8 Ocak 2008 Salı
7 Ocak 2008 Pazartesi
mektup
Yüzlerce şey konuştuktan sonra, hala bir hayat boyu konuşacak şeylermizin olduğu, ve bunun kişiler değil fikirler olduğu noktada.
Hiç konuşmadan tabu kelimelerini buldurabilen, beraber çamaşır astıran, yine de yüzlerce iyi fikirle, hepsini unutacağımız konuşmalar yaptığımız yerde.
Bir denize bir tavla pulunu fırlattığın yerden çok uzakta, ama aynı göğün altında.
Klasik bir kötü havalı İstanbul sabahında, sabahdan kalma kafalarla, çözümüne ulaşamadığımız sıkıntılarımızı bölen kahkahalarımıza, sana Amsterdam’dan inek getirmeyi hala hayal edip gülebildiğimiz yerdeyim.
Aslında kendimize haksızlık ediyoruz yazamadığımızı söyleyerek. Aslında hala sürekli yazıyoruz sadece ağrıyan ellerimizin yerine geçecek bir şey bulamıyoruz ve kelimelerimiz uzayda bir yerlere savruluyor. Aslında konuştuklarımızı kağıda dökebilecek kadar metanet sahibi birini bulabilsek ve bizim yerimize yazsa tüm sorunlarımız çözülecek. Ve biz her ne kadar aksini sanıp üzülsek de aslında hala Paris’e gidip çocuk bakacak çocuklar yaşıyor içimizde. Yıllar boyu yanyana dinlediğimiz şarkıları bir kere daha açıyorsun, geçmiş bir kelebek gibi aramızda uçuşuyor. Ozamanlar bende mevcut olmayan bir bilinç ile “bu gün”ün güzel olduğunu hissediyorum. Bu bizi yıllar sonra senin evlendiğin evde Türk kahvesi içer ve konuşurken “an”ın “anı”ya dönüşmesini izliyorum ve henüz içerisindeyken bile mutlu hissediyorum. Oysa biz bunu ne kadar az yapabildik. Zamanında mutlu olmayı ne kadar az becerebildik. Mutluluk ancak geçip gittikten sonra arkasından bakıp hayıflanılacak bir şeydi bizim için. Fazla kafaya takmamak için bize içkileri galon hesabıyla içtiren bir şeydi. Şimdiyse nereden geldiğini bilemediğim bu bilinçle mutlu hissediyorum. Hello.. Is there anybody in there diye bağırdığımda, sesime ses verensin..
Kendi depremimden sağ kalan yanlarıma geçmişten gelen en tanıdık hissin. Benim harabelerimde benimle beraber en çok gezen his..
Sigara üzerine sigara içiyoruz..
İstanbul’da, Okmeydanında bir evde, senin evinde, sene olmuş ’06, ‘97de yazdığımız yazılara bakıp gülümsüyoruz.
Sen yerde oturmuş kendi kendine gülerek bana mektup yazıyorsun..
Ben kendi kendime oturmuş çocukluğumuza bakıyorum.
Genelde komik olan yazıları ben yazarım, kusura bakma
Sanırım yaşlanıyorum.
Artık ağlayacak şeylermizin kalmadığı,
Kendimizi inandıracak hayallerimizin çok uzaklarda kaldığı
Bu noktada
Son gözyaşlarımı senin için saklıyorum.
Tüm bunları anlattık kendimize
Ve sonra defalarca birbirimize
Kendimizi yeniden anlattık
Hep tekrar
Ve her defasında şaşıracak bir şeyler bulduk
Hala şaşırabilirken şu siktiğimin dünyasında bir şeylere
Değişen bizlerin canlı tanıkları olduk
Dünyayı izledik yanımızdan geçip giderken
Babalarımız yaşlanır
Annelerimiz hem bir bağımlılık hem de bir ceza olurken yaşantımıza
Aynen dediği gibi adamın; “birbirimize vitaminler, moraller verdik”
Bir yanılgıya kapılmadım,
Gözyaşlarımızın aslında bitmediğinden eminim
Ama yine de insan bazen..
Bazen.
