21 Şubat 2010 Pazar

after dub dub

Sabah 6:20de bir heyecan başlayan Kartalkaya seyahatim saat 10:00da kesilmek bilmeyen sağanak yağmur sebebiyle başlayan geri dönüş yolculuğum ile sürüyor.. yani boşa gidilen 6 saat yol ama ne yapalım, kader kısmet işleri..2 hafta sonraya erteliyoruz, bir terslik olmazsa tabii..şimdi dönüş yolunu biraz olsun renklendirmesi için almış olduğum 17-23 Şubat tarihli hello dergisinin çok paralı, az zevkli simalarının arasında dolanıyorum. onları tam anlamıyla yani bedenen ve ruhen bir bütünlük içerisinde (bu bütünlüğü şeyh el-makdum'un rüyasının ardından Dubai'yi soktuğu şekilde) yani lafı dolandırmayı bırakırsak "artificial" buluyorum. sanki hiç ağlamıyor, sabah uyandıklarında da böyle fırından yeni çıkmış gibi duruyor ama daha önemlisi hiç osurmuyor ve sıçmıyor gibi duruyorlar. Oysa bu porselen dişlerin ardında elbette soğan yediğinde ağzı kokan insanlar var.. neyse, onların milyon dolarlık :) çanta ve ayakkabı kombinasyonlarına bakarken gözüme paçalarını diz kapaklarına kadar sıvamış balık tutan bir insan imajı geldi, bir kere daha bana neyin cazip geldiğini test ettim, onayladım. sayfalarda devam ederken sıra geldi Serdar Ortaç'ın sevgilileri nasıl coşturduğuna.. Ana fotoğrafa bakarken ilk gözüme çarpan Serdar'ın arkasındaki file çorabında delik olan kız oldu. bu kadar sahteliğin içerisinde tek gerçek o delikti sanki..derginin orta yerinde, bir takım tuhaflıkların içerisinde, kendine verilmiş kostümün kusursuz kusuru ile, yüzünü bir yelpazenin arkasına gizlemiş, aslında hiç bir önemi olmaması beklenen bu sebeple fark edilmeyen delik çoraplı dansçı..onu görmek bana iyi geldi!
ancak, hemen arkasından Ajda Pekkan ile karşılaştım ve el-makdum'a "Dubai de bir şey mi?" demek istedim..

Bu Dubai benzetmelerinin sebebi ise yakın zamanda bu kendi nüfüsundan fazla Pakistanlı, Hintli ve Filipinli barındıran, karaktersiz, tarihsiz, bir tuhaf şehire gitmiş olmam.. seçerek ve isteyerek değil, sebepli bir ziyaret ile 7-8 gün kalmak zorunda kaldığım Dubai, ne anlatıldığı gibi teknoloji cenneti, ne rüyalar şehri (ya da makdum'un hayal dünyası bana uymadı) ne çok ucuz.. samanpazarı vari yerlerinde sahte olup olmadığına güvenemediğiniz bir takım ucuz malları bulabilmekle birlikte, aynılarını ankara'da ulus'ta, eskişehir'de odunpazarı'nda ve istanbul'un pek çok semtinde yakalamak mümkün, daha bile ucuza alınabilir hatta.. elimi attığım kıyafetlerin (misal lacoste ve adidas diyelim..) "made in Turkey" olması ise daha da güzeldi.. eğer manzara anlayışınız upuzun binalar görmek ise bulunmaz kaftan olabilir elbette.. hiç mi güzel bir şey yoktu?vardı.. çılgın gibi araba kullanan bir şöför ile yapılan çöl safarisi belki de onca günün en güzel yarım saatiydi..sahra olması gereken yerde dürüm köfte ve rus olmasına rağmen göbekli bir dansöz de çöl safarinin sonuydu.
ben şehre bakıp bakıp en son yorum olarak "fake" dediğimde cevaben "artificial" geldi, hangisi doğru bilmiyorum ama bildiğim eninde sonunda ya sahte ya da yapay bir şehir Dubai..

Döndükten sonra başlamış olan çıldırmış iş temposu sebebiyle bir türlü yazı yazamadığım sevgili günlüğüme de dönmüş oldum böylece..kendimi film indirip izlemeye verdim, yanında da romantik liseli vampir(twilight) okuyorum fırsat kaldıkça.. çok uzun zamandır izlemek istediğim "bin jib"i izledim dün. ö.'nün çok defalar tavsiye ettiği benimse nedense bir türlü izlemediğim muhteşem bir film.. etkilenmemenin imkanı yok diyebilirim..

şimdi, çarşamba gecesini neyle çekeceğimi şaşırmış vaziyetteyim çünkü bir klasik seyahat rotası olan marmaris bekliyor bu kezde beni.. sevgili patronlarım izin verirse tabi.. vermez ise yakın zamanda bir istifa bekliyor :)

durum böyle günlük, yorgunum, sinirliyim, yalnızım yine de sanki beklediğimden iyiyim, emin değilim veyahut hasan abi'nin her "naber" dediğimde dediği gibi, "henüz belli değil" :)

7 Ocak 2010 Perşembe

Belleğin Kış Uykusu - Altını çizdiklerim

- Bellek silinemez ve asla yok edilemez! Sadece unutkanlığın zarı, anıların ışıldamasını engeller. Sonra bir darbe gelir ve o zarı parçalar. Hatırlamak budur..



- Yaşlı yüz her açıdan aynıdır. Yüzdeki belirsizlikse, değişmenin, yani gençliğin işaretidir.



- Gülmek, bütün insanlık ideallerinin varmak istediği son noktadır.



- Mutluluk dediğimiz, bir aldanıştır; yine de sürekli olmasını dileriz bu aldanışın.



- Kim size mutlu olduğunu söylüyorsa ona kuşkuyla bakın. Çünkü bilinç, mutluluğu ancak sona erdiğinde algılar..



- Güzel değil, güzelce kadınlardır çekici olanlar. Gerçek güzellik, kendini ortaya koymaz, keşfedilmeyi bekler. Tıpkı bir hazine gibi.



- Evlilik yolculuğa benzer, başıyla sonu güzeldir.



- Evlilik, son tahlilde yasalarla güvence altına alınmış sıkıcılıktır.



- Yaşlılık, ‘bir tür zihin hastalığı’ ya da ‘sürekli hastalıktan söz etmekmiş..’. Bana sorarsanız, tutkulardan dolu dolu zevk almamızı engelleyen bir sınır, bir eşiktir derim.




- Edebiyat bize yaşamadığımız, yaşayamadığımız ya da yaşayıp da farkına varamadığımız hayatlar hediye eder.



- Korku, insanı koruyan en sağlam zırhtır.



- Cinsellikte oburluk, güzellik açlığıdır. En azından bu açlığın açıkça ortaya konuşu..öyleyse kim bir insanı güzelliğin peşine düştüğü için kınayabilir?



- Mezarlar ölümün belleksizliğine karşı koymak için diktiğimiz işaretlerdir!



- Hayat dediğimiz nedir? Ölümümüzü beklemek, beklemeyi öğrenmek ya da.



- Bildiğim hayat dediğimiz şeyin mutsuz insanların çözmeye çalıştığı bir bilmece olduğu.



- Yaşamakta olan kişiyi mutlu saymamak, sonunu beklemek gerek.


- Ne öğrendim biliyor musunuz? Bir insan vicdanının izin verdiği ölçüde özgürdür. Daha fazlası mümkün değil.


- Oysa aşk en çok nedir diye sorsanız, sevdiğine sahip olma isteği derim.

Kış Uykusundaki belleklere..


Esasen Ocak 2007’de almışım ama, okumaya başlamam Kasım 2008 olmuş..

Bazen böyle oluyor, alıyorum ve zamanı gelsin diye bekliyorum bir kitap için. Aslında okuduğumda seveceğimi bildiğim, muhtemelen içeriği hakkında malumatım olan kitaplar oluyor aldıklarım, genelde adına bakarak kitap seçmiyorum (bunu da yaptığım oluyor elbette ama) yine de aldıktan sonra hemen başlayasım gelmiyor işte, 2 sene raftan bana bakanlar olabiliyor bu sebeple..

