinlemiyorum, yoksa insanların tek yağtığı zaten ne "yapmamam" gerektiğini söylemek, dinleyecek olsam onları dinlerdim. dinlemiyorum. içimi dinliyorum ben. belki annemin dediği gibi "şeytanım"ı dinliyorum, o söylüyor arada, ben oynuyorum. yanlış. her şey çok yanlış evet.

annem benimle konuşmuyor. ben de annemle konuşmuyorum. ben 27 yaşındayım, o yarın bir yaş daha yaşlanıyor. hala benim hayatım üzerinde ben bile tahakküm kuramazken onun kurmasının imkanı olmadığı konusunda anlaşamıyoruz, sebep bu. ya da benim hala ona göre hatalar yapıyor olmam. hatalar içerisinde yaşıyorum ve bir şekilde ya başıma bişi gelmiyor bazen de geliyor, ama hiç ölmüyorum. bunu yeterli bulmuyor. kimse istemezdi biliyorum, çocuğunun, elleriyle boklarını temizlediği o ufacık şeyin buna dönüşmesini istemezdi sanıyorum. ama elimden geleni de yapıyorum normal bir hayat oyununu oynamak için. çoğunlukla da bunu sadece onun için yapıyorum ama yetmiyor. haklı olduğunu biliyorum. onu bilmek istemediklerinden uzak tutmaya çalışıyorum ama olmuyor. varlığı beni şu ana dek yaptıklarımın çok daha fazlasını yapmaktan geri tutuyor, ama bu kadarı da yetmiyor. kendinden çok benim için yaşıyor, kendinden çok beni merak ediyor. artık kendisini merak etmek istediğini söylüyor ama yapamıyor.
anne olunca anlarsın sinem..
olmazsam anlayamayacağım anlamına geliyor. aslında bir şekilde anlıyorum. çünkü nasıl onun hayatı benimkine bağlı gidiyorsa benimki de onunkine bağlı gidiyor. beni tutuyor, varken de, yokken de.. her 5 yapmak istediğim hatadan 1 tanesini yapmamı sağlıyor. ama bu yetmiyor. hiç bir şey değişmiyor aslında. ben onu yoruyorum, o bana bunu söylediği zamanda sinir oluyorum. en güzeli birbirimizin hayatından çıkmak diyorum, yıllardır bu böyle gidiyor, yine de ayrılamayan ama devamlı kavga eden evli çiftler gibi birbirimizden de kopamıyoruz. bu belki de anne babası ayrı olan çocukların kaderi diyorum, bir tarafa daha yakın olmak ve o bağı hep hissetmek. bundan ne denli şikayetçiyim ondan bile emin değilim. annemi özledim. ama onu görür görmez içimde kabaracak olan öfkeyi şimdiden tahayyül edebiliyorum. suçlamalar, sorular, yargılar.. hatalar benim hatalarım, annemde dünya üzerine gönderilmiş olan yargıcım. ne olursa olsun, ne olursam olayım beni hep seveceğini söyleyen, ama her hatamda çileden çıkıp benden nefret eden annem. doğum günü yazısı yazmak istiyorum ama elimden dökülenler bunlar.
böyle bişi oldum ben. bunun için özür bile dileyemem. benden başka birisini suçlamak istersen genlerim yahut tanrı ile ilgili düşünebilirsin.. tamamı benim suçum olamaz değil mi?
öf. bunu burada kesmeliyim..özür dilerim. daha iyi bir yalancı olamamam sonucu seni üzdüğüm için. başka hiç bir şey için özür dileyemem çünkü yağtığım şeyin adı "yaşamak" ve bunu senin istediğin şekilde yapamam.

yanlış evet çok yanlış, biliyorum.

8 Temmuz 2008 Salı

çalıkuşu feride ağaçtan düşerse..

- sen hala sigara mı içiyorsun? çok çirkin görünüyor..
- ben hala sigara içiyorum ve çok çirkin görünüyor olmam buna devam etmem için iyi bir neden olabilecek gibi görünüyor.