Zarar ziyan had safhaya ulaştı. Hasar tahmini hiç bir eksper tarafından öngörülemez hale ulaştı. Gözlerimiz görmez oldu geçmişten başka hiç bir şeyi ve baktığımız noktalara bağlanıp kaldık. Mavi baloncuklar gördüğünü anlattın bana, radiohead dinlediğin yatağının üzerinde tavana bakarken sen, Clementine gibi seni içine alacak bir balonla o yataktan havalanıp gideceğin anın hayalini anlattın. Ama tüm balonlar sen elini uzattığında patlıyordu ve sen balonsuz kalıyordun.
Nefessiz kalıyordun.
Hayatsız kalıyordun.
Bitkisel bir yaşantının saksısını beğenmiyorsun. Saksını değiştirecek kimseyi bulamıyorsun ve kendin zaman zaman işemeye dahi gidemiyorsun. Ama o saksının değişmesi gerektiğine dair engellenemez bir istek duyuyorsun. “Amına koyayım evli bir kadınım istediğim kadar içerim diyorsun”. Benden sana milföy hamurundan gemiler yapmamı istiyorsun. Sosisleri milföy hamurundan gemiler ile tahliye etmek istiyorsun. Birinin bize yardım etmesi gerektiğine yıllardır kendimizi inandırdık ve şimdilerde herkes kendi kurtarıcısını kendisi buluyor, kendin mesih kendin ye..
”Bir tutam içecek” isteyen ex-kankadan bahsederken “tutamını siktiğim” buyuruyorum, senin fermanın ise “tutam tutam siktiğim” şeklinde.
Terbiyesizliğin had safhasına ulaştık. Ulaştığımız safha hayretler uyandırıyor, hayranlıktan ziyade. Ulaştığımız tüm noktalardan bilinçli bir boşluğa uzanıyoruz.
Dolmakalemle yaptığın yolculuğundan alınmış bir tek dersin bile yok. Ders astığımız saatlerde ders alamadık hayattan.
Yarısı kırılmış binalar içerisinde yarısı yaşanmış bir aşk bıraktın. Tamamlanırsa hayatın tamamlanacağını sandın, kaçtın.
Gözlerinle “kaçtım” derken, ağzından “gittim” çıktı.
Gittin..
Gelmiş-Geçmiş’lere bıraktın kalanı,
geldiğine geleceğine pişman ettin,
gelmişini geçmişini siktin.
Kalanı beğenmedin, küsurlu bir rakam çıkıyordu. Sen bir kaç senede bir kendine geldiğinde kalanları topluyordun elinde 3,45 gibi bir rakam oluyordu. Anlamıyordun. Yüzler değişiyor, hızlar değişiyor, görüntüler gidip geliyor, yakalayamıyordun. O adam hem bir adam edemiyordu hem de tüm adamların toplamından fazlaydı, sadece biraz küsuratı vardı. Törpülenemez yanları...
Sense kendin bir ömür törpüsü gibiydin, törpülemeye çalıştığın bir hayat vardı, törpülenmesi gerektiğine kesin bir kararlılık ile bağlandığın.
“Kendin yaver kendin ye” bir bünyeye sahiptik. Hizmetimizdeki tüm erkekleri korkutup kaçırdık. Halksız kaldık bunu haksızlık sandık. Tüm haksızlıklara biz uğradık, hayat kendisi bir haksızlıktı zaten, çok şey hak ettik sandık, hiç birini alamadık, direticek gücü kendimizde bulamadık, unuturuz sandık, yanıldığımızı anladık ama artık yaşlanmıştık. Nefret bile edemeyeceğimiz bir hissizliğe ulaştık. Kalbimizin kırıklarından kendimize “pipe” yaptık, çekince ağzımıza kaçan küllerden yakındık. Daha evvel yaktığımız gemilerden elimizde kalanlar için bir tutanak tuttuk. Tutacak olduk. Ne olacağımızı bilemediğimiz, sevmediğimiz şeyleri saymaktan sevdiklerimizi saymaya bir türlü gelemediğimiz, bitmek bilmeyen şikayetlerimizi nereye bildireceğimizi bulamadığımız bir
tımar-hane olan bedenimizde ruhumuzu tımar edemedik...