Geçen kış, belleği kış uykusuna yatırmak için doğru zaman değilmiş demekki, bu kış başında “okunmayı bekleyenler” rafına bakarken sonunda elim uzandı.. Nedense en başından beri okurken içimi bunaltacak hissine sahiptim bu kitap için. Yani şöyle ki, pek de neşeli, akıcı, sürükleyici değil de, yazarken sorgulayarak yazılmış, okurken de sorgulamak zorunda bırakacak diye düşünmüştüm. Yanlış düşünmemişim.
Mehmet Eroğlu’nun romanı “Belleğin Kış Uykusu”, 2006’da basılmış, bende 2. basımını almışım, agorakitaplığı’ndan çıkmış. Diğer kitapları da aynı yayınevinden basılmış, sanıyorum onları da temin edeceğim. Özellikle Kusma Klübü isimli romanı direk ilgimi çekti.. Bundan evvel 9 romanı daha bulunuyormuş, ilk iki yazdığı roman ise 1984 senesine kadar sansür sebebiyle yayınlanamamış.

Çok güzel bir kapak tasarımı yapılmış bence Belleğin Kış Uykusu’na. Üzeri karlar ile örtülü bir tren yolu. Aslında kitap da bunun üzerine kurulu diyebilirim. Üzeri karlarla örtülü yollarda giden bir trenin içerisinde Bay M.’nin (adını hatırlayamıyor ama kendine ait olan bir zarf üzerine M harfi okunabildiğinden M olarak anılıyor ana kahraman) “üzeri karlarla örtülü geçmişini bulma çabası” demek doğru olur mu yazar yazmaz tereddüt ettim. Çünkü sanki bu kadarla özetlemek büyük haksızlık olacak gibi..Şöyle diyelim ozaman, geçmişsiz kaldığı için hatıralarını aradığını zannederken aslında hayatı boyunca edinmiş olduğu tüm değerleri sorgulaması. Bu daha şık, daha tatmin edici bir tanım oldu sanki.. Kişiler, olaylar ve genel geçer tanımlar üzerinden (mutluluk, acı, hayat, aşk gibi), birden fazla karakterin ağzından (sadece mutluluğa odaklı bay G., sadece dalga geçmek üzerine kurulu bir yapısı var gibi duran Palyaço ve bay M. Ve Bay M.’nin geçmişinde bir şekilde yer etmiş, iz bırakmış kimseler) bir arayış sürüyor roman boyunca.

Aslında çok sıkıcı olabilecekken, olmaması başarılmış demek mümkün bence. Aynı konu bir başka yazarın elinde ölümcül bir hal alabilirdi sanıyorum : )

Kitabın arkasında da şöyle diyor zaten: “insanın, belleğin, vicdanın ve hiç şüphesiz saf sevginin kaynağını araştıran sıradışı bir roman”. Ne diyeyim, katılmamak elde değil..

Ayrıca yıllardır pek çok kimseye tekrar etmiş olduğum bir sözün benden evvel daha edebi bir dille söylenmiş olduğunu da kitabın girişinde öğrendim. Şöyle ki;

“Bir neden aramak sevgiyi yok eder..Sevilen bir şeye anlam uydurmak, yalan söylemektir.”

(Pascal Quingard)

yalan olan

Sanki bir tane blogun altından kalkabiliyormuşum gibi kendime ikinci bir blog açmıştım çok da fiyakalı bir isimle "kitap koleksiyoncusu".. hızla anlaşıldı ki mümkün olamıyor ikinci bir blog.. zaten kitap da okuyamıyorum pek fazla artık, yazı da pek yazamıyorum, bir de iki blog tamamen saçmalık oldu bu durumda tabii..

bu sebeple o blogda yazmaya çalışmış olduğum kitap mevzularını da bu yana aktararak tek bir blogdan yaşantıma devam etmemin daha mantıklı olacağını düşündüm. bir takım kitap yazılarının bu blogda görünecek olmasının sebebi tamamen budur..

yine de eğer becerebilirsem, kitap okuyabildiğim zamanlar haklarında yazmaya devam edeceğim buraya.. kimse için değil yine, elbette kendim için sadece :)

.mp3

Candan Erçetin  - Kırık Kalpler Durağı'nı dinliyorum..

Yeni başladım dinlemeye, henüz şarkılar arasından kısık sesle dinlerken ve ilk dinlemede dahi dikkatimi "Git" çekti (albümün 2. şarkısı).. 

1. şarkı olan "Kırık Kalpler Durağı" ise radyoların bize ezberleteceği şarkı.. 
Bir tane de nostaljik kıyak yapmış Candan bize, "unutma beni.. unutama beni.."..


Dediğim gibi daha yeni dinlemeye başladım ve bir süre dinlemeye devam edeceğim sanırım çünkü albümün hepsini sevdim şimdiden. 

6 Ocak 2010 Çarşamba

.mov

dL: Beyond Borders
Life or Something like it - OK
Playing by Heart - OK
Morning Light
RocknRolla

Transporter 1

Transporter 2

Cmpltd: Bangkok Dangerous
Lemon Tree
Teeth
The Bank Job
Secretary

Watch:












Elizabeth Golden Age - (07.01.10) Filme çok bayılmadım, hatta sinemada izlemiş olsam pişman olurdum gittiğime ama mekanlar ve kostümler şahaneydi..Bu kadar para harcanarak, bu kadar güzel bir konu ve oyuncular ile şahane bir film olabilecekken olamamış sanki..Yine de evde izlenebilir buldum ben kendisini.


Powder Blue
Death Proof
Taking Lives
A mighty Heart

Sinema: Soul Kitchen
Ice Age 3
The Twilight Saga: New Moon
Coco avant Chanel
Vavien
Cheri

4 Ocak 2010 Pazartesi

görüşmek üzere..


Bu yolun dönüşü hep aynı..

Bir sürü farklı yolla denedim; araba, otobüs, uçak.. ben hep çok yorgun, üzgün, hatta belki de bitik demek en doğrusu..

Ve dönüş yolu hepsinde aynı derecede çekilmez, üzücü..

Her defasında kafamda geri gelebileceğim günün hayali, üzerimde geçirdiğim günlerin kokusu, gözümde deniz..

Beni neyin beklediğini düşünmemeye çalışarak, ardımda neyi bıraktığımı unutmaya çalışarak gidilen bir 650km..

yolum uzun!..

görüşmek üzere..

01 Ocak 2010 - sabah gözümü kapamadan önce..


19:40

İnsanoğlu kuş misali..

Lakin beni hala geren bir hal bu "kanatlanma".. Beni bir saat sonra olmak istediğim yere vardırıyor olmasa çekilir çile değil aslında.

Çok uzun zaman sonra içimden ilk kez durmadan yazmak geliyor ama şaka gibi uçakta bir tek benim önümdeki masamsı-tepsimsi plastik açılmıyor. Hemde otuziki yerinden bantlamışlar açmaya teşebbüs etmeyelim diye..

Her neyse, uçakta mp3 çalar dinlemek serbest olmalı. Madem her şey bu kadar teknolojik, uçuyoruz ulan işte bunu bulmuşsunuz yani, uçarken mp3 dinlemenin bir yolunu bulamamanız çok acayip değil mi?

Ayrıca telefonda "uçak modu" diye bir mod var, neden var?

Anlamıyoruz, ama uyguluyoruz.

Birazdan uçağımız kalkışa hazır, please fasten your seatbelts canım..

Hadi bakalım, fazla soru sormayalım, yeter ki vaktinde uöup vaktinde varalım..

NOT: Bir de şu pilotların hiç bir şey anlaşılmayan muhteşem ingilizce anonslarının hastasıyım..Ağızlarının içerisinde geveleyerek konuştuklarında başka bir dili konuştuğunu zanneden çocuklar gibi çoğu, yalandan bir aksan ama hangi yöre çözemiyorum :) dear passengers, evet.

18:57



31 Aralık 2009 - 18:57

Yanına kitap almadan yola çıkmak yeni çıktı. Hep yapmıyorum aslında, "oraya" gideceğim zaman almıyorum çünkü oldukça fazla denemeden sonra anladım ki 1 saatlik gidiş-dönüş yolu haricinde hiç kitap okumuyorum, okuyamıyorum.

