öncelikle şunu tespit ettim ki ev temizlerken daha fazla tespit yapıyorum. yani dün vileda ile evin içinde salınırken pek çok tespit yapma fırsatım oldu.
kadınlar ve mesai saatleri hakkındaki tespitim şu şekilde:
kadınlar mesai yapmamalı.
elbette tespitin temelinde bu yatıyor.
üzerinde uzunca düşündükten sonra kadınlara evde oturmaları karşılığında minimum asgari ücret düzeyinde maaş bağlanması gerektiğine karar verdim. daha fazlasını kazanmak ve harcamak isteyenler ise elbette bir iş bulup çalışabilir, demokrağsi var. yurdumuzun 3 tarafı demokrasilerle çevrilidir. neden bunu düşündüğümü de açıklayayım: altta yatan etken şudur ki; çalışmak istemiyorum. hayatımın herhangi bir döneminde çalışmak istemedim. şu anda en çok olmak istediğim yerde en çok yapmak istediğim işi yapıyor olmama rağmen neticede iş iştir arkadaş, bunun adı mesai.
ve ne oluyor? kadınlar ve erkekler aynı anda işten çıkıp eve gidiyor.
peki sonra?
sonra kadının ev mesaisi başlıyor. bu nedemek biliyor musunuz? ev kadınının yapa yapa bitiremediği ve her gün çok yorulmasına sebep olan "ev işi" başlıyor. evin temizlenmesi lazım. e aç oturacak değiliz, yemek de yapılacak. haftada en iyi ihtimalle bir gün de çamaşır yıkanır ve ütü çıkar. şöyle kabaca bir hesapla 1 gün temizlik, 1 gün ütü ve her gün yemek yaparsanız ve bunu her hafta tekrar ederseniz aslında 2 işte çalışmış, 1 işten maaş almış ve her akşam işiniz (6da çıktığınızı var sayarsak) 20:00 - 20:30 sularında biterse (bulaşık faslını atlamayalım) bu demek oluyor ki kadınlar haftada 5 gün 12 saat, Cumartesi günleri de çalışıyorlar ise (hadi onu yarım gün diyelim) haftada toplam 65 ila 70 saat arasında çalışmış oluyorlar. eğer ev işine çalışmak demiyorsanız güdümlü anne terliği geliyor.. bu durumda eğer evde oturan kadına maaş bağlanmıyorsa 20 - 25 saatlik bir fazla mesai ücreti alınması gerekiyor. peki bu fazla mesai ücretini kimden talep edeceğiz?
sistem şu şekilde: evde oturan kadına en az asgari ücret bağlanacak (aslında 1000TL net uygundur). evde oturmak istemeyip çalışan kadına hiç bir şey bağlanmayacak (götü kaşınmış onun çünkü). eğer evde oturan kadına asgari ücret bağlanmayacaksa haftada 25 saat fazla mesai ücreti, almakta olduğu maaşın saat hesabına göre bulunması ile o saatin 2 katı olarak ödenecek. kim ödeyecek? devlet ödesin bence. ödesin evet.
yalnız burada içinden çıkamadığım bir kaç sorunla karşılaştım.
1. yalnız yaşayan erkekler bu duruma itiraz edecek ve aynı işleri kendilerinin de yapmak zorunda kaldıklarını haklarının yendiğini söyleyecekler.
2. Evde oturduğu için asgari ücret ya da daha güzeli 1000TL almakta olan kadının kocası işi bırakıp götünü yayacak ve o para bize yeter diyecek.
Esasen 2. maddenin de çözümü kolay; evlenen kadınlardan bu istihkak kesilecek.
Bu şekilde hem boşanmaların önüne geçilebilir (boşanmalardaki artışta kadının ekonomik gücünü elde etmiş olmasının ciddi bir etken olduğu isviçreli bilim adamları tarafından mutlaka tespit edilmiştir..) hem haksız kazanç sağlanması engellenir (karı koca bütün gün yatarak devletin sırtından para kazanmaz), hem de az çocuk yaparlar işte ne güzel, hem de erkekler karılarına baksınlar, herkes rolüne dönsün ve ayrıca yine günümüzde olduğu gibi devletten aldığı evde oturma parası kesilen kadın isterse çalışabilir neden olmasın. önemli olan hedeflerini iyi belirlemek.
Tabi tüm bu programı uydurmuş olmamın sebebi tamamen kendimim, yoksa dünya genelinde "kadınların sosyolojik konumu ve sorunları" filan hiç bi yerimde olduğundan değil. gündüz güneşlenip denize girmek, akşam mangal yapıp rakı içmek, ertesi gün de dizi izleyip canım istediğinde temizlik, ütü vs gibi işlerle uğraşmak yıllardır idealim.
buradan devlet büyüklerine sesleniyorum, maaş bağlayın lan bana.
5 Temmuz 2011 Salı
28 Haziran 2011 Salı
gündelik hayat tespitleri..
- olur mu hiç 3 kulak dön de aynaya bak
- oğlum allah belamı versin gördüm diyorum!
as a result: halüsinatiflerden uzak durunuz.
bir iş yerindeki cicim ayı süreniz o iş yerinde kısa zamandır çalışan insan sayısı ile doğru orantılıdır.
kısa zamandır çalışan insanlar;
- daha az şikayet eder çünkü henüz daha az şikayet edilecek şey vardır
- daha az şikayet eder çünkü henüz sıkılmamıştır
- daha az şikayet eder çünkü diğerlerinin kendisini ispiyon etmesinden tırsar
ve buna bağlı olarak siz de daha az olumsuzluk ile yüzyüze gelirsiniz çünkü yukarıdaki 3 madde sizin için de geçerlidir.
- oğlum allah belamı versin gördüm diyorum!
as a result: halüsinatiflerden uzak durunuz.
bir iş yerindeki cicim ayı süreniz o iş yerinde kısa zamandır çalışan insan sayısı ile doğru orantılıdır.
kısa zamandır çalışan insanlar;
- daha az şikayet eder çünkü henüz daha az şikayet edilecek şey vardır
- daha az şikayet eder çünkü henüz sıkılmamıştır
- daha az şikayet eder çünkü diğerlerinin kendisini ispiyon etmesinden tırsar
ve buna bağlı olarak siz de daha az olumsuzluk ile yüzyüze gelirsiniz çünkü yukarıdaki 3 madde sizin için de geçerlidir.
22 Haziran 2011 Çarşamba
Hot
Dear God,
Hava çok sıcak.
Eminim bundan haberin vardır nitekim cehennem alevi gibi motorla giderken bile suratıma üfüren sıcak dalgasının sebebi sensin. Kurban olayım Balkanlardan yurduma gelen soğuk hava dalgalarına diyecek kıvama gelmem de 2 gün sürdü biliyorum. Yani ne istediğimiz hiç belli değil, bunu da soğuktan ve yağmurdan şikayet ederken biliyordum zaten. Bugün hava 44 derece, azıcık insaf et. Amin.
Harareti alır diye çay içirdiler öğlen bana, ağzımdan çıkan nefes ile kendimi ejderha gibi hissettim. Onların yaşamına konuk oldum diyeyim. Dışarısı yanıyor, içerisi yanıyor. Ama bilim insanoğlunun kurtuluşudur. Niye? Çünkü ofiste klima var. Gerçi omzumun sol tarafı (soldan yiyorum klimayı) artık ağrı eşiğini filan kırıp geçti, eşik yok. Ona da çözüm var, şal aldım. Böylece ne oldu? Sol omzum ılık kalırken diğer yerlerim soğuk. Ancak bunun da şöyle bir sakıncası var, her sigara içmeye çıkışımda kendimi daha bir devesini kaybetmiş bedevi gibi hissediyorum.
Ayrıca 15 metre aşağıda deniz var ama bana faydası olmayan bir kilisenin görkemi, bir papazın efendiliği ile uzanıyor orada çünkü ben işteyim, işteyken denize girmek yasak. Böyle bişey söyleyen olmadı tabi ama soran da olmadı.
Hmm başka.. Şikayet etmiyorum lütfen yanlış anlaşılmasın. Ya Ankara'da olsaydım diyerek sol omzumu ovuyorum, geçiyor bak ne ağrı ne sızı..
Kedi deli gibi bişey. Sanırım deli. Çok güzel gözleri ve ağzı var yoksa hiç çekilmez.
Bir daha hararet falan dinlemem, çay da içmem. O değil de bir kere daha yaşlandık geyiklerine kendimi maruz bırakıcam çünkü bundan beter sıcakta sek absolute dikiyorduk kafaya Kemer kumsalında, daha 2 sene filan oldu sanırım, o bünye nerede kardeşim? Baygınlık geçirdim dün, tuzlu ayran içtim, o derece. Yine 2 sene filan evveldi herhalde "sahile kül silktiğim günlerin serin taşaklarını özlüyorum" yazmıştım, sahil var, kül var, serin yok.
(taşak var mı diye sorma ağzına çarparım terbiyesiz)
(çok merak ediyorsan, kedi erkek)
İş yokken çalışmak kadar sıkıcı bir şey yok herhalde. Hani iş varken çalışmak dünyanın en güzel şeyi olduğundan demiyorum ama çok saçma. İş yoksa ben neden burda oturuyorum? Varken gelsem? Saatime para sayıyor tabi adam ama sıkıntıdan naapıcamı şaşırdım. Dizi izlemek istiyorum (Game of Thrones'a başladım dün, sanırım çok mutlu edecek beni) izleyemiyorum, oyun oynamak istiyorum (Need for Speed Most Wanted aldım yeni) vakit yok oynayamıyorum, hayat zor.
Saat 3'e geliyor, 6 olunca bikinimi giyeyim denize gireyim bari (Buraya tecavüzcü türk filmi aktörlerinden herhangi birinin gülüşünü ekleyebilirsiniz)
Can sıkıcı şeyler de var tabi hayatta.
Mesela?
Mesela bu dost - arkadaş denen şeyin code - decode olayı beni çok yordu be günlük. Hiç olmadı yani, oturmadı bi türlü, bu saatten sonra da zor artık tabi. Yansıttığın şey ile aldığın görüntü imkanı yok birbirini tutmuyor, burda bi hata yaptım, nerde bi hata yaptım, aslında bi hata falan yok, her şey olması gerektiği gibi, bir zamanlar bir adam demişti ya "sağcı solcu falan yoktur, çıkar vardır" diye, onun gibi, daha fazla buna kafa gönül patlatmak istemiyorum, olan oldu, daha doğrusu olmayan olmadı, en doğrusunu onları örnek alarak yapmalıydım. nedir? "erkek arkadaşı olmayan kıza, kız arkadaş denir". Erkek arkadaşı olunca ne denir? Bulursanız dersiniz bişey hahahaha
İşte öyle bir şey..
Hava çok sıcak.
Eminim bundan haberin vardır nitekim cehennem alevi gibi motorla giderken bile suratıma üfüren sıcak dalgasının sebebi sensin. Kurban olayım Balkanlardan yurduma gelen soğuk hava dalgalarına diyecek kıvama gelmem de 2 gün sürdü biliyorum. Yani ne istediğimiz hiç belli değil, bunu da soğuktan ve yağmurdan şikayet ederken biliyordum zaten. Bugün hava 44 derece, azıcık insaf et. Amin.
Harareti alır diye çay içirdiler öğlen bana, ağzımdan çıkan nefes ile kendimi ejderha gibi hissettim. Onların yaşamına konuk oldum diyeyim. Dışarısı yanıyor, içerisi yanıyor. Ama bilim insanoğlunun kurtuluşudur. Niye? Çünkü ofiste klima var. Gerçi omzumun sol tarafı (soldan yiyorum klimayı) artık ağrı eşiğini filan kırıp geçti, eşik yok. Ona da çözüm var, şal aldım. Böylece ne oldu? Sol omzum ılık kalırken diğer yerlerim soğuk. Ancak bunun da şöyle bir sakıncası var, her sigara içmeye çıkışımda kendimi daha bir devesini kaybetmiş bedevi gibi hissediyorum.
Ayrıca 15 metre aşağıda deniz var ama bana faydası olmayan bir kilisenin görkemi, bir papazın efendiliği ile uzanıyor orada çünkü ben işteyim, işteyken denize girmek yasak. Böyle bişey söyleyen olmadı tabi ama soran da olmadı.
Hmm başka.. Şikayet etmiyorum lütfen yanlış anlaşılmasın. Ya Ankara'da olsaydım diyerek sol omzumu ovuyorum, geçiyor bak ne ağrı ne sızı..
Kedi deli gibi bişey. Sanırım deli. Çok güzel gözleri ve ağzı var yoksa hiç çekilmez.
Bir daha hararet falan dinlemem, çay da içmem. O değil de bir kere daha yaşlandık geyiklerine kendimi maruz bırakıcam çünkü bundan beter sıcakta sek absolute dikiyorduk kafaya Kemer kumsalında, daha 2 sene filan oldu sanırım, o bünye nerede kardeşim? Baygınlık geçirdim dün, tuzlu ayran içtim, o derece. Yine 2 sene filan evveldi herhalde "sahile kül silktiğim günlerin serin taşaklarını özlüyorum" yazmıştım, sahil var, kül var, serin yok.