Senin gibi koşamadığımdan senin gibi düşemediğimi söylüyorsun. Bu mümkün olabilir.
Düştüğünde açtığın yaralar hayranlık uyandırıyor.
bazen in 1997
bazen hapşurduğunda yalnız başına, sıcak bir çok yaşa duymak istersin. Ve duyamayınca kızarsın yalnızlığına, sana çok yaşa demediği için.
Bazen bir gürültü duyarsın, bir gürültü duymak isterken tam. Ama gidip bakacak cesareti bulamazsın kendinde, “ya beklediğimse gelen” diye..
Bazen telefon beklersin, o telefonunu bilmezken bile. Çalmayan telefonun gaipten gelen zil sesini duyarsın, o olmadığını ve olamayacağını bile bile ümitle açarsın telefonu. Yine de o değil diye hayal kırıklığı yaşarsın..
Bazen gecenin bir körü şarkı tutarsın radyodan “2. çalacak şarkı benim olsun” diye, sonra yüzmilyon şarkınızdan biri çalar ve sen kendi kendine “şu spikerler yok mu” geyiği yaparsın..
Bazen okadar yalnızsındır ki kendi kendine bile geyik yaparsın. Kendine anlatırsın birbir bugün olanları, kendin şaşırır, sen gülersin..
Bazen uyku tutmaz geceleri, canın sıkılır, uyuyamazsın. Yapacak hiç bir şeyin yoktur, uyuyamamanın da ötesinde yatamazsın yerinde. Koyun saymaya çalışırken gülme tutar, koyunları ters atlatmaya çalışırsın çitlerden hayalinde, isim koyar ayırt etmeye çalışırsın koyunları hayalinde..
Bazen aynalar bile yabancıdır, ellerin bile.. en dost kalem bile tanıdık değildir sanki, kağıtlar kaygan olur, yazamazsın. Her şey küser sana, bir kedin kalır, bir kedin olmadığına yanarsın, kedileri hiç sevmesen bile..
Bazen kendini bile sevemezsin, işte en kötü zaman olur ozaman, kendinle kavga eder, küsersin. “Niye yaptın?” dersin, o sanki bunu soran bir yabancıymış gibi “Sana ne?” der, “Sana hesap mı vericem?”..
Bazen abuk bir defterin arasından bir kuru gül düşer, bir kenarı ısırılmış.. Dalıp gidersin uzaklara, bir taksiye binersin, biri elindeki gülü ısırır, küsersin. Sonra o gül abuk bir defterin arasında kurur, gülü veren de ısıran da kaybolur. Gül düşer, onlar solar. Gülü yerine koyarsın, onları hayır..
Bazen kulağın çınlar ve kimin çınlatıyor olabileceğini düşünürsün. Hakkında konuşuyor olabilecek birilerini arar, bulunca mutlu olursun..
Bazen aranmak istersin kendince özel bir günde. En alakasız insanlar bile arasın istersin, hiç hatırlamadığın birilerince aranmak istersin. Çalmaz telefonların, dışarı çıkarsın telefon hiç çalmasa bile bunu bilmemek için telesekreteri kapatarak, kendini gene de avutamazsın..
Bazen en kötüsüdür unutulmuşluk, unuttuklarına bile seni unuttukları için kızarsın..
Bazen bir fotoğraf bin çeşit anıyı getirir aklına. Bazen bir anın bin çeşit fotoğrafını çekersin. Ve bir gün bir albüm karıştırılırken yerleştirilmiş fotoğraflar dökülür yerlerinden kucağına, yüzünü bile görmek istemediğin birilerine kızamazsın, kurtulduğuna şükrettiğin o elleri özlersin, için kurur birden bire, dokunsan kuru yaprak gibi dökülür, dokunamazsın..
Bazen sırf birileri ile karşılaşmak için dışarı çıktığın bir günd, bir tane bile tanıdık göremezsin. Hiç kimseyi görmek istemediğin bir günde ne kadar tanıdık varsa hepsini görürsün ve bu okadar iyi gelir ki şaşarsın…
Bazen güneş batıdan doğar. Sadece sabaha kadar oturanlar görür bunu, kimseye söyleyemezler nasıl olsa inanmazlar diye, sen de susarsın..