- neden hala yalan söylüyorsun?
- çünkü hala etrafımda yalan söylememi gerektirecek insanlar barınıyor ve ben kalplerini kırmak istemiyorum. diğer yandan mücadele edicek gücüm de yok. herkes duymak istediklerini duysun ve mutlu olsun. bu kümeye bende dahil olabilirsem hiç bi sorun kalmicak gibi görünüyor.

- ne zaman işe giriceksin?
- tüm dünyanın çalışması ve üretmesi gerektiğine dair duyulan bu inancın kaç yılından itibaren ortaya çıktığını araştırabilecek görev bilincine sahip olmayı ve "kapitalist düzen" ile ilgili doyurucu bir konuşma yaparak bu soruyu bertaraf etmeyi isterdim ama maalesef.. bu durumda en azından şunu söyleyebilirim, bi sponsorum olduğu sürece asla çalışmayacağım.

- ne zaman akıllanacaksın?
- aklın yaşta değil başta olduğunu kabul edersek sanıyorum durumun zamanla bir alakası yok. lobotomi kelimesini araştırmaya sunmak durumundayım..

- hep sadece kendini mi düşüneceksin?
- aksini yaptığını idda edenlere serin kanlılık ile gülümsüyorum. marx'a selam ederim lakin çöktü o ütopya.. herkes hep kendini düşünüyor, kalan zamanlarda gene kendi üzerinden başkalarını. kaldı ki karşımızdakine bir şey ifade etmesi gerektiğine inandığımız o yüce duygu "sevgi", "seni seviyorum" dediğimiz anda gizli öznesi ile her şeyi ele veriyor: BEN seviyorum.. ha ha ha

- ne yemek yaptın?
- barbunya, pilav, puding.

- kendinizi 5 sene sonra nerede görüyorsunuz?
- yemin ederim bu soruya bir gün, bir iş görüşmesinde "derede" şeklinde cevap vericem. yemin ederim.

- ne zaman çocuk doğuracaksın?
- bu bir kadın tuzağı. evlilik çukuruna düşen kadınların, diğerleri de o çukurdan çıkamasınlar diye birbirlerine yönelttikleri bi soru.. yine de cevaplamak gerekirse, aklımın tamamını kaybettiğimden emin olduğumda diyebiliriz. (açık bırakıyorum ki birisi "hani doğurmayacaktın sen" derse aklımı kaybetmişim demekki diyebileyim..)

son nokta: dünya üzerinde gitmek istediğim hiçbir yer kalmadı, sanırım şimdi hepimiz kına yakabiliriz..

18 Haziran 2008 Çarşamba

göğsüm ağrıyor (not the expression, literally ağrıyor). iman tahtası imiş ağrıyan yerin adı. bir tahtam eksik derken kastettiğim tahta bu olabilir mi acaba? sıkıntıdan yahut üzüntüden fiziksel bir acıya kendim yol açmadığım sürece bu tip şeylerin başıma gelmesine alışık değilim. anxiety attack olabilirmiş (bilirkişi raporuna göre..). aman ne güzel. tam da eksik olan şeydi

answer 2:

"There" is no better place than "here." When your "there" has become a "here", you will simply obtain another "there" that will again look better than "here."

16 Haziran 2008 Pazartesi

what does love mean?




"When someone loves you, the way they say your name is different. You just know that your name is safe in their mouth."

Billy - age 4


"Love is when you tell a guy you like his shirt, then he wears it everyday."

Noelle - age 7


"I know my older sister loves me because she gives me all her old clothes and has to go out and buy new ones." (Now THIS is love!)

Lauren - age 4

14 Haziran 2008 Cumartesi

çok yorgunum, beni bekleme kaptan..

çok yorgunum gerçekten. yataktan kalkalı dakikalar oldu henüz biliyorum ama hiç gücüm yok. soluk almakta güçlük çekerek uyandım. ağlayarak ve nefes almaya çalışarak. uyanınca geçer sandım, beter oldum. hangisinin gücü daha fazla, hangisi daha kötü? gördüğüm kabuslar mı, yaşadığım kabuslar mı? hangisi daha gerçek? nefes aldıkça göğsüm daralıyor şimdi, göğsümdeki fil bir kalkıp bir oturuyor, göğsümü eziyor.