(taşak var mı diye sorma ağzına çarparım terbiyesiz)
(çok merak ediyorsan, kedi erkek)
İş yokken çalışmak kadar sıkıcı bir şey yok herhalde. Hani iş varken çalışmak dünyanın en güzel şeyi olduğundan demiyorum ama çok saçma. İş yoksa ben neden burda oturuyorum? Varken gelsem? Saatime para sayıyor tabi adam ama sıkıntıdan naapıcamı şaşırdım. Dizi izlemek istiyorum (Game of Thrones'a başladım dün, sanırım çok mutlu edecek beni) izleyemiyorum, oyun oynamak istiyorum (Need for Speed Most Wanted aldım yeni) vakit yok oynayamıyorum, hayat zor.
Saat 3'e geliyor, 6 olunca bikinimi giyeyim denize gireyim bari (Buraya tecavüzcü türk filmi aktörlerinden herhangi birinin gülüşünü ekleyebilirsiniz)
Can sıkıcı şeyler de var tabi hayatta.
Mesela?
Mesela bu dost - arkadaş denen şeyin code - decode olayı beni çok yordu be günlük. Hiç olmadı yani, oturmadı bi türlü, bu saatten sonra da zor artık tabi. Yansıttığın şey ile aldığın görüntü imkanı yok birbirini tutmuyor, burda bi hata yaptım, nerde bi hata yaptım, aslında bi hata falan yok, her şey olması gerektiği gibi, bir zamanlar bir adam demişti ya "sağcı solcu falan yoktur, çıkar vardır" diye, onun gibi, daha fazla buna kafa gönül patlatmak istemiyorum, olan oldu, daha doğrusu olmayan olmadı, en doğrusunu onları örnek alarak yapmalıydım. nedir? "erkek arkadaşı olmayan kıza, kız arkadaş denir". Erkek arkadaşı olunca ne denir? Bulursanız dersiniz bişey hahahaha
İşte öyle bir şey..
14 Haziran 2011 Salı
Cahil Deliler
Aslında bir anlatmaya başlasam neler söyleyeceğim..
Belki de hiç bir şey söylemem ondan anlatmaya başlamıyorum.
Ne anlatayım? Anlatılınca eksik değil mi hep? Tamamlamak için yazmadın mı? Peki tamamlandı mı?
Nedir benim bu yarımla tamla alıp veremediğim. Yarım da aslında kendisinin tamı değil mi?
Ay güneş filan çarptı sanıyorum beni..
Çıplak ayak marina'da geziyorum altımda kısa şalvarımsı bişey var tiril tiril dedikleri cinsten, hava baya sıcak, bunu seviyorum, kendi kendime bin beşyüzüncü kez "şapka almam lazım" dedim. Lazım ama hakkaten yalan değil. Birazdan tekne teslimine çıkıcaz, güzel bir tekne ile yelken yapılacak, işim bu..
Dün bir Ferzan Özpetek filminde mutfakta yemek hazırladığımı sandım, belki de öyledir, bilemeyiz ki. Deliler gibi yağmur yağarken bir yandan açan güneş, toprak kokusu, pembe begonvil - kırmızı zakkum, ne diyeyim bilmiyorum, ne desem boş, teşekkür ederim.
Ofiste kağıt kırpma makinası çılgınlığı mevcut. anlamıyorum. rahatlattığını iddia ediyorlar, beni tatmin etmiyor. bütün işi makina yapıyor zaten sen nasıl rahatlıyorsun kardeşim? Millet neredeyse fişlerini biriktirip getirip makinada tırttırıyor, neden ama neden?
Bir de Sin The Cat eklendi aramıza, bir o eksikmiş gerçekten, böylece bir eksiğimizden daha layığıyla kurtulduk.
Bunun dışında esnafa borç taktım. Ama esnaf kendine zorla borç taktırdı desek daha doğru. Burda işler biraz tuhaf. Nasıl böyle hala anlamadım. Yani alışverişi yapıyorsun, kredi kartını uzatıyorsun, "önemli değil sonra getir" diyorlar. En fazla bir cep numarası bırakılıyor. İyi güzel de sen beni bir daha nerden bulacaksın? Ya o numara benim değilse? Ya o numara yoksa bile? Bu güven nerden geliyor anlamadım ki kardeşim.. Neyse bende ödeyebildiklerimi ödedim, ödeyemediklerimi de bir gün ödicem, söz.
Telefonum da çalındı zaten. Kamyonu indirip evi taşımaya gelen hayvanheriflerin çaldığından nerdeyse eminim. Ama benim nerdeyse eminliğim adalet önünde elbette bir fayda sağlamıyor.
Güzel müzikler, güzel havalar, neşeli günler, güler yüzler, deniz, yosun kokusu, balık pişirdim akşam çok güzel oldu, güzel de filmler almışım onları da izledim bir sürü, iyiyim demiş miydim? Dememe gerek var mı?
beni çok iyi tanıdığını zanneden bir takım oropu çocuklarının "ne zamana kadar?" dediğini duyar gibiyim, bunu suratıma doğru soranlar da var, belki de geçer, belki de mutlu olmam sonra, ama bunu ben mutluyken düşünebilen o gruba "ananızın amına kadar" demek isterim. dedim.
Şimdi gitmem lazım.
Belki de hiç bir şey söylemem ondan anlatmaya başlamıyorum.
Ne anlatayım? Anlatılınca eksik değil mi hep? Tamamlamak için yazmadın mı? Peki tamamlandı mı?
Nedir benim bu yarımla tamla alıp veremediğim. Yarım da aslında kendisinin tamı değil mi?
Ay güneş filan çarptı sanıyorum beni..
Çıplak ayak marina'da geziyorum altımda kısa şalvarımsı bişey var tiril tiril dedikleri cinsten, hava baya sıcak, bunu seviyorum, kendi kendime bin beşyüzüncü kez "şapka almam lazım" dedim. Lazım ama hakkaten yalan değil. Birazdan tekne teslimine çıkıcaz, güzel bir tekne ile yelken yapılacak, işim bu..
Dün bir Ferzan Özpetek filminde mutfakta yemek hazırladığımı sandım, belki de öyledir, bilemeyiz ki. Deliler gibi yağmur yağarken bir yandan açan güneş, toprak kokusu, pembe begonvil - kırmızı zakkum, ne diyeyim bilmiyorum, ne desem boş, teşekkür ederim.
Ofiste kağıt kırpma makinası çılgınlığı mevcut. anlamıyorum. rahatlattığını iddia ediyorlar, beni tatmin etmiyor. bütün işi makina yapıyor zaten sen nasıl rahatlıyorsun kardeşim? Millet neredeyse fişlerini biriktirip getirip makinada tırttırıyor, neden ama neden?
Bir de Sin The Cat eklendi aramıza, bir o eksikmiş gerçekten, böylece bir eksiğimizden daha layığıyla kurtulduk.
Bunun dışında esnafa borç taktım. Ama esnaf kendine zorla borç taktırdı desek daha doğru. Burda işler biraz tuhaf. Nasıl böyle hala anlamadım. Yani alışverişi yapıyorsun, kredi kartını uzatıyorsun, "önemli değil sonra getir" diyorlar. En fazla bir cep numarası bırakılıyor. İyi güzel de sen beni bir daha nerden bulacaksın? Ya o numara benim değilse? Ya o numara yoksa bile? Bu güven nerden geliyor anlamadım ki kardeşim.. Neyse bende ödeyebildiklerimi ödedim, ödeyemediklerimi de bir gün ödicem, söz.
Telefonum da çalındı zaten. Kamyonu indirip evi taşımaya gelen hayvanheriflerin çaldığından nerdeyse eminim. Ama benim nerdeyse eminliğim adalet önünde elbette bir fayda sağlamıyor.
Güzel müzikler, güzel havalar, neşeli günler, güler yüzler, deniz, yosun kokusu, balık pişirdim akşam çok güzel oldu, güzel de filmler almışım onları da izledim bir sürü, iyiyim demiş miydim? Dememe gerek var mı?
beni çok iyi tanıdığını zanneden bir takım oropu çocuklarının "ne zamana kadar?" dediğini duyar gibiyim, bunu suratıma doğru soranlar da var, belki de geçer, belki de mutlu olmam sonra, ama bunu ben mutluyken düşünebilen o gruba "ananızın amına kadar" demek isterim. dedim.
Şimdi gitmem lazım.
go go go
"anasini siken olan" sözcüklerini google'a yazmak suretiyle blog'uma ulaşan okur,
git burdan.
git burdan.
8 Haziran 2011 Çarşamba
bu kafayla gidersen askere..
- her şey normal mi?
- her şey normal
- işte bu çok anormal
- bir şeyin normal olmayabileceğine dair inancımı kaybettim. her şey sonunda normal.
- her şey normal
- işte bu çok anormal
- bir şeyin normal olmayabileceğine dair inancımı kaybettim. her şey sonunda normal.
7 Haziran 2011 Salı
külü kalır geriye..
üzülme diyebilmek istiyorum sana. üzülme, geçecek. ama o geçmiş olanların izlerini oramızda buramızda öyle uzun zamandır taşıyoruz ki, içim çizik dışım çizik kalakaldım işte en sonunda tek bir çizik olarak. bir tarafı diğer taraftan ayıran bir şey olması fikrini seviyordum önceden şimdi biliyorum ki aslında değil, aslında bir A4 beyazının üzerinde başı ucu hiç bir yere varmayan bir çizik sadece. bir silgi hamlesine bakarız gibi de geliyor da, o çizgi o beyazın üzerinde kendisini ne sanıyorsa artık.. yine de üzülme diyebilmek istiyorum ama bitmiyor. üstelik görebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla kimse için bitmiyor. oldu dediğin ne varsa bir sonu var, ya olduğunda yiyeceksin ya yere düşmesini izleyeceksin ya da dalında çürüyecek. çünkü son diye bir şey var elbette inanmak istemesek de. sonraki bölümlerin nasıl geçeceği sonunun genellikle aynı şekilde geleceği gerçeğini de değiştirmiyor. bu hikayenin başı ve ortası farklı evet, hikayeleri birbirinden ayıran da bu ama sonu hep aynı. biriktirdiğin hayalkırıklıklarından yapılmış 30 yıllık kalen seni şimdi gözyaşı dökmekten ya da sabah şişmiş bir lastik gibi kalkmaktan alıkoyuyor onun yerine için çekilmiş gibi kalkıyorsun işte. acı bile artık yalnız "bu da geçecek" mırıltısı ile geliyor. ve bir takım çoktan unutulmuş görüntüler.. bu daha mı iyi? bu daha kötü.
hala insan kalabilmiş olduğun için bir yandan mutluyken diğer yandan bunu hemen geçirebilecek kadar çok şey yaşamış olmaktan bıkkın..
demekki böyle oluyor, böyle olması gerekiyor.
belki daha uzun bir süre, artık hikayeye başlayamayana kadar da böyle olacak.
yine de biliyorsun, çok üzgünüm.
hala insan kalabilmiş olduğun için bir yandan mutluyken diğer yandan bunu hemen geçirebilecek kadar çok şey yaşamış olmaktan bıkkın..
demekki böyle oluyor, böyle olması gerekiyor.
belki daha uzun bir süre, artık hikayeye başlayamayana kadar da böyle olacak.
yine de biliyorsun, çok üzgünüm.
Marmaris'e taşınmak..
"Search for yourself, by yourself. Do not allow others to make your path for you. It is your road, and yours alone. Others may walk it with you, but no one can walk it for you."
4 Haziran 2011 Cumartesi
AFTER EVERY PARTY I DIE
Şarkının şu an başlık olarak kullanılmış kısmı kulağımda çınlıyor. Çınlamakla kalmıyor bir takım kristalleri de yerinden oynatıyor herhalde ki yer ayaklarımın altında sallanıyor, başım dönüyor adını verdiğimiz o tuhaf hissi yaşıyorum ve bundan zevk alıyor olmam da ayrıca şahane. ve fakat niye? bana göre bunca az içki ile, sadece uykusuzluğun katkısıyla böyle sütten kesilmiş inek gibi kalmamın sebebi nedir?
hava sıcak.
hah.. en azından bundan bahsedebilirim. şimdi hepiniz yakınmaya devam edin "çok yaamur yaaaayoooo" diye, bugün ofise girince klimanın esintisi yüzüme vurdu ve öyle bir "allah" dedim ki arkadaşlara açıklama yapmak zorunda kaldım: işte cennet de cehennem de bu dünyada dedikleri bu. cehennem bu kapının ardında ve klimalı ortama girince napıyoruz? derhal imana geliyoruz. bunları unutmamak lazım. ayrıca o cehennem sıcağını tüm gün alkollü beynime yemiş olmamın da faydası ile beyin hücrelerimin %73ünü kaybettiğimi beyan ettim. Nasıl mı hesapladım? "73" gibi bir rakam olması sizin için bu istatistiği yeterince inanılır kılmadı mı? Bence kıldı.