Bazen hiç kırmak istemediğin birini kırarsın. Özür bile dileyemezsin. Verdiğin sözde duramazsın. Ve o susar ve onun sessizliği her şeyi bozar, oyunun sihri kaçar. O artık kırık bir vazodur, yapıştırırsın, çatlakları görünür..
Bazen hiç kırmak istemediğin ama kırılmış birinin şarkısı başlar gecenin bir köründe, onu hatırlarsın ve yine üzülürsün, onu üzdüğün için..
Bazen yitirdiğini sandığın birini yitirmediğini görmek ne güzeldir..
Bazen herkesin sevdiği ama kimsenin söyleyenini bilmediği bir şarkıyı kimin söylediğini bilmek ne eğlencelidir..
Bazen bir kuşun omzuna konması ne çok anlama gelir..
Bazen birileri senin anlamadığını zannederek oyunlar oynarken onlardan bile daha iyi anlamak ne tatmin edicidir..
Bazen sen yağmur yağsın diye içinden geçirirken Tanrı’nın günlük güneşlik bir havada dolu yağdırması ne büyük bağdır seninle O’nun arasında..
Bazen susarsın ve anlaşılmayı beklersin, bazen yazarsın.. Ne büyük bağdır biri tarafından anlaşılma yanılgısına kanabilmek..
Bazen bir susanın gözlerinden anlamak da öyledir, onun söylemediklerini…
Bazen söylemek isterim ne hissettiğimi. Bazı bazı içimden nelerin geçip gittiğini, yapamam.. Anlaşılmayı beklerim, anlamazlar ki.. Yazarım ben de bazen. Hiç durmadan yürüdüğümü ve bir gün varacağımı ve orada bir parti olduğunu yazarım. Ordasın değil mi?
Bazen senden bile şüphe ederim. Ve sen, tam ben telefona bakınca ararsın, tam ben “keşke şimdi” derken çıkarsın karşıma, tam elimi uzatırken boşluğa, tutarsın elimi ve ben kızarken yalnızlığıma bana “çok yaşa” demediği için, “çok yaşa” dersin sen. Yalnız bir akşam yürürken sokakta, sokağın diğer ucundan yürürsün bana..
green grass
Hold the earth above me
Lay down in the green grass
Remember when you loved me
Come closer don't be shy
Stand beneath a rainy sky
The moon is over the rise
Think of me as a train goes by
Clear the thistles and brambles
Whistle 'Didn't He Ramble'
Now there's a bubble of me
And it's floating in thee
Stand in the shade of me
Things are now made of me
The weather vane will say...
It smells like rain today
God took the stars and he tossed 'em
Can't tell the birds from the blossoms
You'll never be free of me
He'll make a tree from me
Don't say good bye to me
Describe the sky to me
And if the sky falls, mark my words
We'll catch mocking birds
Lay your head where my heart used to be
Hold the earth above me
Lay down in the green grass
Remember when you loved me
6 Ocak 2008 Pazar
insan yeter ki istesin..
Ne bulduğumuzu anlayamamakta direnmek üzerine kurulmuş bir hikaye bu biliyorsun. Ne bulduğumuzu bulmamazlıktan gelmek üzerine kurulmuş. İnsanların yıllarca aradığı o şey bir tatlı huzur almaya gelmek iken kalamıştan, ben huzuru almışım, kalamamışım..
Dizlerinin dibine çöküyorum, tüm sosyal maskelerimi kapının önünde bırakıyorum, malum sigara kokuyorlar aksi halde, saçlarım sigara kokuyorlar, tenim sen kokuyor sonra, sonra havalandırıyoruz kendilerimizi, kokular siliniyorlar, dizlerinin dibinde kalıyor benim maskesi düşmüş yüzüm, alışık değilim, utanıyorum. Bunca maskesiz kalmayı neredeyse unutmuşum. Neden utandığımı anlamıyorsun sen, anlatamıyorum ben de. Sen sorunca kelimeler beni terk ediyor, kafamda yanıp sönen soru işaretleri ve ünlemler kalıyor. Ben ünlemleri tanımıyorum, sen diyorsun ki “güçlü bir ifade biçimini simgeler”, güçten ve ifadelerden ve simgelerden öyle uzağım ki sevgilim anlatsam duyamazsın diyemiyorum.