12 Haziran 2008 Perşembe

I'M AS FAKE AS A WEDDING CAKE


Ümitsizliğe kapılma.

Müziği hatırla.

Saçlarının uçuşmasını.

Rüzgarı.

Gözlerini kapatıp gülümsediğin anları.

An.

Bir tek an için yaşadığını hatırla.
Uçuştuğunu, eteklerinle ve saçlarınla beraber.

Sahilde yürüdüğünü.

Ayaklarının kumlara batmasını, kumların ayaklarına batmasını.

Akşam olmasını hatırla.

Güneşin batmasını.

Beklediğini ve bulduğunu hatırla.

Şükrettiğin bir takım zamanlar yaşadın.

Az ve öz oldular evet ama değer dedin.

Gece vakti tam gaz giden teknede kollarını iki yana açtın, kahkahalarla gülerken montunu üzerinden çıkardın, tshirtünü üzerinden çıkardın, kahkahalarla gülerken kendine bir baktın ve güldüğünü gördün.

Mutlu olduğunu göğsün yanarak hissettin.

Lütfen bunu hatırla şimdi.

Olduğun yerden mutsuzluk duymak yerine, o mutluluğu anımsayarak yeniden hissetmek mümkün mü?

Tekrarla, mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

mutluluğun sahtesi olmaz.

..

dene(me)

daimi mutsuzluk yoktur.
daimi mutluluk yoktur.
daimi olan hiçbir şey yoktur.
doğanın dengeli olduğunu idda edenler dengesizin başkanıdır.
kendi dengesini bulmaya çalışanlar denemelerini gaz-debriyaj yahut tahteravalli(bir italyan ressam kendisi) üzerinde denemelidir.
denemezlerse yanılmazlarda, buna deneme-yanılma denir.

yan çukuruma..

çukur kaz bana çabuk.

tabanlarım su topladı, artık yürümek istemiyorum dediğimde, bana destek olduğunu sananlar tarafından yaşamak zorunda olduğuma inandırıldım ve daha iyi günler olduğuna inananlar tarafından saçlarımdan sürünerek ilerlemeye devam ettim.

ilerlemek?

bu ne demek?

gerçekten nereye doğru ilerlemekte olduğumuz konusunda hiç bir fikrim yok, aslında sizin de yok.

daha iyi günlerin bizi beklediğine sizin kadar inanç duymadığım için bana şaşkınlıkla bakan gözlerinizin çukurlarının arkasında beyin yerine hep bende olduğunu idda ettiğiniz hayal gücünden başka ne olduğunu söyleyebilirsiniz?

gerçekleri görmemek üzere yetiştirilmiş ve bu sayede inancınızı korumuş olabilirsiniz. ben yetiştirilemedim.
evet, çok uğraştılar.
genel geçer denen şeyleri, tüm o ahlak kurallarını, beklentileri ve yaşam sevincini içime koyabilmek için okadar çok uğraştılar ki, sırf onları üzmemek adına ben bile dönem dönem kendimi kandırabileceğimi sandım. kendisi inanmayıp, inananları yarı yolda bırakmamak adına emeklemeye devam eden tüm arkadaşlarım gibi..
işe girmek, dedikodular dinlemek, para kazanmak, maaş beklemek, sigortam yatıyor mu diye sormak, iş arkadaşı denen şeyin sahteliğine alışmak, kendi istediğin değil korunmak için takmak zorunda olduğun maskelerden seçmek..