Eski sevgilimi yeni bir sevgili bulacak gibi olduğumda derhal çok özlüyorum. Gayet psikopatça buluyorum bu tavrımı. Normalde psikopat olan o olduğundan kendisinden deliler gibi kaçıyorum ama ne zaman biri beni sevebilecek gibi hamle yapsa yahut benim biraz ilgimi çeker gibi olsa (az derken gerçekten az'dan bahsediyorum..) derhal onu özlemeye başlıyorum. Hem de ne özlemek. Ha napıyorum özleyince hiç bir şey. Peki bu ne kadar zor biliyor musunuz? Yani mesela onun işi çok kolay, o özlüyor ve bana ulaşamıyor hiç bir şekilde çünkü nerde olduğumu, telefonumu falan bilmiyor, ancak mail atabiliyor bana. Ama benim elimin altında her şey, telefonu, adresi, istesem görmem 5 dakikamı almaz, istiyorum, göremiyorum. Dedim ya işim gerçekten çok zor. Tabi bunda manyak olmamın payı büyük ama ben de kendimi bu şekilde kabullendim artık. Kendimle idare etmeye ve kendimi idare etmeye çalışıyorum, olduğu kadar..Evet durum böyle, hava sıcak, ben bugün çok çalıştım, dün gece 2 saat uyudum, tekila ve biranın kafası birbirine yakışıyor ama baş ağrısı hiç hoş değil, sevmiyorum evet.
Buarada, ağustos böceği mi dersiniz cırcır böceğimi bilmem ama sonunda manyak gibi bağırmaya başladılar ve buradan da yaz geldi tespitini yapabiliyoruz derhal, çok iyi.
hava sıcak.
hah.. en azından bundan bahsedebilirim. şimdi hepiniz yakınmaya devam edin "çok yaamur yaaaayoooo" diye, bugün ofise girince klimanın esintisi yüzüme vurdu ve öyle bir "allah" dedim ki arkadaşlara açıklama yapmak zorunda kaldım: işte cennet de cehennem de bu dünyada dedikleri bu. cehennem bu kapının ardında ve klimalı ortama girince napıyoruz? derhal imana geliyoruz. bunları unutmamak lazım. ayrıca o cehennem sıcağını tüm gün alkollü beynime yemiş olmamın da faydası ile beyin hücrelerimin %73ünü kaybettiğimi beyan ettim. Nasıl mı hesapladım? "73" gibi bir rakam olması sizin için bu istatistiği yeterince inanılır kılmadı mı? Bence kıldı.
Eski sevgilimi yeni bir sevgili bulacak gibi olduğumda derhal çok özlüyorum. Gayet psikopatça buluyorum bu tavrımı. Normalde psikopat olan o olduğundan kendisinden deliler gibi kaçıyorum ama ne zaman biri beni sevebilecek gibi hamle yapsa yahut benim biraz ilgimi çeker gibi olsa (az derken gerçekten az'dan bahsediyorum..) derhal onu özlemeye başlıyorum. Hem de ne özlemek. Ha napıyorum özleyince hiç bir şey. Peki bu ne kadar zor biliyor musunuz? Yani mesela onun işi çok kolay, o özlüyor ve bana ulaşamıyor hiç bir şekilde çünkü nerde olduğumu, telefonumu falan bilmiyor, ancak mail atabiliyor bana. Ama benim elimin altında her şey, telefonu, adresi, istesem görmem 5 dakikamı almaz, istiyorum, göremiyorum. Dedim ya işim gerçekten çok zor. Tabi bunda manyak olmamın payı büyük ama ben de kendimi bu şekilde kabullendim artık. Kendimle idare etmeye ve kendimi idare etmeye çalışıyorum, olduğu kadar..Evet durum böyle, hava sıcak, ben bugün çok çalıştım, dün gece 2 saat uyudum, tekila ve biranın kafası birbirine yakışıyor ama baş ağrısı hiç hoş değil, sevmiyorum evet.
Buarada, ağustos böceği mi dersiniz cırcır böceğimi bilmem ama sonunda manyak gibi bağırmaya başladılar ve buradan da yaz geldi tespitini yapabiliyoruz derhal, çok iyi.
2 Haziran 2011 Perşembe
biri bana gelsin, sen de kimsin?
Havaların bir türlü ısınamadığından, küresel ısınmanın gerçekleşmek bilmediğinden, tropikal iklime geçtiğimizden, sürekli yağmur yağdığından, bunun ne biçim hava olduğundan bahsetmeyen, yazmayan, konuşmayan kaldı mı? Her gün aynı şeyleri duymaktan hava haricinde bıkmayan kaldı mı peki?
Peki benim gibi bunca yıl sonra becerip Marmaris'e taşınmış olsanız ve Haziran 2 itibariyle hala denize girememiş ve gün aşırı şimşeğe maruz kalsanız ne bok yiyeceksiniz? Beterin beteri var.. Ankara zaten boktan bir yerdi, yağmur yağıyor diye sızlanmanın ne manası var ki?
Peki benim gibi bunca yıl sonra becerip Marmaris'e taşınmış olsanız ve Haziran 2 itibariyle hala denize girememiş ve gün aşırı şimşeğe maruz kalsanız ne bok yiyeceksiniz? Beterin beteri var.. Ankara zaten boktan bir yerdi, yağmur yağıyor diye sızlanmanın ne manası var ki?
28 Mayıs 2011 Cumartesi
19 Mayıs 2011 Perşembe
18 Mayıs 2011 Çarşamba
monotonluk maratonu
Onu tanı içine düşünce koştur diyor. koştur. peki ne tarafa? peki ne kadar koşturduktan sonra?
monotonluk maratonuymuş..koştur koştur bitmiyormuş.
ozaman dur.
belki de esas söylenmesi gereken budur: dur.
dur.
monotonluk maratonuymuş..koştur koştur bitmiyormuş.
ozaman dur.
belki de esas söylenmesi gereken budur: dur.
dur.
11 Mayıs 2011 Çarşamba
oldu galiba..
Sabah bisikletle işe giderken içerisinden geçtiğim orman sebebiyle her defasında henüz uyanmadım sanıyorum.
Aslına bakarsan tam olarak uyandım.
Doğru zaman ve doğru yer diye bir şey varmış.
İşte bu sebepledir ki yazamıyorum, tarifi imkansız hisler içerisindeyim. Platonik aşkına rastlayınca kekeş olan bebeler gibiyim :)
Aslına bakarsan tam olarak uyandım.
Doğru zaman ve doğru yer diye bir şey varmış.
İşte bu sebepledir ki yazamıyorum, tarifi imkansız hisler içerisindeyim. Platonik aşkına rastlayınca kekeş olan bebeler gibiyim :)
19 Şubat 2011 Cumartesi
iyi böyle
yazdım yazdım yazdım, sildim.
Hayat, yeniden aç kollarını, ben geldim.
Hadi şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Hayat, yeniden aç kollarını, ben geldim.
Hadi şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
17 Şubat 2011 Perşembe
yollar ve ağaçlar
yeni bir yazı yazacak mecalim yok.
sadece yollar ve ağaçlar.
sadece okadar olsa her şey iyi aslında. herkes sadece yapması gerekeni yapsa ve bununla yetinse. ama olmuyor elbette, hırslar ve egolar var çünkü.
oysa yollar ve ağaçlar ne güzeller ama hırslar ve egolar..
kabul etmem lazım buna hayatım boyunca alışamayacağım,
kabul etmem lazım hayatın gerçeği bu,
kabul etmem lazım alışamayacağım şeyin adı "hayatın ta kendisi".
boğulacak gibi oluyorum bazen, bazen kusacak gibi.
bazen diyorum ki, ne işim var benim burda, bazen de "ne güzel günlerdi ama değil mi?"..
susun artık ne olur konuşmayalım. siz sormayın, bana söyletmeyin.
yollar ve ağaçlar diyeyim ben,
yollar ve ağaçlar göreyim,
düşüneyim,
denizlere varsın sokaklar,
yüzüme o gülümsemeyi oturtup sakinleşeyim.
ne acayip insanlarsınız sanki kimse ölmeyecek, sanki sıfatlarınız olmadan donsuz gibisiniz, sanki kavgasız yaşayamayacaksınız, sanki aslında yoksunuz da ancak bunlarla kendinizi bir miktar var hissediyorsunuz, varlığınız başkalarının varlığına armağan olmuş andımızı ezberlerken..
sizi çözümlemekten de kendimi çözümlemekten de bıktım artık. bunları düşünmekten, söylemekten, içinde olmaktan ölesiye sıkıldım.
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
sadece yollar ve ağaçlar.
sadece okadar olsa her şey iyi aslında. herkes sadece yapması gerekeni yapsa ve bununla yetinse. ama olmuyor elbette, hırslar ve egolar var çünkü.
oysa yollar ve ağaçlar ne güzeller ama hırslar ve egolar..
kabul etmem lazım buna hayatım boyunca alışamayacağım,
kabul etmem lazım hayatın gerçeği bu,
kabul etmem lazım alışamayacağım şeyin adı "hayatın ta kendisi".
boğulacak gibi oluyorum bazen, bazen kusacak gibi.
bazen diyorum ki, ne işim var benim burda, bazen de "ne güzel günlerdi ama değil mi?"..
susun artık ne olur konuşmayalım. siz sormayın, bana söyletmeyin.
yollar ve ağaçlar diyeyim ben,
yollar ve ağaçlar göreyim,
düşüneyim,
denizlere varsın sokaklar,
yüzüme o gülümsemeyi oturtup sakinleşeyim.
ne acayip insanlarsınız sanki kimse ölmeyecek, sanki sıfatlarınız olmadan donsuz gibisiniz, sanki kavgasız yaşayamayacaksınız, sanki aslında yoksunuz da ancak bunlarla kendinizi bir miktar var hissediyorsunuz, varlığınız başkalarının varlığına armağan olmuş andımızı ezberlerken..
sizi çözümlemekten de kendimi çözümlemekten de bıktım artık. bunları düşünmekten, söylemekten, içinde olmaktan ölesiye sıkıldım.
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
15 Ocak 2011 Cumartesi
Her sikim hiyar diyene bir avuc tuzla kosmak hk.
Böyle hissetmeyi ne çok sevdik..bu kadar canimizin yanabilmesini, hickirarak aglamayi, ufak sinir krizlerini, buyuk sinir krizlerini, telefonlar firlatmayi, bardaklar kirmayi, kelimelerin gucune inanip var gucumuzle konusarak oldurmeyi karsimizdakini, var gucumuzle yoktan var ettigimiz gibi bir cumleyle yok edebilmeyi, yaratip yok etmeyi (bir sanri elbette bu, ne onlar gercekti ne yoktan var etmek, guzel iluzyonlarin hayrani olmak vardi sadece adina siz ask dediniz biz delilik diye sevdik onu, onlari), her sey bir fizik olayiydi aslinda hic bir seyin yoktan var olmayacagini soyleyen bir kuraldi, her sey bir kimya olayiydi aslinda senin teninin onun tenine cevapsiz kalamayacak sorular sormasiydi, cevaplar cok da onemli degildi, onemli olan sorulardi, her sey bir matematik olayiydi aslinda, onlar icin toplanmak bizim icin binlerce parcaya bolunebilmek, bolunene kadar kendini ona carpip carpip sekmek.. Neydi? Bir takim fen bilimleri konulari, hayat bilgisi ile uzak yakin alakasi olmayan ancak bizim adina hayat dedigimiz bir seydi, ancak yasanarak bilgisi edinilebilirdi, bir kere daha bir kere daha ayni hatalari yapmamiza mani olamayan, olamadigi surece seni sen beni ben yapan, ancak boyleyken bizim hayatta oldugumuzu anlayabildigimiz bir seydi, bir ders, bir konu, bir kelime (ask mi?), bir islem. Islem sudur arkadasim; koy gotune rahvan gitsin. Ve sonra teninin her hucresi sizlasin, ve sonra inleyerek uyan yatakta, uyuyama, uyuduysan kabus gor, uyaninca karnin agrisin, gercek bir yoksunluk hissi ki bir baska bagimlilik edemez askin insana ettigini.
Ic ic ic sonra, unutana kadar icmek yalanina inanamayacak kadar cok ve uzun zamandir iciyorum bu sebeple sunu soyleyebilirim, ictikce daha fazla dusunecegimin hatta artik kontrol edemiyor oldugumdan beynimin benim dusunmek istemedigim tek seyi dusunmek konusunda israr edeceginin ve elbette omurgasizlasmis bunyeme galip geleceginin farkindayim, fark etmez diyebilecek denli de rahatsizim (bazilari buna rahatlik adini verebilir, yani bile bile ladese giden insan bir cesit gamsizdir sanabilir ancak oyle degil, bir klasik ornek uzerinden gitmek gerekirse elinin yanacagini bile bile yuz kere bin kere sobaya degen cocuk rahat oldugundan degil rahatsiz oldugundan yapar ve yanar..yapar ve yanar..yapar ve yanar..salaklik diyenler de olabilir elbette, ki belki de oyledir ancak salak olan elinin yanacagini ogrenmemis olandir ki bizim durumumuzda bu da mevzu bahis degildir, bahsedilen bile bile yanmak, her seferinde yanacagini bilerek yeniden yanmaktir. Kullerinden dogmak gibi ulvi konulara girmek isterdim ama daha ziyade bokuyla oynamak tabiri uygun olacak kanaatindeyim..)