Oraya gittiğimde kitabı çantamdan çıkarıp baş ucuma koyuyorum ve sonra dönerken oradan alıp tekrar valize.. Ve sinirim bozuluyor. Çoğunlukla dönüş yolunda bile elime almıyorum o pek bayıldığım kitabımı çünkü yorgunluktan bitmiş oluyorum..

Bu sefer de düşündüm, bir kitap alsam mı acaba diye, sonra dedim ki e-book var nasolsa bir de onu denerim. Denedim ve anladım ki bu teknoloji bana uygun değil. Aslında her türlü kolaylığı sağlamaya çalışmış olmalarına rağmen (yazılar istediğin hızda kendi kayıyor, harflerin büyüklüğünü ayarlıyorsun vs. gibi) beynimin kitap okurken alınan zevk haznesine en ufak bir dokunuşu yok. Kitap okumak falan gibi değil, daha ziyade "internetten bilgi araştırmak ve o bilgileri alıp sonra kapatmak" gibi bir his. Zevk üzerine değil yani.. Belki de şimdiye dek bilgisayardan yapılan okumaların büyük kısmını bu şekilde yapmış olmak ya da blog gibi daha kısa ve takip gerektirmeyen okumaları yapmak sebebiyle böyle hissediyorum bilmiyorum. Ama neticede bazı alışkanlıklar olduğu gibi güzel, teknolojinin ilerlemesi ile beraber bir ilerleme göstermesi gerekmiyor..e-book bana uymuyor. Bana gerçek kitaplar lazım, elimde tuttuğum, çevirdiğim, sıcaklığını hissedebildiğim, bir yakınlık kurabildiğim..

Neymiş efendim? Cep boy kitap alınırmış, üşenilmez çantada taşınırmış..Hemen de yeni "yeniden" taşınmaya başlanmış cep tipi defterin yanında :).

18:15


31 Aralık 2009 - 18:15


Yeniden yazmaya başlamak için ihtiyacım olan şey yeniden bakmaya, hayata karışmaya, akmaya başlamak..

sanki bilmiyor muydum?
biliyordum, ama o olmadan da yaşıyordum, ya da yaşıyorum sanıyordum oysa bütün yaptığım yaşamayı bekletmekti..

şimdi bir telefonla bile mutlu olabildiğimi görüyorum.
yazıyorum, dinliyorum ve fotoğraf çekiyorum :)

Not: Eğer uçağı kaçırırsak Havaş'ın şöföründen bizim bilet paralarını kesiyor olabileceklerini keşfettim, aksi halde bizi uçağa yetiştirmek için canı pahasına trafikle savaş vermezdi sanıyorum!

17:20

31 Aralık 2009 - 17:20

Meğer beklediğim heyecanın gelmesi için çıkmam gerekliymiş.
İşten çıkmam, yola çıkmam, o ruh halinden çıkmam, yani "içinden" çıkmam..
Ve daha çıkar çıkmaz Deniz abla'ya "Güneş mi o?" dedirten dolunay karşıladı koskocaman, turuncu ve gülen yüzüyle beni.
Onu görünce yansımasının denize düşeceği, onu görebileceğim anın hayali kaplayıverdi içimi.
Neşesi ve kafası hemen geliverdi :)

Şimdi Havaş. 17:30 hareket saati, 10TL karşılığında beni uçağıma, uçağım 50TL karşılığında Bodrum'a ve Bodrum 250 km sonra "personal paradise"ıma götürecek beni.

Mutluluk pahalı değil ama paha biçilemeyen bir his.

"İçim pır pır pır" diyorum,
"Nasıl nasıl?" diyip gülüyorlar bana.
Aynen öyle işte,
Pır pır pır

31 Aralık 2009 Perşembe

welcome me



bildiğin, bildiğim, hep gitmek istediğim, sıkça gittiğim, yakında temelli gideceğim yere, ilk defa bir yeni yıla girişte gidiyorum.


yeni yılın girdiğin şekilde geçtiğine elbette inanmıyorum, nitekim öyle farklı şekillerde girdim ve yıllarım öyle beşi benzemez hallerde geçti ki, bu inanışı yayan insanı anlayamıyorum..


yapmak istediğim bir tek şey var,
sessizce bu gece kış olmasına rağmen kalabalık olacağını bildiğim yolları yürümek,
sahile inip "aznak iskelesinde" bir sigara yakmak,
onu o şehrin ışıklarına doğru üflemek..


bu kadar.


şimdi ne oturup geçen yılı, ne gelecek yılı düşünebiliyorum.
zihnimi "o an"ın hayali kaplamış ama gene de bende bir tuhaflık var, heyecanlanmıyorum.
eskisi gibi değil, gideceğim için büyük bir mutluluğa kapılmıyorum,
deliler gibi sabırsızlanmıyorum mesela,
artık hiç bir şey için öyle bir şevk duymuyorum.
of sanırım çürüyorum lanet olası sinem nerdesin ya..
ama normal tabi bu kadar zaman kim bu masada oturup benimle aynı işleri yapsa ona da aynısı olurdu diyerek kendimi avutuyorum lakin bunun yanı sıra bir zaman evvel götüme kazık batırıp beni çalıştığım her yerden kaçıran o tuhaf özgürlük hissinin yeniden gelmesini bir türlü sağlayamıyorum.


birileri beni paraya ihtiyacım olduğuna inandırdı, hepimiz buna kandık, b. de aynı amaçla çalışıyor.
sanıyoruz ki çok çalışırsak bir gün çok paramız olacak ve çalışmak zorunda kalmayacağız ama o hikaye de öyle bitmiyor bunu da biliyoruz.
bu işin sonu:
1. 60 yaşında gelen emeklilik
2.600 lira olarak gelen emekli maaşı


ozaman ben 28 yaşımı hala neden burada harcıyorum?


harcamıyorum : )
hazırlık aşamasındayım sevgili sinem diyor içimin öbür yarısı, bekle geliyorum


ozaman ben 2010 senesinden bir beklentim var diyebilirim,
tam olarak şu şekilde:
kendimi bekliyorum.


(I am always more than welcome ozaman :)

ol ' an

bazen yazacak olursun, başlayacak kelimeyi bulamazsın. bir mektuptur bazen yazdığın, bazen kendine yazılmış öylesine yazılardan. ya da sana kalacak, başkasına yazılmış olanlardan. asla bulamazsın uygun kelimeleri, uygun kelimeler yoktur çünkü..kelimeler anlamını yitirir yazar yazmaz, bitince hiç bir yazdığını beğenemezsin, kelimeler kaybolur sanki..tam da şimdi olmakta olduğu gibi.

cevapsız soru

sabırlı olup beklemem gerektiği söyleniyor bana günah çıkarmaya gittiğim tüm rahipler tarafından.

günah çıkarma odasında bi sigara yakmama kızmazlar sanıyorum bu bekleme ve sabretme esnasında.

beklemeyi kolaylaştırmanın bir yolu var mı tanrım bu insanlar ne için çabalıyorlar?

neler görüyor gözlerim daha evvel hiç görmediklerinden hemde..

herkesin hayata tahammül etmek için bulduğu farklı yollar var;
kendini iş ile kandırmak,
kendini para ile kandırmak,
uyuşturucu ile kandırmak,
geçici delilikler uydurmak,
bir miktar alkol almak,
toplumun beklediklerine cevap vermek,
kariyer sahibi olmak,
çocuklar doğurmak..

nedir tüm bunlar diye soracak yaşta değilim artık değil mi?

bu oyunlara dahil olmak için ne gerekliydi peki?

hiç birisi işe yaramıyor görmüyor musun?

bütün beklentimiz ölmek üzerine aslında.
ölene kadar yapılacaklara karar vermek, ölene kadar zamanı değerlendirmek..

eğer gerçekten ölüm hem bu kadar aklımızda hem de sanki hiç başımıza gelmeyecek gibi durmasaydı zamanımızı yine de böyle mi geçirirdik sence?

kendime bildiğim en klasik sorulardan birisini sorayım: yarın ölecek olduğumu bilsem bugünü böyle mi yaşardım?

başka ne yapardım peki?

ah onu bir bulsam..

enteresan değil

acı çekme hissinin henüz çekerken hiç geçmeyecek gibi gelmesi ne enteresan.
şimdi sana baktığımda artık içimin hiç yanmaması ne enteresan.

aslında hiç de enteresan değil, bir yandan bunun da farkındayım, nitekim önceki seferlerde de hep aynısı olmuştu..
soğuk sabahlar, her zamanki gibi..
ve (eski bir) dostun söylediği gibi "ne bitmek bilmez bi umudum varmış benim" hissi..
hala hayaller, hala bir gitme çabası, peşimi kendi varlığımdan haberdar olduğumdan beri bırakmayan..
bir hafta önce "dünya üzerinde gidecek hiç bir yerim kalmadı" derken, şimdi yeniden başlayan tüm dünyaya gidebilme isteği..
burası olmayan bi yere..
kendimden biraz uzağa.
ilgimi dağıtmaya.
tanımadığım insanların arasında, dilimi konuşmayan, burdakilere benzemeyen, sokaklarında hiç bir hatıramın olmadığı bir yerlere gitme - kaçma çabası.