Denizin üzerinde ayın ışıkları şemşiriyor, ben şemşiriyorum, güzel türkçemize şemşirmek kelimesini sokmak mecburiyetinde kalıyorum, türk dil kurumu durumu umursamıyor, biz kimseyi ve hiç bir şeyi umursamadan bitmemesini dilediğimiz ama bizi hemen terk eden saatler geçiriyoruz, saatler bitiyorlar, günler bitiyor. Anı oluyor sahil ama ben o şarkıyı baştan dinliyorum.
O kadar mesudum ki keşke hiç bitmese türünden Türkan Şoray repliklerimi savururken ben, senden herhangi bir Kadir İnanır hamlesi gelmiyor, gülümsüyorsun, dünya duracak sanıyorum. Ben dünya duracak sanarken kulağımda saatin tıkırdıyor, saati çıkararak saatleri durdurabileceğimizi sanacak kadar safız, saat durmuyor , dünya da “gay” bir hava seziyorum..
Masadan kalkıp küçük ve bir yatak bir dolap bir sen bir de ben sığacak kadar büyük odamıza dünyayı sığdırmayı başarıyoruz. Rakının tadı kalmış damağımda, dişimde kalan beyaz peyniri yanına katık edip bir miktar da sen çekiyorum içime, dışıma ben üflüyorum akabinde.. Sıcak hava, nemli yatak, bir pansiyonun camından içeriye gelen tatilci sesleri, ve ne de güzel bir beyaz eskisi pike üzerimizde. Pike ki yeri doldurulamaz bir hissiyatı vardır çocukluk gibi gelir bünyeme.. Pikelere dolanıyoruz, ben eflatun olmak istiyorum hemen akabinde fikrim değşiyor karakterlerden neron beğeniyorum kendime, içmişim rakıyı da dünyayı yakıcam tutmayın beni demek istiyorum ama kolun dolanmış boynuma, bir adım bile atamıyorum.. İçeriye vuran sarhoş tatilci seslerini dinliyoruz yatıp, dünyanın en önemli şeylerinden bahsediyorlar, biz dünyanın en önemsiz şeyleri oluveriyoruz hemen, dünyanın en mutlusu biziz diye bağırmak istiyorum balkonlardan sarkıp ama kolun boynuma dolanmış, bir adım bile atamıyorum.. Bu odanın dışı yok olsa diyorum sana, kapıyı açsak ve dünya yerinden gitmiş olsa, magmaya kadar delik olsa dışarısı, bu oda kalmış olsa, sen ve ben olsak mesela sadece.. Şikayet etmem diyorsun sonra aklına geliyor, “gözlerinin işi var senin”..
En çok sana susuyorum ben o sırada, susuzluğumu seninle gidermeye çalışıyorum bir yandan bir yandan da kendime sessizlik ekliyorum. Cevaplarımı saklamaya çalışıyorum, ihtiyacımız olan sorular değil ki, soru işaretlerine gerek yok ki, istediğimiz bu değil ki.
Keşke sonsuza dek o odanın içerisinde kalabilseydik. Keşke bir mucize olsaydı ve dünya gerçekten yerinden gitmiş olsaydı kapıyı açtığımızda. Keşke, keşke demeden cümleler kurabilseydim. O masada dinlediğimiz şarkıya eşlik etmek için yarı belimize kadar denize girip kollarımızı aya doğru kaldırdığımızda bizi kucaklasaydı. Keşke kucağım sana öyle bir kapanmış olsaydı ki sen içinde kitli kalsaydın.
Bütün hikayelerin bir sonu olduğunu bilmeseydim ben, her şeyin bir sonunun olduğunu hatırlamasaydım. Ya da unutmasaydım en azından en baştan, ama kolun boynuma dolanmış, hiç bir şeyi hatırlayamıyorum.