Bir barda en arka masada, duvarin arkasinda oturuyorum, saklandim demek mumkun, burada oldugumu birtek beni yerlestiren garson biliyor, o da bir tek bardaklarimdaki ickilerin akis hizi ile ilgileniyor. Duvarin ardindan erkek bas sesleri ile kadin kahkahalari geliyor. Zaman zaman (belki cogu zaman) ne kadar rahatsiz edici olabilecegimi dusunuyorum. Ne cok guluyorum, anlatiyorum, guluyorum, dinliyorum, guluyorum, iki isimden biri gulmek demek mumkun, sosyallesince boyle oluyorum, sonra geciyor. Buraya gelene kadar bagira bagira agliyorum mesela. Kendi arabamda tek basima olmama ragmen yine de rahatsiz edici olmayi basarabiliyorum cunku bir duvarin arkasinda tek basima bira icmedigim surece dikkat cekiciyim, iyi ya da kotu. Ki o dikkatleri uzerimde istemedigim surece (zaman zaman istiyorum) bende olmalarindan hic memnun degilim. Kirmizi isikta yan arabadaki adam bana bakiyor, agliyorum, ona bakiyorum, hic aglamamis gibi bakiyor olmasinin yani sira ilk insanlarmisiz ve aramizdan biri ilk goz yaslarini dokuyormus gibi bakiyor (sahi ilk aglayan kimdi ve neden aglamisti acaba..). Adama kafami ceviriyorum onun yerine cami acip asik oldugum adam baska bir kadinla birlesiyormus bana eslik etmek ister misin diye sormak da mumkun, sormuyorum, eslik edecegini sanmiyorum..Eslik etmesini de istemiyorum, cok istekli olana hikayeyi anlatirim, gitsin evinde aglasin, kimsenin ne agidini ne kutlamasini cekecek halim var, o agit ve kutlama bana bile olsa!
Unlem isaretini cok az kullanirim, belki de bu blogda ilk kez yukaridaki cumlede kullandim. Benim isaretim iki nokta'dir. Ki kendisinin gramer derslerinde yerinin olmamasinin yani sira hayatimda onemli bir yeri vardir. Nokta kadar keskin bir son degildir, uc nokta gibi "devam edecek" anlami tasimaz, unlem gibi dikkat cekici, virgul gibi anca arada derede degildir, sanirim "iki nokta candir, kandir" diyerek kapatacagim bu noktalama isareti mevzuunu..
Iste bazen de boyle olur..yazmazsin yazmazsin yazmaya baslarsin ve dunya bir anda sadece yazi yazilabilecek bir yer olur..
Dunya bazen bombok olur. Bombok. Hicbir sey ve her sey diye cercevelere ayrilir ve tamami anlamini kaybeder. Gidilecek yer, gorulecek insan, gorecek goz kalmaz, bira vardir ozaman, soguk icilir, ici isitir, sabah olur kusulur, oglen olur bas cok agrir, 5 gibi dunya yeniden dunyadir, sen yeniden ayni kanalizasyona dusmeye hazirlanmaya baslarsin ta ki tekrar orda bi balik gordum zannedene dek..benim hayat dedigim, hayat buldugum mecra budur arkadas, 30 yasima basmama 17 gun kala kendimle ilgili yapacagim tespit de budur. Ha kafama sicayim, o ayri..
Ic ic ic sonra, unutana kadar icmek yalanina inanamayacak kadar cok ve uzun zamandir iciyorum bu sebeple sunu soyleyebilirim, ictikce daha fazla dusunecegimin hatta artik kontrol edemiyor oldugumdan beynimin benim dusunmek istemedigim tek seyi dusunmek konusunda israr edeceginin ve elbette omurgasizlasmis bunyeme galip geleceginin farkindayim, fark etmez diyebilecek denli de rahatsizim (bazilari buna rahatlik adini verebilir, yani bile bile ladese giden insan bir cesit gamsizdir sanabilir ancak oyle degil, bir klasik ornek uzerinden gitmek gerekirse elinin yanacagini bile bile yuz kere bin kere sobaya degen cocuk rahat oldugundan degil rahatsiz oldugundan yapar ve yanar..yapar ve yanar..yapar ve yanar..salaklik diyenler de olabilir elbette, ki belki de oyledir ancak salak olan elinin yanacagini ogrenmemis olandir ki bizim durumumuzda bu da mevzu bahis degildir, bahsedilen bile bile yanmak, her seferinde yanacagini bilerek yeniden yanmaktir. Kullerinden dogmak gibi ulvi konulara girmek isterdim ama daha ziyade bokuyla oynamak tabiri uygun olacak kanaatindeyim..)
Bir barda en arka masada, duvarin arkasinda oturuyorum, saklandim demek mumkun, burada oldugumu birtek beni yerlestiren garson biliyor, o da bir tek bardaklarimdaki ickilerin akis hizi ile ilgileniyor. Duvarin ardindan erkek bas sesleri ile kadin kahkahalari geliyor. Zaman zaman (belki cogu zaman) ne kadar rahatsiz edici olabilecegimi dusunuyorum. Ne cok guluyorum, anlatiyorum, guluyorum, dinliyorum, guluyorum, iki isimden biri gulmek demek mumkun, sosyallesince boyle oluyorum, sonra geciyor. Buraya gelene kadar bagira bagira agliyorum mesela. Kendi arabamda tek basima olmama ragmen yine de rahatsiz edici olmayi basarabiliyorum cunku bir duvarin arkasinda tek basima bira icmedigim surece dikkat cekiciyim, iyi ya da kotu. Ki o dikkatleri uzerimde istemedigim surece (zaman zaman istiyorum) bende olmalarindan hic memnun degilim. Kirmizi isikta yan arabadaki adam bana bakiyor, agliyorum, ona bakiyorum, hic aglamamis gibi bakiyor olmasinin yani sira ilk insanlarmisiz ve aramizdan biri ilk goz yaslarini dokuyormus gibi bakiyor (sahi ilk aglayan kimdi ve neden aglamisti acaba..). Adama kafami ceviriyorum onun yerine cami acip asik oldugum adam baska bir kadinla birlesiyormus bana eslik etmek ister misin diye sormak da mumkun, sormuyorum, eslik edecegini sanmiyorum..Eslik etmesini de istemiyorum, cok istekli olana hikayeyi anlatirim, gitsin evinde aglasin, kimsenin ne agidini ne kutlamasini cekecek halim var, o agit ve kutlama bana bile olsa!
Unlem isaretini cok az kullanirim, belki de bu blogda ilk kez yukaridaki cumlede kullandim. Benim isaretim iki nokta'dir. Ki kendisinin gramer derslerinde yerinin olmamasinin yani sira hayatimda onemli bir yeri vardir. Nokta kadar keskin bir son degildir, uc nokta gibi "devam edecek" anlami tasimaz, unlem gibi dikkat cekici, virgul gibi anca arada derede degildir, sanirim "iki nokta candir, kandir" diyerek kapatacagim bu noktalama isareti mevzuunu..
Iste bazen de boyle olur..yazmazsin yazmazsin yazmaya baslarsin ve dunya bir anda sadece yazi yazilabilecek bir yer olur..
Dunya bazen bombok olur. Bombok. Hicbir sey ve her sey diye cercevelere ayrilir ve tamami anlamini kaybeder. Gidilecek yer, gorulecek insan, gorecek goz kalmaz, bira vardir ozaman, soguk icilir, ici isitir, sabah olur kusulur, oglen olur bas cok agrir, 5 gibi dunya yeniden dunyadir, sen yeniden ayni kanalizasyona dusmeye hazirlanmaya baslarsin ta ki tekrar orda bi balik gordum zannedene dek..benim hayat dedigim, hayat buldugum mecra budur arkadas, 30 yasima basmama 17 gun kala kendimle ilgili yapacagim tespit de budur. Ha kafama sicayim, o ayri..
6 Ocak 2011 Perşembe
3 Aralık 2010 Cuma
sen çoktan gitmişsin
İçki kötülüklerin anasıysa, rakı da içkilerin anasıdır.
Ama rakı bitti.
Hangi akla hizmet 35'lik almışız bunu bilmiyorum. S. burdayken "fazla içemesin" diye olmuş sanırım, yoksa ben ne biranın 33'lüğünü söylerim, ne rakının 35'liğini alırım, adetim değildir.
Bardakta içki bırakmam, - salak olduğumdan- kusacağımı bilsem bardakta kalan son yudumu dikerek kalkarım masadan, kıyamam..
Doyana kadar içerim, genelde doyduğumu anlamam, balık gibi olurum bir süre sonra, Orhan Veli'ye selam gönderirim..
Pek çok insanın aksine, sonuç ne olursa olsun sarhoş olmayı severim, sarhoşken yaptığım rezillikler sebebiyle kendimi çok zaman affederim, sarhoşluğuma veririm, sarhoşluğuma verebilmek için belki de, bu kadar çok içerim..
Yapılanları gülerek anlatabilen ve anlayabilen insanları severim.
"Sarhoşun mektubu okunmaz" sözünü yaşantıma sokan Marmaris ahvaline selam ederim..
Yine de elbette eğer fırsatım varsa, özellikle de rakıyı konuştuğunu sevdiğim, konuştuğumu anlayabilen homo-sapiens ile içmeyi tercih ederim.
"Yalnız içen yalnız ölür" sözü de Marmaris günlerinden yerleşti belleğime. Bu akşam kendime rakı sofrası kurarken bi huzursuz oldum. Sanki yalnız değildim de rakı sofrasını kurunca yalnız kalmış gibi oldum. Ulan yalnız mı ölücem yani ben diye sordum. Bana bunu diyenleri ve demeyenleri düşündüm.. Hepimiz, hepimiz yalnız öleceğiz ve bizden önce yalnız içen/içmeyen herkes yalnız öldü değil mi?
Eşşekler gibi çalışıyorum. Teşbih ruhun gıdasıdır ancak abartmıyorum. Yine kitlendim. Başka hiçbir şey yapmadan çalışıyorum. Bir takım mecburi sorumluluklar dışında tüm sosyal aktiviteleri sonlandırdım, çalışıyorum. Üstelik en ufak bir kariyer hedefim, hırsım, beklentim de yok. Örgü örmek gibi çalışıyorum. Sadece çalışıyorum. Düşünmeden, yaşamadan, vakit bırakmadan çalışıyorum. Son günlerin uyku sürelerine bakıyorum (iphone benim için hesaplıyor sağolsun) ve şu şekilde bi sonuç çıkıyor: 5 saat, 4 saat, 4.5 saat, 5.5 saat, 2 saat 13 dakika, 3.5 saat.. Yorgun değilim.. Manik atak geçirmek için yanlış mevsimdeyim. Bu benim çok uyuyup az yaşadığım daha ziyade hibernasyon ile süregeldiğim zaman. Bir terslik var, adı S. biliyorum, bunu atlatıyorum, temizleniyorum şimdi. Bekliyorum.
Her zaman olduğu gibi işe yarıyor bu süreç. Parlıyorum. Dikkat çekiyorum, seviliyorum, sivriliyorum. Engellenemez bir yükselişim var ve bunun sikimde olmayışı ile daha da çekilmez hale geliyorum. Bunu sadece kendim için yaptığımı, bu kadar seyahat ve işe dayanıyor olmamın tek sebebinin aşk acısı çekmemek istemem olduğunu bir tek ben biliyorum. Ben de böyle atlatıyorum.
Ara ara gelen "içki içmezsem hemen kendimi vururum" hissi haricinde hiç çaktırmadan yeni kimliğime ayak uyduruyorum. Neyseki uzun zamandır çalışıyor olmamın etkisi ile iş arkadaşı denen şeyin "as fake as a wedding cake" olduğunu bilecek kadar tecrübeme dayanıyorum ve iş yerinden kimse ile içmeye gitmiyorum. Daha önce bunu denedik, artık bunu yemiyorum..
Bunun sonucunda ise, eve geliyorum, iki dilim peynir kesiyorum ve rakıyı dolduruyorum.. Yalnız içen yalnız ölür diyenlere selam ediyorum.
Öldük, şerefimize içiyorum..
Öldük, Kasım 12'ydi, dolunay vardı, garip bir geceydi, hatırlıyorum. Paşa ile yokuştan aşağı yürüyorum, "çok içme söz ver" diyorum. "Söz" diyor, inanıyorum. Yalnız içmeyen de yalnız ölür,artık biliyorum. Üzerinden 2 sene geçmiş, "dün gibi" sözünün, söz olduğunda sahte, gerçek olduğunda ne kadar yakıcı olduğunu yanarak öğrenmiş biri olarak konuşuyorum. Yandım, pişemeden sevgili dostum, pişecek zaman bulamadan yandık, hamdık yandık, arayı yaşayamadık, "ara"lar bize göre değildi nitekim, ancak hala trasedilerin en yüksek ve en alçaklarında senin için vuruyorum..
Tam da 12 Kasım gecesi, hiç de 12 Kasım olduğunun farkına varamadan, arabada bir takım ıp tıs ıp tıs'lar eşliğinde yokuş yukarı çıkarken "ahhhhhh" dediğim anda, sana sevgilerimi yolluyorum. Seni çok özledim diyorum yine, beni duyduğundan emin olarak, bunu ne zamandır söylemediğimi düşünüp biraz suçluluk biraz kırgınlık duyarak.. Seni çok özlüyorum.
Yalnız içiyorum.
Bekliyorum.
Ne gelen var ne giden.. Sen çoktan gitmişsin zaten..