seçtim, beğendim, aldım. telefonlarda pazarlıklar yaptım, mal aldım, mal sattım, fatura kestim, imza attım, sinirlendim. sahteliğimi unutup, içerisinde akşam birası ile bir nefeslik yer açarım ve bana yetebilir sandım. bir baltaya sap olmanın şart olduğuna kısa sürelerce kendimi tekrar tekrar inandırmayı denedim.
başardım. hahahaha.. başardım :)
hepimiz ne kadar da mutlu olduk.. diz boyu etekler diyarında diz kapaklarımdaki yaraları sakladığım sürece kimse gerçekten kimsin sen diye sormadı. ben bile.
kimsin sen?
kimsin, ve bizden ne istiyorsun?
önümüzdeki 5 sene içerisinde kendinizi nerede görüyorsunuz?
bunu sadece işe alırken soruyorlar.
ve siz "ben şu anda kendimi göremiyorum" diyemiyorsunuz.
kendimi yarın göremiyorum.
kendimi önümüzdeki sene göremiyorum.
hayır.
istenen cevap 5 sene içerisinde dünyayı ele geçirip paranın amına koymak istediğini uygun bir dille anlatabilecek cengaverler. uygun bir dilim yok benim, ancak dil çıkarıp kaçarım icap ederse.

şirket koridorlarında tıkırdayan ayakkabıların topukları "çimene yat" diye beynime beynime vurmasın diye, tüm bunları unutmaya çalıştım.
sadece para kazanmak için çalışmayanları anlamaya çalıştım.
her şeyin gerçek olduğuna inananları anlamaya çalıştım.
çalışmadım mı amına koduklarım? söylesenize..
bu kadar oldu işte.

yürümek istemiyorum işte. ilerlemek istemiyorum. durdurabildiğim zamanlarım var benim.
bu dünyaya göre değilim diyemeyecek kadar liseli değilim, amanın çok yaşlandım eyvah da, beynim aynı yerde sek sek oynarken ben ne yapayım?

bir çukur kazar mısınız? içine girip azıcık uzanayım..

9 Haziran 2008 Pazartesi

e.

sanki bütün o şeyleri ben yaşamadım. sanki bütün o yollardan buraya kadar ben yürümedim. şimdi ayağımı bastığım yerler öyle yumuşakki, içine girivericek sanıyorum ayaklarım. yanımda olduğun için sen ve benden başka kime teşekkür etmem gerektiğini bilmiyorum, belki, kader mi? temizlik yapıyor musun sen diye soran o küçük kız çocuğundan fersahlarca uzaktayım, temizlik yapmıyoruz biz, kirlenebildiğimiz yere kadar.. kulağımın arkası kaldı (bugün sana dediğim gibi) bir sikmek isteyen çıkarsa diye onu da uzatıyorum, isa'nın dediği gibi tokat yedikçe yanağımı uzatıyorum, diğer yanağımı değil ama, aynısını, bir daha vur, daha çok acıt.. tüm insanlıktan nefret ediyorum, ama bu dünya bana en azından seni verdi, bu sebeple müteşekkir olmam gerekiyor bunu biliyorum. (müteşekkir tek ş ve çift k ile yazılıyor ve buna bu saatte dikkat eden bir tek sen ve ben varız..)ömür boyu yanımda kal, tanrıdan dilemek için son bir dileğim kalmışsa eğer, bunu dileyebilirim..

from g. to y. with love..

We met for a moment and then it's goodbye
but I just lived a lifetime with you in my mind
what would it be to live in your world
if you were my boy and I was your girl

it's crazy this spell you have me under
I know it can't be but I'll always wonder
what would my life be living in your arms
I feel I'll never know
and what would you say
if I were to stay
and just go your way

this is where you lose your mind
and just let your heart unwind
you're blind don't lose control
you're mine don't lose it all

we meet for a moment and then it's goodbye
but I just lived a lifetime with you in my mind
what would it be to live in your world
if you were my boy and i was your girl

it's crazy this spell you have me under
I know it can't be but I'll always wonder
what would my life be living in your arms
I feel I'll never know
and what would you say
if I were to stay
and just go your way

Could you fill in the blanks in my story
tell me what I'm missing what you could be for me
what would I find if I followed your path
all the things I long for that I've never had

it's crazy this spell you have me under
I know it can't be but I'll always wonder
what would my life be living in your arms
I feel I'll never know
and what would you say
if I were to stay
and just go your way