Bütün tecrübeler yerini boşluklara bırakmasaydı. Bende her zamanki gibi öğrenilmiş bilgiler sıfırlanmasaydı.. tenin tenimi bunca yakmasaydı, o odadan çıkmasaydık.
Gerçek denen şeyin içerisinde bunca gereklilik kipi ile yaşatmaya çalıştığım hallerime dünya ucundan kıyısından bulaşmasaydı. Telefon çalmasaydı, gitme vakti hep gelmeseydi, gözlerinin işi olmayıverseydi mesela, öpücük balıkları susuz kalıp ölmeseydi..
Dışarıya çıkıp sırtımı güneşe vermek istiyorum biraz, yan gelip yatmak, sıkılınca diğer yanımı devreye sokmak. Isınmak istiyorum, denize girdiğimde üzerimden buharlar çıkarmak.. Bu yalnızlıktan biraz kurtulmak, bunca birlikteyken herkesle, bunca çok şey anlatırken mesela, birazcık anlaşılmak. İçimden çıkan manik ile yatağın altına saklanmaya meyleden depresifi kucağıma alıp ikisini birarada taşıyabilmek..
Aynı yöne bakıyoruz, aynı şeyi göremiyoruz. Aynı yöne bakarken aynı yere bakmıyoruz, birbirimize nereye baktığımızı söylemiyoruz. Kimse diğerinin nereye baktığı ile ilgilenmiyormuş gibi yapmalı. Kimse ne gördüğünü anlatmamalı, susmalıyız. Bir oyun oynuyoruz aslında yine de, kurallarını kendimiz koyuyoruz sanıyoruz üstelik. Bu cüret ikimizde de var elbette, bu yaratan olma hevesine sahip yaratıcı ruhu bize veren bir yaratan varsa, o düşünsün bize ne diyip gülümseyebiliriz. Her durumda gülümseyebilecek gibiyiz nitekim oyunumuz var, kurallarını da biz yazabiliriz, her şeyi yönetebiliriz sanıyoruz.
Sanrılar..
Tanrıcılık oynamaların sonunun acı ile bittiğini kabullenememeler. Yaratan olmak değil de yaradılan olmanın tevekkülüne inanmamalar.. sıfatlara ve yön tabelalarına ihtiyacımız yok bizim, duygularımıza isim vermemiz elbette gerekmiyor, kimsenin diğerinin hayatında ne iş gördüğünü belirlemesi lazım değil, şimdi mutluyuz bu yeterli (evet canım biliyorum mutluluğun sahtesi olmaz, şimdi blue pills or red pills, uzat avucunu yutacağım denk geleni..)
Ve sen hızla canımı yakabileceğin bir noktaya ulaşırken hayatımda, hiç sorun etmiyorsun bunu, yeri geldiği zaman can yakmak bir gereklilik kipi belki, öğrenime devam edilmeli. Bunu sana söylesem itiraz edeceğinden öyle eminim ki kendime susmalardan bir susma beğeniyorum..where is love, where are the butterflies, where is zsa zsa zsu diye soramıyorum, oyunun kuralı bu. Kuralına göre oynamayanın yanacağını biliyorum, yanacağımı biliyorum, ve her defasında olduğu gibi, bile bileyim ben, adımı bu olarak değiştirmek istiyorum..
yanan yerlerime merhem sürer misin diye en sevimli halimle sana geldiğimde seni odada bulmamayı beklemiyorum. Bir not bile bırakılmadan, bir tek cümle yazılmadan, işaret verilmeden vurulmayı beklemiyorum mesela, sırtımda kalan şezlongun izlerinin böyle derinden acımasını beklemiyorum, sırtımda acıyan başka bir şey olmalı, hançerini kontrol eder misin sırtımda unutmuş olabilir misin tatlım diye seni aramak istiyorum, aramıyorum, oyunu ben bozdum biliyorum. Ve bu garip oyunda benim görevim kit, kendimi kaptırmadan seni sevmekti. Seni sevmenin içerisine ilişki öğeleri katarak bir şeyleri bok etmemekti.
Beceremedim sanıyorum. Neden gittin, neden boştu oda, yatak neden topluydu mesela, kim toplamıştı bilmiyorum. Kolun boynumda kalmış canım diye seni aramak istiyorum, aramıyorum.