Ama rakı bitti.
Hangi akla hizmet 35'lik almışız bunu bilmiyorum. S. burdayken "fazla içemesin" diye olmuş sanırım, yoksa ben ne biranın 33'lüğünü söylerim, ne rakının 35'liğini alırım, adetim değildir.
Bardakta içki bırakmam, - salak olduğumdan- kusacağımı bilsem bardakta kalan son yudumu dikerek kalkarım masadan, kıyamam..
Doyana kadar içerim, genelde doyduğumu anlamam, balık gibi olurum bir süre sonra, Orhan Veli'ye selam gönderirim..
Pek çok insanın aksine, sonuç ne olursa olsun sarhoş olmayı severim, sarhoşken yaptığım rezillikler sebebiyle kendimi çok zaman affederim, sarhoşluğuma veririm, sarhoşluğuma verebilmek için belki de, bu kadar çok içerim..
Yapılanları gülerek anlatabilen ve anlayabilen insanları severim.
"Sarhoşun mektubu okunmaz" sözünü yaşantıma sokan Marmaris ahvaline selam ederim..
Yine de elbette eğer fırsatım varsa, özellikle de rakıyı konuştuğunu sevdiğim, konuştuğumu anlayabilen homo-sapiens ile içmeyi tercih ederim.
"Yalnız içen yalnız ölür" sözü de Marmaris günlerinden yerleşti belleğime. Bu akşam kendime rakı sofrası kurarken bi huzursuz oldum. Sanki yalnız değildim de rakı sofrasını kurunca yalnız kalmış gibi oldum. Ulan yalnız mı ölücem yani ben diye sordum. Bana bunu diyenleri ve demeyenleri düşündüm.. Hepimiz, hepimiz yalnız öleceğiz ve bizden önce yalnız içen/içmeyen herkes yalnız öldü değil mi?
Eşşekler gibi çalışıyorum. Teşbih ruhun gıdasıdır ancak abartmıyorum. Yine kitlendim. Başka hiçbir şey yapmadan çalışıyorum. Bir takım mecburi sorumluluklar dışında tüm sosyal aktiviteleri sonlandırdım, çalışıyorum. Üstelik en ufak bir kariyer hedefim, hırsım, beklentim de yok. Örgü örmek gibi çalışıyorum. Sadece çalışıyorum. Düşünmeden, yaşamadan, vakit bırakmadan çalışıyorum. Son günlerin uyku sürelerine bakıyorum (iphone benim için hesaplıyor sağolsun) ve şu şekilde bi sonuç çıkıyor: 5 saat, 4 saat, 4.5 saat, 5.5 saat, 2 saat 13 dakika, 3.5 saat.. Yorgun değilim.. Manik atak geçirmek için yanlış mevsimdeyim. Bu benim çok uyuyup az yaşadığım daha ziyade hibernasyon ile süregeldiğim zaman. Bir terslik var, adı S. biliyorum, bunu atlatıyorum, temizleniyorum şimdi. Bekliyorum.
Her zaman olduğu gibi işe yarıyor bu süreç. Parlıyorum. Dikkat çekiyorum, seviliyorum, sivriliyorum. Engellenemez bir yükselişim var ve bunun sikimde olmayışı ile daha da çekilmez hale geliyorum. Bunu sadece kendim için yaptığımı, bu kadar seyahat ve işe dayanıyor olmamın tek sebebinin aşk acısı çekmemek istemem olduğunu bir tek ben biliyorum. Ben de böyle atlatıyorum.
Ara ara gelen "içki içmezsem hemen kendimi vururum" hissi haricinde hiç çaktırmadan yeni kimliğime ayak uyduruyorum. Neyseki uzun zamandır çalışıyor olmamın etkisi ile iş arkadaşı denen şeyin "as fake as a wedding cake" olduğunu bilecek kadar tecrübeme dayanıyorum ve iş yerinden kimse ile içmeye gitmiyorum. Daha önce bunu denedik, artık bunu yemiyorum..
Bunun sonucunda ise, eve geliyorum, iki dilim peynir kesiyorum ve rakıyı dolduruyorum.. Yalnız içen yalnız ölür diyenlere selam ediyorum.
Öldük, şerefimize içiyorum..
Öldük, Kasım 12'ydi, dolunay vardı, garip bir geceydi, hatırlıyorum. Paşa ile yokuştan aşağı yürüyorum, "çok içme söz ver" diyorum. "Söz" diyor, inanıyorum. Yalnız içmeyen de yalnız ölür,artık biliyorum. Üzerinden 2 sene geçmiş, "dün gibi" sözünün, söz olduğunda sahte, gerçek olduğunda ne kadar yakıcı olduğunu yanarak öğrenmiş biri olarak konuşuyorum. Yandım, pişemeden sevgili dostum, pişecek zaman bulamadan yandık, hamdık yandık, arayı yaşayamadık, "ara"lar bize göre değildi nitekim, ancak hala trasedilerin en yüksek ve en alçaklarında senin için vuruyorum..
Tam da 12 Kasım gecesi, hiç de 12 Kasım olduğunun farkına varamadan, arabada bir takım ıp tıs ıp tıs'lar eşliğinde yokuş yukarı çıkarken "ahhhhhh" dediğim anda, sana sevgilerimi yolluyorum. Seni çok özledim diyorum yine, beni duyduğundan emin olarak, bunu ne zamandır söylemediğimi düşünüp biraz suçluluk biraz kırgınlık duyarak.. Seni çok özlüyorum.
Yalnız içiyorum.
Bekliyorum.
Ne gelen var ne giden.. Sen çoktan gitmişsin zaten..
21 Kasım 2010 Pazar
insanity
aşkın belki de en sevdiğim hali bu olduğundan burada tıkılıp kalacağım. kendime bir kere daha bunu yapacağım. böyle kanayacağım.
ikimizde hasta ruhlu insanlar olduğumuzdan biraraya geldik zaten. yalnız ben görüntüyü kurtardığımdan kimse anlayamadı ne buldum sende, nasıl anlaştın benimle..
kesikler içinde birbirimize sarıldığımızı (senin dışında, benim içimde milyonlarca milyonlarca milyonlarca), tam anlamıyla bir kan kardeşliği kurduğumuzu, yara kardeşi, kabuk kardeşi, acı kardeşi olduğumuzu kimse anlayamadı.
neye aşk dediğimi, neye aşık olabildiğimi anlatmak nasıl mümkün olabilirdi ki?
senin ve benim üzerimden akan (benden akanların çoğu senindi) kanların içerisinde birbirimizi soyup yıkadığımız o geceyi hayatım boyunca unutamayacağım elbette.. benim kırdığım camlar ve senin kırdığın kapılar..
ambulans, polis, itfaiye..
utanmadık.
yerde saçlarım ve eşyalarım..
bir litre kolonyanın evi sarmış kokusu..
delilik bunlar..
tüm bunlar delilik..
çığlık çığlığa ağlayışımın arasına karışan yalvarışların..
yeter artık..
yetmez..
yetmez çünkü buraya kadar gelmeden önce yeteceğini düşünmeli insan..
buraya kadar geldikten sonra ise ancak itfaiye söndürebilir beni..
kim daha deli?
kim daha kesik?
kim daha çok acır, kaçar, bağırır,
kim daha çok acıtır, kovalar, ağlar söyle..
seni deli zannetmeleri çok acıklı.
kim daha çok aşık olabilir?
buna kim aşk diyebilir?
hastalık bu.
kanlar içerisinde birbirimize sarıldığımızı gören insanlar bizden tiksindiler. birbirimize böyle küfürler ettiğimizi, ağza alınmayacak hakaretler ile tüm mahalleyi inlettiğimizi duyanlar şaşırdılar. kimse kimseden bu kadar nefret edemezdi onlara göre.
başkalarını tiksindirecek kadar çok sevebilmiş olduğumuz için gizli bir haz duyduğumu itiraf etmeliyim.
kimse kimseye bunları yaptıktan sonra, evet saatler sonra, gün ağarırken ancak karakoldan çıkıp, sokak ortasında tekrar kavga etmeye başlayıp ancak kavga etmekten tamamen tükendikten sonra eve elele gidemezdi.
belki de kontrolsüz kalmayı başabilse herkes giderdi.
hiç bir kuralın olmadığı bir şeydi yaşanan, bir tek kural vardı: yalnız uyunamazdı.
kavga büyük, sorun çözümsüz, nefret yakıcı olabilirdi ancak unutulmaması gereken tek gerçek tüm bunların adına aşk dediğimiz psikopatlığın gölgesinde gerçekleştiği ve adı aşk olduğu sürece yalnız yatılamayacağı idi.
ve sonra nasıl oluyorsa tüm cevapsız soruları unutturuyordu ten..
bir gece sen benden gerçekten artık ölesiye nefret ederek (elbette hatırlamadığım ve muhtemelen çok anlamsız bir nedenden) kanepede yattığında, diğer kanepeden sen uyurken elini tutmuştum.. elini tuttuğumu fark etmemiştin ama uyandığında elini elimde bulmuştun, sabah uyandığımda bende seni bana sarılmış uyurken..
bitmişti.
çözülmüştü.
sabah beni öpüyordun ve ben seni seviyordum.
ten seni seviyordu.
göz, dudak, el, saç seni seviyordu.
hepsi seni istiyordu.
kalp seni seviyordu.
sen yokken içerisinde bir matkap var gibiydi ve buna dayanamıyordu.
sana demiştim ki, bir gün seni terk etmek beni öldürecek kadar acıtmayacak ve seni o zaman terk edeceğim.
ettim.
canım ölesiye acıyor sevgilim. ancak öldürmüyor. işte bu sebeple seni terk ettim.
hayatını zindan etmekten bıktığımdan, bu cehennemi hak edecek hiç bir şey yapmamış olduğumuza inanmak istediğimden (elbette hak ettik ancak buna inanmak istiyorum..) terk ettim.
şimdi buna ne isim verirler bilmiyorum. ben hastalık diyorum. haddini(haddimizi) aşan bir tutkuyla, yanarak sana geldiğimi, senin yanında ise merhem bulmak yerine küle dönmek üzere olduğumu düşünüyorum.
aklımın, ruhumun, bedenimin yandığını gerçekten hissettim. alevlerini hissettim. dayanılmaz bir hal aldım.
hem aşktan hem acıdan yandım.
dışarıdan bakıldığında nasıl görünebileceği konusunda hiç bir fikrim yok. belki de son derece sıradan. belki de caner'in kafasında viski bardağı kırması kadar bişey. ne diyeceğimi bilemedim. bişey işte. caner kadar, viski bardağı kadar, kafada kırmak kadar bişey. bana öyle gelmedi. acınası gelmedi. birileri sana acıyorum dediğinde içimde gizliden gizliye hem makdul hem de katil olmanın hazzı vardı. bir yanlışlık vardı, böyle olmamalıydı elbette, hayat mutlu olmak istemek üzerine kurulmalıydı ve o mutluluk hayallerinin dayatıldığı bir şekil vardı ve o şekil kareyse biz yuvarlaktık. uymuyorduk. öğretilen, beklenen, istenen hiç bir şeye uymuyorduk. ve ben pes ettim. sanırım söylenmesi gereken en doğru kelime bu.
pes.
pes etmem ise çok normal bir zamanımıza denk geldiğinden sende büyük şaşkınlık yarattı. artık büyük kavgalar bitip soğuk savaşlar başladığında, sessiz kavgalar başladığında, kavga etmemek için telefona çıkmadığında bitti. sensiz ölecek gibi hissetmediğimde, artık içim öyle yanmadığında bitti. ve böylece şimdi yeniden yanıyorum. bu kez özlem var.
bu manyaklığın nesini özlediğimi inan ben de bilmiyorum. sadece senin de beni özlediğini biliyorum. bu tuhaf şeyi (aşk koyduk ya adını) neden istediğimizi bilmiyorum. acı çekmeyi neden bu kadar sevdiğimizi ve bu acı çekme fiilini bu kadar tatmin edebilecek insanları nası denk getirdiğimizi bilmiyorum. elbette herhangi bir insan böyle canımı yakamaz, buna izin veremem. seni nasıl olup da bu kadar çok sevdiğimi bilmiyorum.
rüya gibiydi sözü genellikle güzel anılar için söylenir, bense o alevler içinde geceye baktığımda bir türlü kabus gibiydi diyemiyorum. yanında geçirdiğim zamana, göz yaşlarına ve kavgalara baktığımda içindeyken kabus demek çok kolay olmuştu şimdiyse diyemiyorum.
yazdıklarımı tekrar okuyunca kendime teşhis koyasım geliyor ve derhal vazgeçip en alta geri dönüyorum. bir gecede senin olduğun şehre iki kere gelecek kadar aşık olabildiğim için, yanımda sen olmadan nefes alamadığım günler için, ne yaşanmış olursa olsun bir minnet duyuyorum çünkü artık iyice anladım ki ben ancak bu şekilde yaşadığımdan emin olabiliyorum. evet "idare lambası" bana göre değil.
kendimize yarattığımız dil içerisinde aşk yerine, sevgili yerine, sevişmek yerine bulduğumuz tüm kelimeler ve diğer uydurduğumuz sözcükler ile kendi kendime konuşabiliyorum şimdi. seni çok özledim yerine bir şey bulmamış olmamıza ise şaşırıyorum.
sanki sen ölmüşsün gibi, sanki ben ölmüşüm gibi, sanki bir daha hiç aşık olmayacakmışım ve bu bizim adımıza boktan, insanlık adına büyük bir adımmış gibi.
aşk da insanlar kadar ölümlü ve acı kadar geçici.
bu sebeple, ben sinem, bekliyorum. bir manyak olduğumu kabul etmekte hiç bir sakınca görmüyorum ancak yaralarını öpmeyi özlüyorum. hepsi bu.