öpme

"ya benimsin ya kara toprağın" fikrine kapılan insan yüzdesinin oldukça yüksek olduğundan bahsediliyor. sadece bunu uygulamaya dökenler az..

çoktur belki de, neye göre az bilmiyorum..

bir insandan "sana ait olmasını" istemek de, sana ait olmayı kabul etmediği için onu öldürmek kadar enteresan.

ama..

"takıntılı" bir sevgi sahibi olmanın (adına aşk demiştik ozaman) ne olduğunu çok iyi hatırlıyorum.
sabah akşam düşün..
sen sevmesin, artık istemesin, seninle konuşmak bile istemesin ve sen bundan etkilenme.
"ben seviyorum, bize yeter" de.
ya da ben seviyorum ozaman benim olmalı.
neydi o disney'deki manyak karının adı? elmayra olabilir mi?
işte aynı onun gibi.
öpücem öpücem öpüceeeeeeeeeem diye bağırıp hayvanların gırtlağını sıkardı,
bütün hayvanlar ondan kaçardı.
ama ekstra bir durum hatırlıyorum orda, aslında o hayvanları sevmiyordu da, nefretinden mi sıkıyordu ne?
böyle bir şey mi "sıkan" sevgi, nefretle iç içe..

küçükyalı - koru sitesi hattı

akşam oturacağım ve otobüs yolculuğumda dişinin arasındaki eti çıkartamadığı için "cıks"layan teyzeyi, soda isteyen ama otobüste bulamayan bunun üzerine çareyi kendi kendine geğirmekte bulan ve geğirme sesiyle muavini korkutup "noluyo yaa" diye bağırtan teyzeyi yazacağım..bunun dışında istanbul bende 3 kısa sayfalık bir not olarak kaldı, onu da aktarabilirim..

(13 şubat'tan kalma bir taslak bu, devamı gelmemiş..)

kül

allah seni inandırsın, tam 8 sene olmuş.
allah beni inandırsın.
saçımda beyaz teller çıkmış.
köprü yıkılmış, sular altını bırakmış üstünden geçmiş, süpürmüş bitmiş..
yanmış.bitmiş.kül olmuş.

5 dakkada deişir bütün işler

kendi kendime yapıyorum bunları. kendi kurduğum fare kapanlarına takılıyorum, kurtulamıyorum.

bunda gülünecek bir şey yok..
bir hikaye yazmıştım içinde zakkumlar olan. biraz fazlaydı, çoktum ozaman. hamdım piştim diyemem, ocakta fazla kaldım yandım belki bilemem..

24 Aralık 2009 Perşembe

itikat mı yok takat mı?

arada bir bu blogu açıp bakıyorum bir şey yazılmış mı diye..
enteresan, kendimden habersiz yazı yazmış olmayı, sonra da oturup onu okumayı umuyorum sanırım. ya da belki açar bakarsam canım yeniden yazmak ister ve yazarım diye düşünüyorum. ki öyle bir şey de olmuyor. bakıyorum, kapıyorum. bıraktığım gibi duruyor her şey. ben de bıraktığım gibi duruyorum belki de bundan kaynaklanıyor.

bir süre evvel bıraktım..

ben bırakmadım kendiliğinden oldu..

daha fazla dayanacak gücü kalmayınca düşünmeye, çıkar yol aramaya, ne yapacağını bulmak için didinmeye, DURDU.

ama ne güzel durdu yahu..

sanki ben yaşamıyorum, tam da istediğim gibi, hayat kendiliğinden gidiyor. her gün aynı hareketleri aynı rutin içerisinde yapıyorum. aynı saatte kalkıyor, giyiniyor, köpeğimi gezdiriyor, işe geliyor, aynı saatte yemek yiyor, işten çıkıyor, köpeğimi gezdiriyor ve eve gidiyorum.
hiç kimseyle görüşmüyorum (bir abartı değil gerçekten hiç kimseyle görüşmüyorum ve en ufak bir şikayetim yok bundan) hiç bir şey yapmıyorum. alışverişe gitmek, film izlemek, kitap okumak istemiyorum. en ufak bir mutsuzluk, sıkıntı, durumu değiştirme çabası, gelecekten bir beklenti filan da taşımıyorum.

bir zaman evvel az geldiği için şikayet ettiğim anestezi sanıyorum tamamladı kendisini..

işte tam da bu sebeple, yazı falan yazmıyorum.

13 Kasım 2009 Cuma

hakan günday - malafa

"sizin en büyük sorununuz da bu.bir rakı sofrasında dost olup, ertesi sabah birbirinizi bıçaklayabiliyorsunuz. ilk tanışmada yakınlaşıp, birbirinizi tanıdıkça uzaklaşıyorsunuz. bizse tersini yapıyoruz. uzaktan başlayıp, ağır ağır yaklaşıyoruz. dost olmamız uzun sürüyor ama dostluklarımız kalıcı oluyor. doğu ile batı arasındaki fark hilal ile haç arasındaki fark kadar. hilal bombeli. haçtaysa dik açılar var. hilal altında yaşayanlar da bombeli hayatlara sahip. genişler,kurallarla ilgilenmiyorlar, zamanla ilgileri yok, çöl kumu gibi uçuşuyorlar. haçın gölgesindekilerse set ve köşeli hayatlar yaşıyorlar. yasaları, kuralları olan, dik açılı hayatlar. hilalin altındaki insana, haçın gölgesindeki düzeneğe inanıyor.dolayısıyla hilalle yaşayanların her biri ayrı bir düzenek geliştiriyor. küçük çeteler. küçük düzenekler. haç, insana tek bir düzenek emrediyor. doğu ile batı arasındaki fark bu."

bağırcam şimdi

üzerimden yük falan kalkmadı, kalkacak gibi de değil.
belki de bu üzerimde yük var sandığım şey başka bir şeydir, ondan kalkmıyordur.
neyi sonuca bağlarsam bağlayayım, her zaman düşünülmesi gereken başka bir şeyler olacağından (olduğundan) bu yükü demirbaş kabullenebilirim aslında ama her akşam bu saatlerde göğsümün orta yerine bir sıkıntı çöküyor.
yani yük neyse de sıkıntı çok çekilmez.
baaağğğğğğ diye bağırsam rahatlarım gibi geliyor, arabayla eve dönerken şarkı söyleyen danaların bostana girmiş haline benzer bir hal takınıyorum, yok, geçmiyor..

başka türlü bir şey benim istediğim,
ne ağaca benzer ne de buluta..

:)

12 Kasım 2009 Perşembe

anlaşmalı boşalma

değil tabi konumuz.

ama olsaydı şu şekilde olucaktı;

2 adey beyaz kağıt alınır.

kağıtlardan bir tanesine "protokol" diye başlık atılır ve maddeler halinde istekler yahut isteksizlikler sıralanır, 2 taraf da ad soyad imza yapar.

diğer kağıt alınır, üst tarafa isimler yazılır, akabinde açıklama kısmı hazırlanır ve bu bölümde de protokoldekine benzer açıklamalar yazılır. buna iki kişinin de imza atmasına gerek yoktur, anlaşmanın yapılmasını isteyenin imzalaması yeterlidir.

sonra tevzii'ye gidilir, bilgisayar çıktısı ele alınır, onda ödenmesi gereken miktar yazılıdır. (yaklaşık 50 TL)
bununla vezneye gidilir, sıra beklenir, para ödenir.
akabinde dosya memurluğuna gidilir, dosya alınır.
sonra ptt'te gidilir, 2 tane pul için 10 TL ödenir, pullar yalanmaz, yapıştırılmaz, ataçlanır.
Nüfus cüzdanı ve dilekçenin fotokopisi alınır, hepsiyle birlikte başa dönülür, "tevzii"ye gidilir.