O gece dışarıdan yine o sarhoş adamların konuşmaları geliyor, sonra uyumaya gidiyorlar, onlar normal insanlar ve artık benden daha mutlular oysa ben buna hiç ihtimal vermiyorum. Kahkahalar atmalarına, kadınların “ay çok güldüm” demesine, çocukların sorun çıkarmadan erken yatmasına, yemeklerin güzel, rakının tatlı, denizin sakin, havanın ılıman, dünyanın dönüyor olmasına bir mana veremiyorum.. Saatinin tıkırtısı devam ediyor, senden ne bir ses var ne de bir görüntü, ben de duruyorum.
İçime sinmesini bekliyorum bu durumun sabırla.
Buna da alışacağımı biliyorum nasılolsa. .
1 Ocak 2008 Salı
burada bahsi geçmekte olan "biz" nasıl bir grup, kimlerden oluşur, kimleri dışında bırakır bilmiyorum. sadece "bu ve benzeri" kadınlar olduğundan haberdarım. zaman zaman sessizliğe, zaman zaman kendi içindekinden daha büyük bir gürültüye ihtiyaç duyan ve bu sebeple "tutunamayanlar"a ufak bir gönderme ile "dengelenemeyenler" adı altında toplanabilecek kadınlar. hepsini bir erkekte bulamadığından muzdarip, hepsini kendi bünyesinde barındırmaktan daha da muzdarip olanlar. grubun adı "muzdaripler" olarak da değişebilir, paşa gönlüm bilir. Hayatlar her hakkı saklı tutar, gruplar gönle göre isim alabilirler, isterlerse tek çatı altında toplanabilirler, çatı mor olabilir..
ya da yıllardır her kadının yaptığı gibi, bunca kadın kadına konuşmaya rağmen, her kadın kendini, kendi hikayesinden bağımsızlaştıramamaktan, bir hikayenin biricik kahramanı sanır, grup falan olmaz, istisnalar kaideyi bozmaz.. Netice ise sabit kalır, bir gürültücü erkekler vardır, bir de o kötü kokuları saran fısfıs gibi gürültü kovan erkekler..
Zamana göre ihtiyaçlar değişir, bazı kadınlar için.
Çünkü bazı kadınların dışında kalan “öbür kadınlar” ne istediklerini, ne aradıklarını bilirler. Aldıklarından memnun olmayabilirler ama bilinçli tüketicidirler en azından. Bu sebeple tüketene kadar tüketmek istediklerini kullanırlar. Mesela “bana gürültücü erkek lazım” derler, onu alır, onu boşar, başka bir gürültücü erkekten yaşamlarına devam ederler.
Bense kendime bir ses düzeyi belirleyemiyorum. “İçerideki ses düzeyi geçici sağırlığa sebep olur” tabelasını göre göre koşabileceğim gibi, kuş sesi bile olmayan bir çayırda yıllarımı da geçirebilirim..
bir sorum var;
salaklar eceli gelmeden ölür mü?
yalanlar hususunda;
insanların söyledikleri yalanlara önem vermemeleri beni çileden çıkarıyor. Yalancı olmak bir şeydir ama kabalık, çirkinlik, düşüncesizlik, hayal gücü yoksunluğu, umursamazlık, unutkanlık çok başka şeylerdir. Yalan yine de içerisinde bir naiflik bulundurur, korkan ya da üzmek istemeyen bir çekingenlik (iyi niyetten dalavere).
Gerçeklerin çok güzel olduğunu kim söyleyebilir? Yalan toplumun en “tü kaka” eylemlerinden olduğundan belki de, hayal etmek eylemi de “boş işler” arasında sayılıyor. Oysa bana bir kişi gösterin kendi ile mutlu olan..
Ne demiş G. “Mutluluğun sahtesi olmaz”.
Işte bu sebeple insanların hemen anlaşılan, gerçeğine hemen ulaşılan yalanlar söylemelerine çok sinirleniyorum. Hiç söylemesinler daha iyi!
öyle mi ki?