(bu hikayede anlatılanlar eksik, yalan yanlış, şiddet ve korku unsuru içeren, saf bir deliliğe ait gibi görünen, 13 yaş altı çocuğun sinirini oynatabilecek ve annemi üzebilecek cinsten olabilir. abartmayı severim herkes bilir ancak g. o inek gerçekti kanka, dün gibi möö'sü kulağımda)
17 Kasım 2010 Çarşamba
bir derdim var bin dermana değişmem
dağılırım. toplanırım.
ancak parçalar halinde yaşamaktan yorulmuş olabilirim.
bu beni içinden çıkmış olduğum bir takım hataların aslında doğru olduğu ve şimdiki zamanın bir hata olduğu yanılsamasına sürüklüyor.
sürüklenmiyorum aslında, sürünüyorum.
geçmişin şimdiki zamandan daha doğru gelmesi hiç iyi değil.
hiç hiç.
bunun sebebi geçmiş zamanın geçmişte kalması ve şimdiki zamanın canımı sıkması.
oysaki şimdiki zamanın sebebi, geçmiş zamanın geçmişte canımı sıkıyor olması idi.
döngüdeyim deva bulamam..
buaralar buna taktım "bir derdim var bin devaya değişmem". kendime devalardan deva beğenemediğimden derdime tutunuyorum hırsla. nitekim dertlerden dert beğenmek konusunda çok daha başarılıyım (aşikar)..
salonda iki valiz. bir kısmı bahar kıyafetleri bir kısmı yaz. yerde duruyor.
bu salon benim değil.
gardrobun üzerinde uluslararası ebatta bir valiz. yazlıklar.
gardrop benim değil.
3 kapılı gardrobun 2 kapısında semi-kışlık (literatüre yeni kattım hayrını görün) ve kışlıkların bir kısmı asılı, toplanmayı bekliyor.
gardrobun içinde bir valiz. çok kışlıklar. taşınacağım yerde hava çok sıcak olacağından benimle gelmeyecekler. benim olmayan gardropta gelebileceğim kış günlerini bekliyor.
oda benim değil.
bir şarkı sözü yazdım kardeşim ve abisi için. durum biraz karışık, kardeşimin abisi benim görümcem olur desem yeridir, öyle böyle değil bu akrabalık mevzuları, derhal geçiyorum. yalnız bu görümcem olan kardeşimin abisi ile ortak bir çocukluk paydamız var ki, paranteze alsak içi boş kalır, öyle ortak..o istedi şarkı sözünü, biri klasik gitar çalıyor, biri elektro gitar, bana da pianodan 3 nota verdiler, bas bas dur.. bari dedim bildiğim bir şeyler yapayım, o dedi madem öyle yazıver söz, ikimize ortak bir söz yazdım "a place to call home". ortak payda, ortak söz, ortak hasret aslında belki de.. a place to call home.
kaç aydır böyle? kaç yıl? kaç yaş..
eşyaların birazı bir yerde, birazı bir yerde, ben bi bu evde, bi öbür evde.. dön bak geriye, ömür geçmiş bu şekilde. bu cephede yeni bir şey yine yok velhasıl..
ancak artık sanırım toplanmak istiyorum. tamamımı bir araya getirmek.
bir senedir görmediğim kitaplarımı kolilerinden çıkartmak.
kendime ait bir eve yerleşmek. evet "kendine ait bir oda"dan fazlasında gözüm var ne yalan söyleyeyim. hiç olmazsa bir oda bir salon olsun, benim olsun..
topla beni çarpıcam yoksa.
ancak parçalar halinde yaşamaktan yorulmuş olabilirim.
bu beni içinden çıkmış olduğum bir takım hataların aslında doğru olduğu ve şimdiki zamanın bir hata olduğu yanılsamasına sürüklüyor.
sürüklenmiyorum aslında, sürünüyorum.
geçmişin şimdiki zamandan daha doğru gelmesi hiç iyi değil.
hiç hiç.
bunun sebebi geçmiş zamanın geçmişte kalması ve şimdiki zamanın canımı sıkması.
oysaki şimdiki zamanın sebebi, geçmiş zamanın geçmişte canımı sıkıyor olması idi.
döngüdeyim deva bulamam..
buaralar buna taktım "bir derdim var bin devaya değişmem". kendime devalardan deva beğenemediğimden derdime tutunuyorum hırsla. nitekim dertlerden dert beğenmek konusunda çok daha başarılıyım (aşikar)..
salonda iki valiz. bir kısmı bahar kıyafetleri bir kısmı yaz. yerde duruyor.
bu salon benim değil.
gardrobun üzerinde uluslararası ebatta bir valiz. yazlıklar.
gardrop benim değil.
3 kapılı gardrobun 2 kapısında semi-kışlık (literatüre yeni kattım hayrını görün) ve kışlıkların bir kısmı asılı, toplanmayı bekliyor.
gardrobun içinde bir valiz. çok kışlıklar. taşınacağım yerde hava çok sıcak olacağından benimle gelmeyecekler. benim olmayan gardropta gelebileceğim kış günlerini bekliyor.
oda benim değil.
bir şarkı sözü yazdım kardeşim ve abisi için. durum biraz karışık, kardeşimin abisi benim görümcem olur desem yeridir, öyle böyle değil bu akrabalık mevzuları, derhal geçiyorum. yalnız bu görümcem olan kardeşimin abisi ile ortak bir çocukluk paydamız var ki, paranteze alsak içi boş kalır, öyle ortak..o istedi şarkı sözünü, biri klasik gitar çalıyor, biri elektro gitar, bana da pianodan 3 nota verdiler, bas bas dur.. bari dedim bildiğim bir şeyler yapayım, o dedi madem öyle yazıver söz, ikimize ortak bir söz yazdım "a place to call home". ortak payda, ortak söz, ortak hasret aslında belki de.. a place to call home.
kaç aydır böyle? kaç yıl? kaç yaş..
eşyaların birazı bir yerde, birazı bir yerde, ben bi bu evde, bi öbür evde.. dön bak geriye, ömür geçmiş bu şekilde. bu cephede yeni bir şey yine yok velhasıl..
ancak artık sanırım toplanmak istiyorum. tamamımı bir araya getirmek.
bir senedir görmediğim kitaplarımı kolilerinden çıkartmak.
kendime ait bir eve yerleşmek. evet "kendine ait bir oda"dan fazlasında gözüm var ne yalan söyleyeyim. hiç olmazsa bir oda bir salon olsun, benim olsun..
topla beni çarpıcam yoksa.
6 Kasım 2010 Cumartesi
reset ya resulullah
Merhaba. Benim adım Sinem. Bekliyorum.
Önemli olan bu değil. Çünkü "beklemek" başladığında zaman çok yavaşlıyor ve bu yavaşlık içerisinde düzgün bir ivme ile her şey önemini yitiriyor.
Düzgün olan tek şey de bu zaten.
Beklemek ile ilgili kurulmuş felsefi cümlelerin hepsi tek teker yaparak resmi geçit yapıyor önümde.
Ben yavaşım. Sen ise sokakta "abla sen pille mi çalışıyorsun?" diye soran tüyü bitmemiş yetimlerin hışmına uğruyorsun. Ancak birimiz fazla yavaş birimiz fazla hızlı, neticede bir uyumsuzluk söz konusu. Yok yok, sen ve ben değil, onlar ve biz..
Peki ben neyi bekliyorum, sen nereye koşuyorsun?
Sihirli değneği olan peri bugün gelse değneği kıçına sokucam nerdeydin şimdiye kadar diye, onu bekliyorum ben.
Şişeden cin çıksa, şişeyle bong yapıcam, cini içicem, dağa kaçıcam..
Tabi şöyle de bi durum var ki, dağdan yeni geldim ben, niye yine böyleyim?
Bu sabah şunu düşündüm; klozetlerden klozet beğenmeyen bohem ve beyaz kıçlarımız, yine de "yarım" evlerde mutlu olmayı başarabiliyor ama o yarım evlerin içindeki yarım insanlarla mutlu olamıyor.
Neden?
Çünkü bir hasrettir gidiyor tamamlanmaya, 2 yarımdan da bir tam çıkmıyor.
Tamamlanmaya çalıştıkça her şey eksiliyor. eksiliyor eksiliyor bitmiyor. Bu daha da kötü..
Eskimek, buruşmak, kırışmak, çirkinleşmek..
Nükleer yardımcım attan düşen bir başbakan ile scooterdan düşen bir başkanın insafını bekliyor.
Sonra her şey "puff".. "PAAT" da olur. Ya da bozkırın göbeğine düşen bir "güp" sesi daha da şahane değil mi?
Sonra sonsuz bir sessizlik..
Merhaba. Ben Sinem. Bekliyorum.
Kesik, bir kitap adı değil artık. Benim hayatım.
Göğsümde, sol mememin üzerinde yatıyor.
Sol kolumda.
Sol bileğimde.
Kesik, bir bütünü parçalayan o ufak çizgi, her şeyi değiştiriyor. Bir tam olmuyor bir kesikle hiç bir şey.
Ve sevgilim yüzlerce kesikle karşımda, onu dikiyorum sabahlara kadar, dikiyorum dikiyorum kapanmıyor kesik..
Bekliyorum..
Neydi o temiz bir sayfa açma zırvası?
Koca koca doktorlar aldılar vizite paralarını da nası yediler bizi "ama sen güneşin doğuşu ne güzel biliyo musun yavrum" diye diye..
helal olsun diyorum onlara, bize, bizi onlara götürenlere, o parayı verenlere..
Ama sen güneşin batışı, dalga sesi, kuş sesi, dağ havası, efendime söyliyim, bir kalemin bir kağıt üzerindeki hışırtısı ne güzel biliyor musun?
Yok, bilmiyorum, kavanozda yetiştim ben, dolaptaydım henüz çıktım ilk size geldim amca, baba desem sakıncası yoktur eminim, nitekim ancak babam olsanız bu kadar rahat davranırsınız karşımda..
hahahaha
bu kısacık ümitlenmeler yüzünden hayatım sikilmiş benim, sen bunu biliyor musun peki?
az kalsın dünyanın güzel ve yaşanası bir yer olduğu yalanına inanacaktım..
gerçi şunu kabul etmem lazım, dünya birilerine güzel, parlak, ılık, mutlu, sakin, huzurlu..
Benim için ise bir "sen soktun sen çıkar yarabbim" duası..
Ellerimizi yukarı doğru kaldırıyoruz şimdi ve 3 kere tekrar ediyoruz:
reset ya resulullah
5 Ekim 2010 Salı
önemi yok elbette..
yazıyorum. yazıyorsun. yorumlar gönderiyorlar. saçmasapan. her şey saçmasapan. hayat devam ediyor üzülme diyorlar bana. oysa müzikler çalıyor kulağıma kulağıma. oysa insan sesleri uzaktan hoş geliyor yakından çirkin. oysa ben yatmışım bir odanın ortasına. üzerimde depresyon hırkası. bir sonbahar daha gelmiş ankara'ya. bizim ankaramız olmuş yeniden burası, sen gelince, ben görünce, yaprak tam da üzerimize düşünce o parkta, o yaprağı yeniden görünce, içime bir ıslak çimen kokusu dolunca.. utopia diyorsun sen de bana. çok güzel değil mi? depresif bir görüntü sergileyince, pilin bitince, ben susunca, diyorlar ki enerjinize ne oldu sizin, diyorum ki, budur bizim enerjimiz, isteyen buyursun lokantası, yersen durumları. bu konuda ısrar edecek değilim. kimseye hiç bir şey için ısrar edebilecek durumda değilim. boş ver.. boş verdim. ama hala hayaller var değil mi bu dünyada? hala yaşanır kılan tek şey hayaller değil mi?