Erkeklere sırıtmaktan ağzı genişlemiş gerzek 2. kere de seni görünce aynı tepkiyi verip ani bir surat asma hamlesine girişebilir, sıran gelmiş olmasına rağmen yan bankodaki avukat beyden gözünü alamayan bu kişinin aynı zamanda kulağına da yarak kaçmış olabilir ve "bakar mısınız" sorusunu duymayabilir, o yarağı çıkarmak senin görevin değil, üzerinde durma.

Sonra biter, elinde bir takım kağıtlar ile çıkarsın, koridorda elleri kelepçeli, kolundan bir polis çekiştiren ona rağmen cep telefonundan mesaj yazmaya çalışan genç adamın acaba ne suç işlemiş olduğunu ve mesaj yazılan kişinin ne kadar üzgün olduğunu düşünmemeye çalışırsın.
bir sabah Antalya sıcağında aldığın "beni götürüyorlar" haberini unutmaya çalışırsın. belki de böylesinin daha hayırlı olduğunu bilecek kadar yaşatmıştır hayat sana. hapse girmenin ölmekten daha iyi olabileceğini düşünebilirsin.

komik ve eğlenceli olsun diye "anlaşmalı boşalma" yapmıştım adını ama olmadı bak.
anlaşmalı boşalma konusunu da kısaca işleyeyim madem

erkek: "geliyo musun?"
kadın: "ıı ııııh"
...
"geliyo musun?"
"ıı ııııh"
..
"geliyo musun?"
"ıı ııııh"
..
"geliyorum"
":/"

anlaşmaya gönlü olan bu "geliyo musun" sorularından adamın darda olduğunu anlar ve gelebiliyosa gelir. buna anlaşmalı boşalma denir.

bu kadar.

6 Kasım 2009 Cuma

Is there a secret cold war between marrieds and singles?


Eveeet..

Bu bölümümüzde Sex&The City'den Carrie'nin cevap arayıp da bulamadığı, sormaktan da kendisini alamadığı (I couldn't help but wonder) sorularına cevap arayacağız..

Nedir sorumuz;
"evliler ile bekarlar arasında bir soğuk savaş durumu mu var?"
Cevap veriyoruz şimdi:

Evet var..
En azından "evet var" denebilecek kadar çok olan bir kısmında var..

Önce soruya evlilerin tarafından bakalım;

Baktığımız gözün sahibi de evli bir kadın olsun..

Bekar kadınlara bakan normal bir evli kadın kafası şu şekilde çalışır:

"Eeee düğün ne zaman?".

Hayırlı olsun filan gibi bir şeyin karşılığı
"darısı başına"dır.

Niyet, bekarların da evlenmesi ve piyasada aynı yaş grubundan kimsenin bekar kalmamasıdır.

Bunun sebeplerini tam olarak araştırmak yahut anlamak mümkün değil,
Çünkü kadın kafası olabildiğince tuhaf çalışır.
.

İlk aklıma gelen seçeneklerden bir tane sebep,
piyasada bekar popülasyonu bulunmasının, evlenilmiş adam açısından bir risk faktörü oluşturması,
yani açıkça bir kendine ve kocaya güvensizlik durumudur.

Bekarlara ise zaten hiç güvenilmez, ondan bahsetmeye gerek yok.


Bu sebeple evlenen herkesin dileği etrafındaki insanların da evlenmesidir.


Bir nasihat olarak "evli çiftler ile görüşür hale gelmek" gündemdedir,

Bekar arkadaşlar bir kenara ayrılır,
onlarla yalnızken görüşülür,

Çiftli git geller başlar,

Birileri hamile kalır ve akabinde bu seferde "siz ne zaman çocuk yapıcaksınız" sorusu gelir (bu konuya teğet geçmek istiyorum müsadenizle).


Netice olarak kadınlar, birbirlerine benzer bir şekilde, doğar, büyür, evlenir ve doğururlar.


Bu standartların dışında kalan, kalmak isteyen, kendi ayakları üzerinde ve yalnız/eş değiştirerek ve gelinlik hayali kurmadan yaşayanları ise sınır dışı edilirler.


Bu konunun esas enteresan olan kısmı ise, evlenmeniz konusunda baskı yapan yaklaşık 10 arkadaştan 8 tanesinin evliliğinden o ya da bu şekilde memnun olmaması ama "idare etmesi, en az 4 tanesinin ise hayatından bezmiş ve evlendiğine bin pişman olmasıdır.


Yine de evlenmenizi isterler..


Neden peki?


Buna da bir çukur teoremi adını veriyorum ben.

Kadınlar bir şekilde toplum, ahlak ve benzeri baskılar sonucu bir çukura düşer,
düştükleri çukur içerisinde de dışarıda kalanları "dışlanmış" zanneder
ve bu sebeple onları da yanlarına alabilmek için türlü çeşit hallere girer.


Nedir bu haller?

Evlilik ve çekirdek aile hususunda olur olmaz görüş bildirmek,

Her aradığında "hayatında kimse yok mu, sen ne zaman evleniceksin" demek,
"Hadi kızım bak yaşın kaç oldu artık bul birini yoksa evde kalıcaksın" demek,

"Bu akşam bize gelsene" diyip, haber vermeden saçma sapan adamlar ile baş-göz etmeye çalışmak,

ve benzeri..

Kendilerine o bekar hayatın hatırlatılmasını istemezler/hemen unutmaya teşnedirler,
görmeye dayanamazlar,
tek dayanabildiklerini kendilerinden daha mutsuz olan çiftleri bulup,
kadın kadına mutfakta "kaynım bana kaydı" standardında devam eden şikayetlere girmek, kendi şikayetlerini ancak daha kötülerini dinleyebilmek için dile getirmek,
ve eve "benimkinden daha kötü kocalar da var" fikri ile dönmektir.


Bu kadının kirli ve kötü yönüdür.

Üstelik bunu bütün kadınlar bilir,
yine de oynamaya devam eder...

35 yaşında hala hiç evlenmemiş olan bir kadın tuhaf,
40 yaşında ise kabul edilemez bir gerçektir.


Bu "bekar kadın"ın yalnız/çok eşli hayatından ne derece memnun olduğu,
evli olması halinden çok daha iyi bir hayat yaşaması gibi gerçekler mühim değildir,
"insan dediğin evlenir".


Ben burada iyi niyetten uzak,tuhaf bir kıskançlık çeşidi olduğunu düşünüyorum.

İnsan elbette sevdiği,
ömrünü beraber geçirebileceğine inandığı biri ile evlenebilir,
mutlu olabilir,
yuva yapabilir.

Ancak evlenmemiş olanları düşman olarak görmeye başlamak bambaşka bir hal..

Bekarların sahip olduğu "inek beslemeden süt içme" rahatlığı batıyor evli insanlara.

Aynı şekilde, tecrübelerime dayanarak, evli olup bekar rahatlığında yaşayan insan da batıyor.

"Öyle evlilik mi olur?" diyorlar.


Neden?


Çünkü evlilik dediğinde
sıkıntı,
kapris,
kavga,
huzursuzluk,
kıskançlık,
kısıtlamalar
olmalıdır.


Olmazsa,


olmaz..


Erkekler açısından ise durum daha farklı.
Bu bahsi geçen soğuk savaş onlarda yok.
Daha ziyade, evlenmeye karar vermiş arkadaşlarına evli erkeklerin öğütleri sıklıkla;
"manyak mısın oğlum sen",
"yakıcaksın kendini",
"gel yol yakınken vazgeç" şeklindedir.


İnsanın evlendiğinde tek eşli kalacağının garanti altına alınabileceği elbette biraz "old-fashion" bir görüş.

Nitekim artık evliler de her haltı yemekte bir mahsur görmediğinden, atı alan üsküdarı geçiyor.

Hatta evli olan kadın ve erkeğe piyasada arzın yüklü bir artışı var sebebi de "hiç değilse onu bırak beni al diye başıma bela olmaz" görüşü..