- Kierkegaard
31 Aralık 2007 Pazartesi
şimdi kendime istesem de istemesem de bir soruyorum, nerede olmak isterdim..
cevabı biliyorum, cevabı biliyorsun, cevabı biliyorlar, cevabım mavi içerisinden balık geçer, geçeydi iyiydi..
ama öyle değil.
kısmet diyerek gülümsüyorum, büyüklerimin ellerinden hürmetle öperim, küçüklerimin yanaklarından.. mutlu bi sene olacak mı önümüzdeki? hahahahaha her sene aynı şaka..
30 Aralık 2007 Pazar
seni seviyorumun içine nal salmak
çünkü bu,
seni seviyorumun içine nal salmak demektir
ve hareketinin bana durduğunu akla uydurur.
oysa seni sevmem toplumu meşru kılar
ve gitmen beni dile indirger sevgilim
(ah muhsin ünlü)
bi çay koy..
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.
-senegalliler dahil değil
sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin
-yoksa seni rahatsız mı ettim?
sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak
-freud diye bir şey yoktur.
sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
-haydi iç de çay koyayım.
ah muhsin ünlü
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
yüzyıl şilisinden bir dazz javulcusu inliyor tam arlarımda
hiç durmadan kentlimağlup kıyasıya mağrur ve mor
bir çocuğum şimdi pişman olmak için
birbiriylebağlantılıyüzbinlerceyılım vor.
seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther'in
leş kanını
gül kılar.
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
otobüsler olacak, tirenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri
saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim
çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri.
gideceğim ensk ökümde devlet denen şirk,
beb gözüğümde kent gördükçe kırılan gıçlar,
ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim
bu çağın açısını dik tutacaklar.
bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim
ufka bir kesin ordum akıverecek
elimde çözülecek makina ve cinayet
marşlar yazıp halkımla söyleyeceğim yoksa.
inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu tüyük bürk şairi ben
-ve emir "kun" diyor; doğuruluyorum-
"bu ülke"den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.
bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
ikdildar tohmekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur.
bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.
ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
lazım gelen gülleri göğsüme gömmüşüm
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
bunu daha çok küçükken bir filmde görmüştüm!
ah laikse aşkımız biter elbet bir kışbaharyaz günü
gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
bir çınar gövdesini bir hamle daha yayar
üç içbükey komodin silah çeker vurulur
sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmama larcivert lavlar akıtır.
nasıl çekip gitmiş bir şaman
çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
benim gibi sonsuz bir at
hiç koşmuyorken de attır.
biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
annem beni hep çok sevdi, kız gördüm mü ağlıyorum
modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
mıknatıssız bir pusula olarak
'06
kazık kadar oldum ama aklım hala başımı dar buluyor kendine, arada çıkıp gezesi var.
olsun varsın, kısmet buymuş diyerek
ve ciğerlerime bir derin dumanlı nefes daha çekerek
devam ederim hayatıma..
evet.
( - bir sonrası..-. )
bir işe yaramadığını unutmak ve bir yere varabilir gibi davranmak..
şimdi bir kere daha denizin üzerinde yürümek istiyorum.
bunun gerçek olduğunu bir tek ben gördüm, bu yüzden sadece ben inanıyorum (insanlar görmedikleri hiçbir şeye inanmak istemiyorlar ama bana tanrıdan bahsediyorlar).
bu kelimeler bana ait, yıllardır dilediğim gibi kullanma hakkına sahibim. ya da sonsuza dek içimde saklayabilirim. "Tercih" bir kelime ve bir işlem. kelimeler ile dilediğim işlemi yapabilirim.
hesabı isteyip kalkabilirim ama biliyorum ki önce ödemeliyim.
o'nun dediği gibi; tüm zarar ziyanın hesabı bende. öderim, alacaklarına da sayabilir hayat, benim hesabım hayata uymayabilir, üstü de kalabilir..
Cam kent
18 Aralık 2007 Salı
17 Aralık 2007 Pazartesi
6 Aralık 2007 Perşembe
katlanmak
peki hiç daha iyi olmazken insanlar bunu gene de nasıl başarıyorlar?
alık mutluluğu istiyorum.