seni hatırlıyorum, ne kadar mutlu olduğunu hatırlıyorum, seni hiç okadar mutlu görmediğimi hatırlıyorum, sense hatırlamıyorsun işte, oysa ben senin küçüklüğünü biliyorum. bilmiyor muyum? bilen var mı başka bu kadar? bu yüzden mi duruyoruz birbirimizin hayatında? sana aldığım o buzdolabı magneti gibi işte.. seni hayatımdan çıkartamam çünkü, çünkü kendimi de çıkartamıyorum bu hayattan, işte tam da bu yüzden seni çıkartamıyorum. bir bilinmeyenli denklemi çözemediğimiz yerde, iki bilinmeyen sunuyoruz herkese. buyursunlar diye. buyursunlar efendim, ancak gene bekleriz diyemeyeceğim. gelen geldiği yerden lütfen, fazla dağıtmadan, kirletmeden.. ama yine de, beni aradığında, yalnızım o gitti dediğinde, ağlıyorum çünkü bıktım dediğinde, artık bitti dediğinde, ben dönüyorum dediğinde, dönecek bir yerimiz kalmadığını bildiğimde, döne döne başımız artık çok döndüğünde, sana demek istedim ki.. bir önemi yoktu. bir önemi yok demedim. şimdi diyebilirim. tüm bunların, hepsinin, bugünün, bu yalandan güneşin, hemen arkasından geleceğini bildiğimiz kışın, çok bekleyeceğimiz yazın, bitip gidecek bir sürü günün bir önemi yok. geçen günlerin, geçmeyecek sandığımız günlerin hiç bir önemi yok. şimdilik, ölene kadar hayattasın diyordu değil mi? bunların hepsini biliyoruz zaten. tekrar etmekten usanmıyoruz. işte bu sebeple gelen bir daha gelmesin ki biz yeni insanlara yeniden anlatabilelim. ne kadar eğlendiğimizi, ne güzel bir hayat geçirdiğimizi, en çok bizim olduğumuzu, en çok ben, en çok sen, en çok en çok en çokların dünyasında yaşadığımızı. boş ver sen bunları bize bir şey kalmadı diyor başka bir şarkı.. sen diyorsun ki yine istanbul, yine yağmur, vapur.. vapour ol uç ozaman, uç, uzak olsun.. çok uzakta öl tamam mı sen? çok uzakta. sadece bir sızı olsun içimde, inanmayayım öldüğüne ve bana bunun gerçek olduğunu ispat edebilecek hiç bir şey olmasın. o meşhur insanların ortadan kaybolup bir arada yaşadığına inandığımız adada sana da bir yer olsun. orada yaşa, kafan bir kovanın içinde olsun, sen yine mutlu ol. ben yine mutlu.
seni hatırlıyorum, ne kadar mutlu olduğunu hatırlıyorum, seni hiç okadar mutlu görmediğimi hatırlıyorum, sense hatırlamıyorsun işte, oysa ben senin küçüklüğünü biliyorum. bilmiyor muyum? bilen var mı başka bu kadar? bu yüzden mi duruyoruz birbirimizin hayatında? sana aldığım o buzdolabı magneti gibi işte.. seni hayatımdan çıkartamam çünkü, çünkü kendimi de çıkartamıyorum bu hayattan, işte tam da bu yüzden seni çıkartamıyorum. bir bilinmeyenli denklemi çözemediğimiz yerde, iki bilinmeyen sunuyoruz herkese. buyursunlar diye. buyursunlar efendim, ancak gene bekleriz diyemeyeceğim. gelen geldiği yerden lütfen, fazla dağıtmadan, kirletmeden.. ama yine de, beni aradığında, yalnızım o gitti dediğinde, ağlıyorum çünkü bıktım dediğinde, artık bitti dediğinde, ben dönüyorum dediğinde, dönecek bir yerimiz kalmadığını bildiğimde, döne döne başımız artık çok döndüğünde, sana demek istedim ki.. bir önemi yoktu. bir önemi yok demedim. şimdi diyebilirim. tüm bunların, hepsinin, bugünün, bu yalandan güneşin, hemen arkasından geleceğini bildiğimiz kışın, çok bekleyeceğimiz yazın, bitip gidecek bir sürü günün bir önemi yok. geçen günlerin, geçmeyecek sandığımız günlerin hiç bir önemi yok. şimdilik, ölene kadar hayattasın diyordu değil mi? bunların hepsini biliyoruz zaten. tekrar etmekten usanmıyoruz. işte bu sebeple gelen bir daha gelmesin ki biz yeni insanlara yeniden anlatabilelim. ne kadar eğlendiğimizi, ne güzel bir hayat geçirdiğimizi, en çok bizim olduğumuzu, en çok ben, en çok sen, en çok en çok en çokların dünyasında yaşadığımızı. boş ver sen bunları bize bir şey kalmadı diyor başka bir şarkı.. sen diyorsun ki yine istanbul, yine yağmur, vapur.. vapour ol uç ozaman, uç, uzak olsun.. çok uzakta öl tamam mı sen? çok uzakta. sadece bir sızı olsun içimde, inanmayayım öldüğüne ve bana bunun gerçek olduğunu ispat edebilecek hiç bir şey olmasın. o meşhur insanların ortadan kaybolup bir arada yaşadığına inandığımız adada sana da bir yer olsun. orada yaşa, kafan bir kovanın içinde olsun, sen yine mutlu ol. ben yine mutlu.
21 Haziran 2010 Pazartesi
fiko bunu oku..
bir en son seninle çekilen fotoğraflarıma bakıyorum, 2 sene olacak nerdeyse..
bir ondan sonra çekilen fotoğraflarıma bakıyorum, geçen 1.5 sene içerisinde..
büyümüş müyüm, yaşlanmış mıyım, çökmüş müyüm ne olmuş bilmiyorum ama bir şey olmuş, o kesin..
gözümdeki ışıltı, saçımdaki parıltı, yüzümdeki ifade..
bir şeyler olmuş bana.
bir şeyler oldu, hemen senden sonra.
böyle arabeske bağlayıp, "sen gidince ben cama çöktüm, yağmura baktım, ak düştü saçlarıma dert girdi yıllarıma" yapmak istemiyorum ama harbiden canım çok sıkıldı fiko, baya bildiğin yaşlanmışım şu kadar zamanda.
zaten bildiğin üzere yaşlanmak konusunda fena halde takıntı sahibiydim, hatta sana "yaşlanmadan ölmem lazım" dediğimde, ellerini arkana bağlayıp, vücudunu hafifçe öne eğip, dedeler gibi yürüyerek gülerdin..
sigarayı az iç dediğim zamansa nasolsa genç ölücez derdin..
beklenti bu şekildeydi sanki, hızlı yaşayıp genç ölmek..
sonra her şey birden yavaşladı,
aniden..
sonra ben yavaş yaşayıp geç ölecek gibi oldum ama kısa sürede yaşlanıverdim, kendime baktım uyuz oldum..sense durdun, artık hiç yaşlanmıyorsun..
geçer mi peki bana söylesene?
genç olabilir miyim yeniden?
hala küçük gösterdiğimi söyledikleri için sevinemiyorum.
şimdi 29 oldum, 25 gösteriyorsun diyorlar ama 25ken 19 sanıyorlardı.. bu böyle mi devam ediyor?
"yaşlılığın en trajik yanı diyor" oscar wilde "vücut yaşlanırken ruhun genç kalmasıdır", bunun ne kadar doğru olduğunu şimdilerde çok iyi anlıyorum.
bir gün "eğlenecek mecalim yok" ya da "bizden geçti" lafının benim ağzımdan çıkacağına inanır mıydın?
"16 yaşındaki ingiliz piçleri gibisin" dediğin s.'nin son halini görsen şaşırırdın, eminim..
yine de fotoğraflarımıza bakmak bana iyi geliyor, uzun zamandır hissetmediğim bir şeyleri hatırlatıyor bana, üzerine yapışan yüzlerce kelebek, başının üzerinden geçen binlerce renkli balon, metrelerce yüksekten hiç korkmadan aşağı düşmek ya da kilometrelerce yukarı zıplamak gibi.. hava ile ilişkili, uçan, kaçıcı, silinebilen bir hissi..aşk gibi bir hissi hatırlatıyor.. aşk gibi ya da ta kendisini.
kulaklıklarımı taktım, burası benim iş yerim, ben senin bildiğin s., başka bir yüzüm var, biraz eskimiş, yıpranma payı diyelim, hızlı yaşamayı becerip genç ölmekten sınıfta kalmak..kulaklıklarımı taktım, beyaz bir bilgisayarım ve beyaz kulaklıklarım, güzel bir ofisim var, hava çok sıcak, senin cennetin şu an cehennem gibi yanıyor, denizinde sen olmayan bir cehennem gibi, üzerinde çığlık çığlığa eğlenen bir sen olmayan.. ankara her zamanki gibi içerisinden kaçmak isteyen bir s. ile yanıyor..yanıyoruz velhasıl, henüz haziran'ın ortasındayız..cuma geliyorum yanına, akşam üzeri toprağın kenarına oturup, çam gölgesinde seninle bir monolog daha kurmayı planlıyorum, uzundur yaptığım gibi.. bir kaç sigara içimi, yeni bir kaç çiçek belki, kuşlar için taze su, sana savrulacak yeni bir kaç hasret dolu küfür ile birlikte gelmeye hazırlanıyorum..
artık sana baktığımda ilk zamanlardaki kadar cayır cayır yanmıyor içim, daha sakin, daha özlemli, daha sindirmiş gibiyim. bu blog sayesinde kendimin ölüme alışma sürecini izledim, ilk başta canlıyken ölüyormuşsun gibi yaşadığın halden şu zamana kadar gelişimi izledim. değişmeyen bir tek şey var o da şu ki her o fotoğraflara baktığımda seni kadar çok sevdiğimi ve beraber ne kadar mutlu olduğumuzu düşünmem.. seninle mutlu olmayı özledim..
16 Haziran 2010 Çarşamba
dol-muş
dolmuşa biniyoruz, çok eğlenceli diye kendimizi kandırıyoruz.
sebebi belli bir ukalalık bu, hakkaten kendimi kandırmaya çalışıyorum,
müzik var, trafik yok diyorum. enteresan insanlar çıkıyor karşımıza, anlatırken gülüyorum.
"parayı uzatır mısınız lütfen" dediğim kadından, "lütfen diyince uzatmak mecburiyetinde kalıyorum" diye azar işitip gülüyorum.. 5 lira verip 6 lira para üstü alıp, gülüyorum..sonra m. para üzeri olarak 10 cent alıp geliyor, gülüyor.. aslında hiç güleceğimiz filan yok, baya ağlamak istiyoruz bu nefes almayı güçleştiren sıcakta, insan kalabalığında, kokusunda, olmak istemediğimiz yerlere gidip, yapmak istemediklerimizi yaparken aslında ağlayasımız geliyor. yağmurda bir seyyar çiçekçinin yanına sığındığını anlatırken ağlamaklı yüzüne bakıp gülüyorum..
başka hayaller peşindeyim elbette, çok yakınında, çok uzağında..
dolmuşlar, otobüsler, metrolar değil,
uçurtmalar, paraşütler, sürat motorları, yelkenliler..
bu kara parçaları değil, su altı sesleri,
bu geceler değil, güzel karanlıklar,
bu sokaklar değil,başka kaldırımlar peşindeyim..
bir hayalin peşindeyim,
gidenlerin dengini bulabileceğim,
dengemi bulabileceğim,
kendimi bulabileceğim başka hayaller peşindeyim,
uçurtmalar, paraşütler, sürat motorları, yelkenliler,
denizler, maviler, maviler peşinde..
sebebi belli bir ukalalık bu, hakkaten kendimi kandırmaya çalışıyorum,
müzik var, trafik yok diyorum. enteresan insanlar çıkıyor karşımıza, anlatırken gülüyorum.
"parayı uzatır mısınız lütfen" dediğim kadından, "lütfen diyince uzatmak mecburiyetinde kalıyorum" diye azar işitip gülüyorum.. 5 lira verip 6 lira para üstü alıp, gülüyorum..sonra m. para üzeri olarak 10 cent alıp geliyor, gülüyor.. aslında hiç güleceğimiz filan yok, baya ağlamak istiyoruz bu nefes almayı güçleştiren sıcakta, insan kalabalığında, kokusunda, olmak istemediğimiz yerlere gidip, yapmak istemediklerimizi yaparken aslında ağlayasımız geliyor. yağmurda bir seyyar çiçekçinin yanına sığındığını anlatırken ağlamaklı yüzüne bakıp gülüyorum..
başka hayaller peşindeyim elbette, çok yakınında, çok uzağında..
dolmuşlar, otobüsler, metrolar değil,
uçurtmalar, paraşütler, sürat motorları, yelkenliler..
bu kara parçaları değil, su altı sesleri,
bu geceler değil, güzel karanlıklar,
bu sokaklar değil,başka kaldırımlar peşindeyim..
bir hayalin peşindeyim,
gidenlerin dengini bulabileceğim,
dengemi bulabileceğim,
kendimi bulabileceğim başka hayaller peşindeyim,
uçurtmalar, paraşütler, sürat motorları, yelkenliler,
denizler, maviler, maviler peşinde..