Bu sebeple aslında anlaşılması gereken,
evli kadınların etraflarındaki bekarları evlendirerek riski ortadan kaldıramadığı,
yalnızca bir miktar (o da belki) azaltabildiği.
.

Ancak diğer sebep olan bekarlarda bulunan "gez-toz-eğlen-hayatını yaşa" özgürlüğüne doğan kıskançlığa bulunabilecek karşılıklar da şunlar:
"Yaşlandığında tek başına kalacaksın",
"İnsan bazen omzunu dayayacak bir baş arıyor",

"Bütün ömrünü sevgili değiştirerek geçiremezsin, sen de yaşlanacaksın".


Diğer tarafa geçip, bekarların evliler ile bir soğuk savaşı var mı diye baktığımda,
Ancak evlenmek isteyip evlenemeyen,
Kendine bir türlü uygun birini bulamayan,

Etrafındaki tüm iyi ve kendine uygun erkeklerin kendinden daha küçük ve güzel kadınlar ile evlendiğini fark eden
Ve bundan muzdarip insanlarda olabileceğini görüyorum.


Bu da gerçekten bir haksız rekabet ortamının sonucu gelişen haklı bir serzeniş.

Erkekler rahatlıkla para ve mevki kullanarak kendilerinden küçük kadınlar ile birlikte olabilir, evlenebilirken,
kadınların kendilerinden küçük erkekler ile birlikte olması otomatik bir "jigolo tutmuş kendine" tepkisine yol açıyor (bu da yine kıskançlıktan kaynaklanıyor elbette).


Erkeklerin yaşlandıkça mevki ve para sahibi olması onları "karizma" sahibi yaparken, Kadınların yaşlandıkça mevki ve para sahibi olması ancak estetik müdahaleler sonucu bir avantaja dönüşebiliyor.

Çünkü kır saçlı erkek karizmatik,

Kırışmış kadın yaşlı oluyor..


Kadınlar 45-50 yaşlarında kendilerine o yaşlarda düzgün bir erkek bulmakta zorlanırken, Erkekler 45-50 yaşlarında yarı yaşındaki karıları alıp bir güzel piyasada endam sergiliyor..


Bekar kadınların bu durumda 25-30 yaşındaki gözü 45-50lik adamlarda olan diğer kadınlara kıl olması gayet "normal".

Yani onların soğuk savaşı "evlilik-bekarlık" ile değil, onların savaşı kırışan ciltler, ilerleyen yaşlar ve daralan erkek havuzu ile..


SONUÇ: Evliler ve bekarlar arasında bir soğuk savaş yok aslında,

Mutlu olamamış evli kadınların kendilerinden daha mutsuz olmayan herkesle bir savaşı var..

Bunun dışında tüm kadınların tüm kadınlar ile bir soğuk savaşı var ki bunun evlilik - bekarlık ile alakası yok,
Ve erkeklerin kadınlara göre her zaman daha sığ olmak gibi bir avantajı var;
bu tip konularda, bizim kadar düşünüp/yazıp kendilerini yormuyorlar :)

5 Kasım 2009 Perşembe

ufak

bazen, bir anda bir şeyler kırılıveriyor içimde.
içeride bir yerlerde, midem ile göğüs boşluğum arasında, bir kırılma.
bükülemediğimden kırılıyorum.
kıvrılamadığımdan.
bu kırılmayı unutabiliyorum, çokça zaman. kırılmanın büyüklüğüne ve şiddetine bağlı olarak.
hiç unutamadığım da oluyor, bazen, nadir de olsa..

"teorinin anasını siken pratik"

"İnsanlar sürekli konuşuyor. Oysa konuşmanın hiçbir önemi yok. Önemli olan yaşamaktır. Pek sevgili Hakan Günday’ın da dediği gibi “teorinin anasını siken pratik” müsaade etmez konuşmanın yaydığı enerjinin etrafa yayılmasına, ortamı domine etmesine. Aslolan yaşamın kendisidir. Sen istediğin hikayeyi anlat, önemli olan yaşadığındır. Aslında herkes konuşmadıklarıdır, anlatmadıklarıdır, yitirdikleridir. Önemli olan önemi olmayanlardır. Bir sıcak çaydır bazen her şey bazen de paradır. Hahhaha Para nerden çıktı di mi? Para işte tüm hepimizi bu hallere düşüren. Misal para olmasaydı hiç birimiz şu an bu modemlerle bir yerlere bağlanıp milyarlarca web sitesinin içinde bi yerlerde kendimizi tanımlamaya çalışıyor olmayacaktık. Anlattırma bana şimdi, iyi düşün bulacaksın nedenini. Misal parası olmayanın internet bağlantısını keser Türk Telekom. Para yüzünden dört duvar bir yerlere tıkılıp akşama kadar yapmak istemediği işleri yapıp, öğrenmek istemediği dersleri öğrenip konuşamayan, yaşayamayanlar gece olunca nete dalıp yaşamaya, varolmaya çalışıyor. Aman neyse..."

http://travisandtylerdurden.blogspot.com/2009/10/kar-payiymis.html

25 Ekim 2009 Pazar

ol

otur ve yaz. şimdi tam zamanı çünkü kafandan geçen kelimeler yine toplasan bir ceviz kabuğunu doldurmayacak kadar olsa da muhteşem bir gürültü yapıyorlar. okadar çok kelime var ki dayanılması çok güç bir hal alıyor, her kafadan bir ses çıkıyor, seninse aslında çok az kelimen var söyleyecek. oysa ne kadar da çoktular bir zaman önce. vazgeçilmeyecek hiç bir şey yok. bunların başında hayatın kendisinin geliyor olması işleri kolaylaştırıyor aslında. ardından insanlar, hayaller ve nesneler geliyor. bir takım maddeler.. diyorlar ki küçükmüş istediklerim, bana küçükmüş.. diyorlar ki büyükmüşüm ben, büyümüşüm. .diyorum ki, "experience is what you get when you dont want to get it", diyorum ki işte tam olarak bu sebeple haklı olabilirsiniz. tecrübe kazanmış olabilirim. bu beni "kazanmış" yapmaya yetmez. isteklerimi karşılayabilecek gücüm var çünkü hepsinden vazgeçebilecek gücüm var. bağlılık ortadan kalkıyor. iş, ev, şehir, para anlamını yitiriyor. bir boşluk var adına hayal deniyor, tam bunu yazarken tırnağım kırılıyor. işaret parmağımın tırnağı ve bu her şeyi zorlaştırıyor. ne düşüneceğimi bilmiyorum. zaman zaman bu kadar güçsüz ve zaman zaman 5 adamı karşıma alıp "neden bahsediyorsunuz siz?" diyecek kadar güçlü olabilmek tuhaf. enerjimi alıyorlar. başka şeylerden bahsediyorlar, benim anlattıklarımdan çok başka. aslında her şeyin özünü kısacık anlatıyorum "mutlu olabileceğime dair biraz inanca ihtiyacım var" diyorum. çünkü boğuluyorum, çünkü yine geldi o his, o ak parti binasına bakarak sigara içen ve ameliyat masası satarak para kazanmaya çalışan kıza dışarıdan bakıp küçümseyen s. yine geldi. benimle dalga geçiyor. gözlerim doluyor durduk yere, çünkü bana "başaramadın" diyor, yapamadın oysa çok iddialıydın.. iddian kendineydi ve kaybettin. bunları söylemiyorum. onlar diyorki "tecrübe kazandın" ben diyorum ki "experience is what you get when you dont want to get it".. kazandım mı? Ona çok sinirleniyorum. Bunu başarmama yardım etmediği için, kaybetmeme izin verdiği için ve her şey sanki o kaybetmiş ben kazanmışım gibi göründüğü için çok kızıyorum. Bu kadar sakin ve rahat olduğu için, benim içinde bulunduğum tüm bu karmaşaya karşılık onun her şeyi bu kadar olurunda göründüğü için. Bir sıraya koy diyor bana. Önce evi boşalt, sonra resmi işleri hallet, sonra iş bul, sonra git. Kendi hayaline, yapmak istediğin şeye doğru git. Ne kadar korktuğumu anlatmam çok zor çünkü gitmek için ısrar eden benim. Herkese savaş açan, her şeyi gözden çıkaran benim. İt gibi korkuyorum. Ya olmazsa, ya yine mutlu olmazsam bu defa ne isteyeceğim? İnsan evladı doyumsuzdur, tatmin diye bir şey yoktur, sahip olamayacağını istersin ve sahip olduğunda değerini yitirir çünkü sen artık bir üsttekini istersin. Ama ben okadar uzun zamandır aynı şeyi istiyorum ki bunun gerçekleşmesinden it gibi korkuyorum. Çünkü şimdiye kadar mutsuzluğuma sebep gösterecek birileri hep vardı. Şimdiyse bütün kararları ben veriyorum. Şimdi de mutsuz olursam kendimden başka suçlayacak kimseyi bulamamaktan it gibi korkuyorum. Denemeden asla bilemeyeceğim şeyin adı hayal ve onu gerçekleştirmeme ramak kala korkudan dizlerim titriyor. Damarlarımdaki asil kanda bir sorun var sanıyorum, dolaşım bozukluğu, anlatım bozukluğu, distribütör arızası var. Bir sorun var tam olarak ne olduğundan emin olamıyorum. Başka nedenler arıyorum, ya öyleyse ya böyleyse diyorum.. Ama aslında bütün yapmam gereken bunun adının korku olduğunu kabul etmek biliyorum. Daha kötü olabileceğine dair beynimi kemiren bu korkudan kurtulmam gerekiyor. Her şey daha kötü olabilir, kaçacak yerim kalmayabilir, bu çok tehlikeli, hayalsiz kalma ihtimali beni öldürüyor. Bu kadar çok ihtimal içerisinde kendime güvenimi derhal kaybediyorum ve bunun için herkese açtığım savaşı kendime karşı kaybediyorum. Olmazsa da geri gelirsin diyor, gelemem diyemiyorum. Bir daha gelemem, öyle yaşayamam. İhtimallerin beynimi kemirmesine müsaade ediyorum. Gizlice içtiğim ilacın uykumu getirmesini, bana rüyasız bir uyku vermesini beklerken işaret yeteneğini kırık bir tırnak ile yürütmeye çalışan parmağım klavyenin tuşları üzerinde hiç bir şeye işaret edemez görünüyor gözüme. Ona çok kızıyorum. Kendime daha çok kızmanın bir manası olmayacağını düşünerek, normal insanların hayatlarına özenerek bir kere daha hazırlan diyorum. Hazırlan ve kendini bırak. Bırak su aksın, yatağını bulsun, denize varsın, hepsine karışsın, arasında kaybol.. Ya var ol, ya da yok ol..

15 Ekim 2009 Perşembe


nispeten kolay geçen bir hafta oldu bu hafta.
nispeten çünkü bir takım hayaller yeniden kafama üşüştüler buarada.
yine aynı eski hayaller aslında..
teknede yaşa, netsel'de otur, mümkünse çalışma, çalışıcaksan da burda olmasın :)
neden gerçekleştirmek bu kadar zor? götüm mü çok büyük acaba? mümkün evet..

enteresan, 2 yazı aşağıda "baki kalan aşk ver" diyordum, Elif ŞAfak'ın Aşk'ını okuyorum ve bu sabah oradaki desperate housewife kılıklı Ella'dan tam olarak bu sözleri duydum "Tanrım ya bana aşk ver ya da aşksız yaşamayı umursamayacak bir hal ver" diyordu.

Buarada Hakan Günday'ın da sonunda yeni romanı çıktı; "Ziyan". Koşarak gittim almaya, ne zamandır kitap almamıştım ve ne zamandır kitap görüp heyecanlanmamıştım, mutlu oldum.

Bir deniz hasreti başladı içimde, sanki hiç marmaris'e gitmemişim gibi bu sene. Aslında az kaldı yine gün sayıyorum, Kasım ortasında ordayım ama hiç de bekleyesim yok bir yandan..

Çabuk geçsin zaman. Güzel de geçsin..

çekilin lan

daraldım ha..
komiklik yapınca "sen böyle bi insan değildin niye böyle yavşak oldun" diye itiraz eden yok ama iş sakin sakin durup kendi halinde takılmaya gelince "ne bu hal?" deniyor hemen!

ulan ben her daim deli olmak zorunda mıyım?

hep bi cinlik peşinde, içinden it çıkarıp laf sok komik olsun, salak ol millet gülsün.. bu mu yani?


her daim organizasyon insanı, hayatın suyunu nası sıkarımın peşinde, devamlı bi hareket, gezi planı, eğlence planı, onu da arayalım o da gelsin, fotoğraf çekelim, yürüyüşe gidelim, hiçbir şey yapamıyosak ozaman bari parkta oturalım, çıkın evden çıkın evden diye götümü yırttım.
bitti benim mesaim.
bundan sonra siz uğraşın..


yorgunluktan değil bu, aslında isyan da değil sadece canım istemiyor artık işte. zevk alan yanlarıma bi hal oldu.

geçer diyorsunuz, ya geçer ya geçmez, dün akşam s.'ye belirttiğim üzere, beğenenler ile yaşantıma devam edeceğim, beğenmeyenlere seyahatlerinde esenlikler dilerim.

14 Ekim 2009 Çarşamba

nice to meet you, sad to leave you..

Amin


Of allahım nası bi insanım ben ya..
Yani senle ya'lı yu'lu konuşmamak gerektiğinin farkındayım ama öte yandan sufilere inanırsak, diyorlarki arapça anlamadan ezberden konuşmak yerine, içten/gönülden bir takım monologlara girmek daha iyiymiş, nitekim bana da öyle geliyor.

Velhasıl, saygısızlık etmek istemem ama, hakkaten nası bi insanım ben?

Şimdi sen bana akıl vermişsin, mantık vermişsin, duygu vermişsin, kader vermişsin, kaderime yön verme gücü vermişsin eyvallah, her şey çok iyi görünürde ama peki eksik olan yahut fazla konan malzeme nedir? Bir hata var, sen de görüyorsundur sanırım. Bir türlü doğrulamıyorum, doğrulanamıyorum. Annem "Doğru tektir" ve "Aklın yolu birdir" gibi cümleler kuruyor ama ben o tek ve bir olanı bir türlü tutturamıyorum.

Benim ne olduğum, nasıl olduğumdan öte, senin diğer kullarına bir takım zararlar vermekte olduğum da aşikar. Beni engelleyecek bir şey yapmıyor olmana saygı duyuyorum, her türlü hıyarlığıma müsade ederek beni uzaktan izlediğini ve buna rağmen beni koruyor-kolluyor olmanı da minnetle karşılıyorum. Hıyarlık yapma hakkımın baki olması, bu durumda da özgür bir iradeye sahipmişim gibi hissetmem hoş ancak öte yandan vermiş olduğun vicdan sebebiyle de sıkıntılı anlar yaşıyorum. Hem onlardan hem de senden sıklıkla özür dilemek mecburiyetinde kalıyorum. Karar hakkımın elimden alınmasını ve adıma doğru kararlar verebilecek bir vekil tayin edilmesini talep ederdim ama fazla yüzsüz olacak sanıyorum. Nitekim bu talebime karşılık olarak da "anneni verdik ya, habire senin adına karar vermek için çaba harcıyor, sıklıkla da senden doğru karar verir ama sen kabul etmiyorsun" diyebilirsin, haklısın. Burada da bir problem var işte, onun kararları verdiği esnada bana hiç de doğruymuş gibi gelmiyor. ya da daha beteri, canım istemiyor..

Sana mektup yazmanın bir lüzumu yok elbette ama aklımdan konuşacak kadar iyi kafamı toplayamıyorum. tüm bu cümleleri kafadan kuramazdım yani, kelimelerin görsel yolla iletimini buldurman çok iyi olmuş, yoksa ben ne bok yerdim hiç bilmiyorum..resim de yapamıyor olduğumdan zaten çok iyi olduğunu sandığım ancak habire sıçtığım iletişim halinde hepten batardım sanıyorum.