2 Haziran 2010 Çarşamba
sometimes "its that cold"
çok yorgunum. yazasım da yok aslında ama yazmam lazım sanki..
annemin bir lafı var "kör gözün parmağı, gelir beni bulur" diye, belki öyle.
belki değil.
belki başka bir şey;
sıyıran kader,
allahın sopası
veyahut kem gözlere denk gelemeyen şiş..
bir "buna şükür" deme mecburiyeti,
mecburiyetin sebebi "bu" ile karşılaşıp karşılaşıp çekirgenin bir kere daha sekebilme ihtimalini sevmek.
nereye kadar hiç bilmeden, üçün beşin hesabını yapmadan, bir çekirge olarak yaşamını sürdürmek.
belki değil.
belki başka bir şey;
sıyıran kader,
allahın sopası
veyahut kem gözlere denk gelemeyen şiş..
bir "buna şükür" deme mecburiyeti,
mecburiyetin sebebi "bu" ile karşılaşıp karşılaşıp çekirgenin bir kere daha sekebilme ihtimalini sevmek.
nereye kadar hiç bilmeden, üçün beşin hesabını yapmadan, bir çekirge olarak yaşamını sürdürmek.
bir kere daha, yıkıl da kalk ozaman,
bir kere daha ağlamaktan şişen gözlerine bakıp gözyaşı alerjisine gülümse,
kıpkırmızı ve yusyuvarlak bir burun ile ayı yavrusuna benzeyen yüzünü kimbilir kaçıncı kez terleyerek koşmak zorunda kaldığın adliye koridorlarında prosedürünü siktiğimin adaleti diye söverken çevir duvarlara,
akmasın diye gözyaşın dudak ısır,
şaşır başına gelenlere,
olmadık adamlara gelmeyecek sözler savur,
işini hallet bir kere daha yalnız ve yardımsız,
bir kere daha çık koridorlarından "mülkün temeli"nin..
bir kere daha ağlamaktan şişen gözlerine bakıp gözyaşı alerjisine gülümse,
kıpkırmızı ve yusyuvarlak bir burun ile ayı yavrusuna benzeyen yüzünü kimbilir kaçıncı kez terleyerek koşmak zorunda kaldığın adliye koridorlarında prosedürünü siktiğimin adaleti diye söverken çevir duvarlara,
akmasın diye gözyaşın dudak ısır,
şaşır başına gelenlere,
olmadık adamlara gelmeyecek sözler savur,
işini hallet bir kere daha yalnız ve yardımsız,
bir kere daha çık koridorlarından "mülkün temeli"nin..
hayatı boyunca buraları hiç görmeyen insanlar var oysa. hiç nezarete girmemiş, karakola gitmemiş, adliyede koşmamış, adli tıptan rapor almamış, büyük kazalar yapmamış, polis arabasına binmemiş, bitmek bilmeyen bir lanetin içerisinde "rus garılar beni içirdi içirdi arabamı çaldı horonzbu çocuğları çok mağdurum gomserim" diyen adama gülmemiş, sabahı neyle karşılaşacağını hiç bilmeden beklememiş insanlar var.
onlarda bende olmayan ne var?
peki bende onlarda olmayan ne var? ne boş sorular değil mi..
onlarda bende olmayan ne var?
peki bende onlarda olmayan ne var? ne boş sorular değil mi..
dedikleri gibi aklımın gelgitlerinden mi oluyor bu?
bir cezadır ki süresiz müebbet sanki hayat;
her nefeste koca bir taşı içine çeker gibi..
ümit etmekten bahsetmiştim, çok olmadı edeli, ümit sanki lanetin ta kendisi gibi.
aklımın gelgitleri mi?
gitti gelmez mi yoksa?
ne yapmam lazım..
"tam düzelmişti" diyor en sevdiğim adam.. "tam düzelmişti sinem, başına bu talihsizlik geldi".
"tam düzelmişti" diyor en sevdiğim adam.. "tam düzelmişti sinem, başına bu talihsizlik geldi".
bende onu diyorum.
sinem düzelmesine düzelecek de, ben düzelsem ne olacak?
gelip bana vururlar ozamanda..
ben içmesem, içeni beni arar,
ben dursam onlar vurur,
kaçsam kovalar,
kapıyı açarım otobüs çarpar,
eve giderken motor vurur,
ben dururum o gelir gene beni bulur.
sorunun gerçekten benim düzelmemle çözüleceğinden emin misiniz?
peki sizce ben emin olabilir miyim?
gelip bana vururlar ozamanda..
ben içmesem, içeni beni arar,
ben dursam onlar vurur,
kaçsam kovalar,
kapıyı açarım otobüs çarpar,
eve giderken motor vurur,
ben dururum o gelir gene beni bulur.
sorunun gerçekten benim düzelmemle çözüleceğinden emin misiniz?
peki sizce ben emin olabilir miyim?
çok sıkılmayayım diyorum.
herkes gibi şeylerden bahsedeyim. herkes gibi olayım. herkes gibi bakayım, güleyim, rahat olayım, rahat..
moda hakkında bir blog tutayım, yeni alışveriş siteleri, güzel yemek tarifleri, henüz üç aylık olan bebeğimin bokunun şekli, kocamın sandalye arkasına astığı ceketleri en büyük sorunum olsun, en kötü günümüz böyle olsun..
olmuyor..
herkes gibi şeylerden bahsedeyim. herkes gibi olayım. herkes gibi bakayım, güleyim, rahat olayım, rahat..
moda hakkında bir blog tutayım, yeni alışveriş siteleri, güzel yemek tarifleri, henüz üç aylık olan bebeğimin bokunun şekli, kocamın sandalye arkasına astığı ceketleri en büyük sorunum olsun, en kötü günümüz böyle olsun..
olmuyor..
yazgı denen şeye inanmayan insanlara hayretle bakıyorum.
yazanında ellerinden öpüyorum.başıma gelenlerin "ednan bey"in başına gelenleri aşması itibariyle artık bu diziyi bir mutlu son ile bağlamasını rica ediyorum..
6 Mayıs 2010 Perşembe
do you remember?
bazı şarkılar var, o kadar eski bir zamana ait ki ne zamana ait olduklarını hatırlamıyorum, sadece ilk notasından itibaren eski gibi kokuyorlar..
bir de bazı kokular.. daha yanından geçerken eski bir şarkı gibi geliyorlar ..
bu hafızadan bağımsız hatırlamalar yoruyor insanı aslında. unuttuğun bütünün unutamadığın parçaları onlar. dolaba kaldırdığın puzzle'ların halıda unutulmuş parçaları. eline aldığında hangi puzzle olduğunu hatırlayamadığın bir parçanın o puzzle'ın neresine ait olduğunu bulmaya çalışmak gibi. ve tuhaf bir acı hissi var doktor bey, acı mı desem yanma mı bilemiyorum şimdi. beyin karnı tetikliyor, karın aklı..oysa unutmuştuk değil mi, unutmuştuk ve unuturken unuttuğumuzun farkına varmamıştık, zaten farkındalık unutmanın tabiatına ters, unutmak ise benim tabiatıma. florasını siktiğimin beyni unutmak konusunda bir tuhaf malesef..
unutmamıştır muhakkak o, masaüstünde kullanılmayan simgeler var demiştir bir noktada bir dürtü, "evet"e basıp geçmişizdir, onlar da bilmediğimiz bir klasörde saklanıyordur bir gün bir şarkı çalsın da hepsi yerinden çıksın diye. ne de güzel anlattım tasvirimi sikeyim, bilgisayar ağızlı bir insan oldum çıktım. yakında kendi kendime çift tıklamak suretiylebu sorunu da çözmeyi planlıyorum.
kendimi dünyevi menfaatlere adayalı baya uzun zaman oldu, dün akşam bunun hayalperestlikten kaynaklandığı kanaatine varmış bulunuyorum. kendime habire bir takım sebepler ya da bahaneler (ne demek isterseniz doktor bey) bulmadan yaşayamıyorum. yaşamak dediğim yaşamam konusunda diretilendir elbette, yaşamak istediklerim ise hayal, bende bu cümlenin gizli ibne öznesi oluyorum. yine de şu sıralar bulabildiğim yegane açıklama bu olduğundan bu fikre 2 el ve bir yürekle sarılıyorum, mecburum doktor bey eminim anlıyorsunuzdur nitekim size bu sıfatı bedavaya vermiyorlar onca sene asosyal olmak pahasına it gibi okuyorsunuz demekki siz de hayalperestsiniz, hayallerinizin ise en süslü noktasında "profesör" sıfatı yer alıyor olsa gerek, yalnız bilmem bilir misiniz bu sıfatı bir kokoreççi de taşıyor, çok da güzel kokoreç yapıyor.
konuyu dağıttım, huyum da kurumadı gitti. ciddiyet beni bir noktada ışık hızı ile terk ediyor. ne diyordum? evet, hayaller.. o hayallere kavuşabilmenin yolunun bugün domalıp yarın doğrulmak olduğuna birileri beni inandırdı. bende hayal kurmadığım takdirde bu hayata dayanamayacağımın artık farkındayım. havuca doğru yürüyen eşşeği biliyorsunuzdur, hikayenin sonunda eşşek havuca varamadan ölür ama o kısım önemli değil, önemli olan yürümek. hem belki bir gün varırız değil mi?
aslında durum bu kadar kötü değil, en azından kendime makul bir limit koydum, önümüzdeki 6 sene içerisinde varmak istediğim yere varamazsam varmaya çalışmaktan vazgeçmeye kesin olarak karar verdim. kesin olarak karar verdiğim pek çok şeyi uygulayamamış olduğumun bende farkındayım ancak bunu kanun hükmünde kararname kabilinden hayatıma alıyorum.
her şey benim istediğim gibi olsun istemesem çoktan varmış olurdum aslında oraya biliyorum, ama o zamanda mutlu olamazdım artık bunu da iyice anlıyorum. yani hem canım cennette olucak hem.. terbiyesizleşmeden duruyorum..
ve son olarak, beni benden iyi kandıracak bir eş bulabilirsem onunla derhal çiftleşmeyi planlıyorum. hatta üreyebilirim bile, o derece doktor bey, o derece kana kana kanasım var..katıla katıla gülerken katılıp kalmak gibi.. remember?
bir de bazı kokular.. daha yanından geçerken eski bir şarkı gibi geliyorlar ..
bu hafızadan bağımsız hatırlamalar yoruyor insanı aslında. unuttuğun bütünün unutamadığın parçaları onlar. dolaba kaldırdığın puzzle'ların halıda unutulmuş parçaları. eline aldığında hangi puzzle olduğunu hatırlayamadığın bir parçanın o puzzle'ın neresine ait olduğunu bulmaya çalışmak gibi. ve tuhaf bir acı hissi var doktor bey, acı mı desem yanma mı bilemiyorum şimdi. beyin karnı tetikliyor, karın aklı..oysa unutmuştuk değil mi, unutmuştuk ve unuturken unuttuğumuzun farkına varmamıştık, zaten farkındalık unutmanın tabiatına ters, unutmak ise benim tabiatıma. florasını siktiğimin beyni unutmak konusunda bir tuhaf malesef..
unutmamıştır muhakkak o, masaüstünde kullanılmayan simgeler var demiştir bir noktada bir dürtü, "evet"e basıp geçmişizdir, onlar da bilmediğimiz bir klasörde saklanıyordur bir gün bir şarkı çalsın da hepsi yerinden çıksın diye. ne de güzel anlattım tasvirimi sikeyim, bilgisayar ağızlı bir insan oldum çıktım. yakında kendi kendime çift tıklamak suretiylebu sorunu da çözmeyi planlıyorum.
kendimi dünyevi menfaatlere adayalı baya uzun zaman oldu, dün akşam bunun hayalperestlikten kaynaklandığı kanaatine varmış bulunuyorum. kendime habire bir takım sebepler ya da bahaneler (ne demek isterseniz doktor bey) bulmadan yaşayamıyorum. yaşamak dediğim yaşamam konusunda diretilendir elbette, yaşamak istediklerim ise hayal, bende bu cümlenin gizli ibne öznesi oluyorum. yine de şu sıralar bulabildiğim yegane açıklama bu olduğundan bu fikre 2 el ve bir yürekle sarılıyorum, mecburum doktor bey eminim anlıyorsunuzdur nitekim size bu sıfatı bedavaya vermiyorlar onca sene asosyal olmak pahasına it gibi okuyorsunuz demekki siz de hayalperestsiniz, hayallerinizin ise en süslü noktasında "profesör" sıfatı yer alıyor olsa gerek, yalnız bilmem bilir misiniz bu sıfatı bir kokoreççi de taşıyor, çok da güzel kokoreç yapıyor.
konuyu dağıttım, huyum da kurumadı gitti. ciddiyet beni bir noktada ışık hızı ile terk ediyor. ne diyordum? evet, hayaller.. o hayallere kavuşabilmenin yolunun bugün domalıp yarın doğrulmak olduğuna birileri beni inandırdı. bende hayal kurmadığım takdirde bu hayata dayanamayacağımın artık farkındayım. havuca doğru yürüyen eşşeği biliyorsunuzdur, hikayenin sonunda eşşek havuca varamadan ölür ama o kısım önemli değil, önemli olan yürümek. hem belki bir gün varırız değil mi?
aslında durum bu kadar kötü değil, en azından kendime makul bir limit koydum, önümüzdeki 6 sene içerisinde varmak istediğim yere varamazsam varmaya çalışmaktan vazgeçmeye kesin olarak karar verdim. kesin olarak karar verdiğim pek çok şeyi uygulayamamış olduğumun bende farkındayım ancak bunu kanun hükmünde kararname kabilinden hayatıma alıyorum.
her şey benim istediğim gibi olsun istemesem çoktan varmış olurdum aslında oraya biliyorum, ama o zamanda mutlu olamazdım artık bunu da iyice anlıyorum. yani hem canım cennette olucak hem.. terbiyesizleşmeden duruyorum..
ve son olarak, beni benden iyi kandıracak bir eş bulabilirsem onunla derhal çiftleşmeyi planlıyorum. hatta üreyebilirim bile, o derece doktor bey, o derece kana kana kanasım var..katıla katıla gülerken katılıp kalmak gibi.. remember?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