Of Allahım, burda durum böyle, ben çok sıkılıyorum.
Çalışmak istemiyorum, senin de içimi bildiğin düşünülürse inkar etmenin hiç bir manası yok, nereden geldiği çok da mühim olmayan bir miktar parayı hayatımın geri kalanında yemek istiyorum. Çok fazla paraya ihtiyacım olmaması bu durumda bana bir artı puan kazandırabilir belki (diye umuyorum)
Bunun dışında, baki kalabilen bir aşk istiyorum (bu da "kaybolmayan sakız istiyorum" gibi oldu ama daha ulvi bir isteğim olduğu düşünülerek buradan da gidiş yoluna puan verilmesini rica edebilirim.) Bir takım insan evlatları "aşk senin içinde" filan diyebilir, yahut "baki olan Allah aşkıdır" da diyebilir ancak ben allahaşkına gayet insani-fiziki bir aşk istiyorum, o heyecan, tutuşma, yerden yüksekte yürüme, eğlenme, özleme, kör olma halinin baki kalmasını istiyorum.

Aslında bütün istediğim bu kadar.

Böyle bakınca iki kalemden oluşması sebebiyle ne kadar da az şey istiyorum ama biliyorum ki aşkı bulsam sağlık ve huzur da isteyeceğim, bir de mesela "mutlu aşk yoktur"muş, elbette mutlu olmak da istiyorum. Sadece ben aşık olursam bu program sıçacağından bunlardan karşımdaki insana da vermeni istiyorum.

Allahım, beni insan et. Ne demek istediğimi sen çok iyi biliyorsun. Ya bu durmadan bana gelen, hep gelen, geçecek gibi olan ama bir türlü geçmeyen isteklerden beni arındır, ötekiler gibi et, ya da istediklerimi elde etmeme yardım et.

Teşekkürler, saygılar..

S.

13 Ekim 2009 Salı

o.wilde




yet each man kills the thing he loves,

by each let this be heard,
some do it with a bitter look,
some with a flattering word,

the coward does it with a kiss,...
the brave man with a sword!

some kill their love when they are young,
and some when they are old;
some strangle with the hands of lust,
some with the hands of gold:
the kindest use a knife, because
the dead so soon grow cold.

some love too little, some too long,
some sell, and others buy;
some do the deed with many tears,
and some without a sigh:
for each man kills the thing he loves,
yet each man does not die.

12 Ekim 2009 Pazartesi

8 Ekim 2009 Perşembe

sil baştan...

ben olmak çok zor desem, biliyorum anlayacak bir ben varım.
anlatmaktan yorulmayan da bir benim zaten.

ben olmak, bir bana çok zor.

bir bedende bunca çok ben,
aklı ile kalbi hep çekiştiren,
bir birinin bir ötekinin peşinden gitmekten, bölünmekten, aramaktan, bir olmaya çalışmaktan, bir yol bulmaya çalışmaktan, bulduğu yoldan sıkılmaktan, yenisine, başkasına sapmaktan, yeni girdiği yolda da aramaktan bunca sıkılan, yorulan, ama duramayan olmaktan çok yorgunum.

ne liman ne okyanusta,
ne dinginlik ne delilikte var olabilen,
ne istediğini bulamadığından, bulduğundan emin olamayan,
hem bunca başına buyruk hem de bu kadar bağlı olmaktan,
bir "aşk" diye divane olmaktan, bir "olmaz böyle" deyip, onların sözüne kanmaktan,
kanamaktan, katılmaktan,
katıla katıla gülüp, kana kana ağlamaktan,
bir anda her şeyi bırakıp, sonra yeniden hepsine birden başlamaktan,
bir türlü karar veremeyip, sonra kararını verince bir türlü emin olamayıp,
aklı erse kalpten olan, kalbi yatsa akılsız kalan,
ben olmaktan
okadar yoruldum ki..

başkalarına bakıyorum,
herkesin bir yolu var sanki.
ya akıllı ya deli,
herkes tutturmuş teranesini..

bense nerdeyim, ne isterim, neyi yapabilirim,
şimdi bu yoldan çıksam, ona girsem,
ne kadar gidebilirim?

bu defa kim yanar kurunun yanında
bu defa kime yazık ederim?

zararım bir tek bana olsa, belki de bu kadar sorun olmayacak ama,
hep yarı yolda bırakmaktan da bıktım artık.

divane aşık gibi, dolanırım yollarda..

5 Ekim 2009 Pazartesi

30

"Bu kızı yeniden büyütmeliyim
Kor ateşlerde yürütmeliyim
Değirmenlerde öğütmeliyim
Farkındayım"

bu hayat boyu sürecek bir işlem anlıyorum.
bir kere daha öğütmeli,
yeniden büyütmeli,
bir adım daha ileri,
düş,
kalk,
yaralan,
kabuk tut,
kabuk kopar,
kanasın kanasın, izi kalsın,
bir tane daha,
daha büyük, daha geç iyileşiyor yaralar,
kabukları koparmak da daha zorlaşıyor,
sevmekse eskisinden zor.
başka hatalar, başka insanlar,
daha fazla etkileyen sonuçlar..

şimdi tam zamanı ama, bu kızı yeniden büyütmenin, ders almanın tam zamanı. şimdiye kadar olduğundan farklı olarak, bu dersi şimdi almazsam, daha da alamam çünkü..

bugün 5 ekim. Fiko 30 yaşında.
belki de hiç 30 yaşında olmadığı için şanslı..
bu kadar çok onu özleyen, seven, düşünen insan olduğu için şanslı..
başucunda çocuk resimleri duran, rengarenk çiçekleri olan, göğe değen çam ağaçlarının altında, hiç ayrılmak istemediği şehrinde, dünyanın en huzurlu mezarına sahip olduğu için şanslı..
ve bana yaşattığı tüm mutluluklar için de ben şanslıyım.
birini bu kadar sevebilmek, biri tarafından bu kadar sevilebilmek ve diğerlerinin aksine bunun artık ölüm tarafından "ölene kadar" koruma altına alınmış, bozulmayacak şekilde saklanmış olduğunu bilmek benim şansım..

seni çok seviyorum dediğimde ağaçtan kafama düşen kozalağa, onunla güler gibi gülebilmek ve benimle beraber güldüğünü bilmek,
sevgisini göğsümün tam ortasında bir alev gibi hissedebilmek,
bunun geçmemesi, bozulmaması, bitmemesi, şansım.

olduğun yerde, en güzel mavilerin ve yeşillerin içinde, huzur ve mutluluk içinde, beni bekliyor olmanı diliyorum, seni çok seviyorum.




1 Ekim 2009 Perşembe

beni sevmeyen bitlensin

tatile filan gittim. 9 günmüş, anlamanın imkanı yok tabi ne ara başladı ne zaman bitti. aslında tatilden de bir şey anlamadım. eski tatiller bardak oldu şimdi. öyle bir eğlence manyaklığı filan çok uzakta, radikal kararlar ise yakında..

içim biraz rahatladı da üç beş satır yazabiliyorum. bu kadar da çok düşünecek bir şey yok aslında. bir takım kararların öncelikli verilmesi gerekiyor. ilk ayağımı atmıştım zaten, diğeri arkada kalmıştı, şimdi onu da öndekinin yanına çekmek gerekiyor. doğru karar doğru karar diye kıçımızı yırtıyoruz ama olan kıça oluyor işte, hiç bir zaman emin olamıyorsun bu mu doğru karar, emin olamayacağız da bir "sliding doors" güzelliği yapılıp diğer seçenek de gösterilmediği sürece. sürüyle film var bunun üzerine butterfly effect gibi, "onu öyle yapmasaydım, burda bu seçimi yapmasaydım" diye. demekki neymiş, çok da düşünmenin bir manası yokmuş. ama insan engel de olamıyor kendine yine de bir hindi gibi düşünüp duruyorsun içten gelen gulu gulu sesleriyle.

sonra bana diyorlar ki amma sivilce çıkmış yüzünde, yok efendim ne kadar da mutsuz görünüyorsun. kafamın içi olmuş kazan. okadar çok düşünce doluştu ki neyi düşüneceğimi şaşırdım. zaten hepsi bu yüzden oldu. beni yıldıran şeyleri bir kenara ayırdım, ne demiş amerikan ataları "one thing at a time", hah tamam. ilk karar verilmesi gereken neydi, onu buldum, kararı verdim, şimdi uygulayacağım sonra diğerlerine geçeceğim. amma zor oldu yahu!