25 Aralık 2008 Perşembe

aysel git başımdan..

aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum.
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum.

benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
benim icin kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

ıslığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim.
ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.

sevindiğim anda sen üzülürsün.
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
sakın başka bir şey getirme aklına.
aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.
aysel git başımdan seni seviyorum...


atilla ilhan


24 Aralık 2008 Çarşamba

noel baba yalakası

yılın ilk kar yağışının insanlar üzerinde sonraki kar yağışlarına oranla daha sevindirici bir etkisi olduğunu gözlemlemek için sosyolog olmak gerekmiyor.

bireysel sevincin gözlemlenmesi için psikolog olmak da..

seviniyorlar işte.
çok seviniyorlar bile denebilir.
geçen sene yağmamış gibi oluyorlar.
hatta tabiri caizse izmirli gibi oluyorlar kar görünce.
halbuki ankara'ya her sene kar yağar.
o kar kısa zaman sonra erir.
her yer çamur olur.
paçalar, ayakkabılar, evlerin girişleri.
kaldırımlar çamurlu ve kaygan olur.
haklı olabilirsiniz, sabah kalkıp camdan dışarı bakınca bir gün evvel boka benzeyen şehrin bembeyaz olması çok güzel bişey.
ama bende o bir anlık güzel görünme ve kar yağışını izleyip mutlu olabilme hissinin akabinde gelen daha derin bir depresyon izi oluyor..
misal şu saatlerde kar yağmaya devam ediyor ve sabah duyduğum o anlık sevinçten eser kalmadığı gibi dün bu saatlerde olduğumdan daha mutsuz oluyorum dışarı bakarken. kar hala yağıyor ve yarın okul tatil olsa bile bana ne olacak çünkü.. kar yağışının üzerimdeki etkisi trafiğin artışı ile doğru orantılı olacak çünkü..
dışarıda değilim ve "tadını çıkarmak" diye bir şey söz konusu değil çünkü.
ve manzaram otopark-bina ve onu örtmeye çalışan kar iken, "aaa ne güzel" diyemiyorum çünkü.

neyse, sevinirseniz sevinin. ben kendime sıcak çikolata yapacağım ve siktiğimin noel babası bana bu sene ne getirse yeridir diye düşüneceğim. (bunu yazarken bile içimden "seni geri getirse"yi geçirdiğime göre düşünmeme pek gerek olmayacak sanırım..kendisinden "siktiğimin noel babası" olarak bahsetmeme alınmaz ve bana seni geri getirir yahut beni sana getirir ise müteşekkir olacağım, özür dileyeceğim, ne gerekiyor ise onu yapacağım. noel baba yalakası olacağım.)

böyle böyle

23 Aralık 2008 Salı


öf be öfff

Uyku arası panik atak seansı.

Kalp gümbürtüleri arasında yeniden uyuma çabası.

Uykuya çok geç kavuşmuş gözlerin karanlığa inatla dikili kalması.

Beklemek, yeniden huzurlu olmayı, güzel rüyaları, kâbussuz olmayı.

Beklemek, çabuk gelen ve hatırlanmayan uykuları, dinlenmiş uyanılan sabahları.

Güneş yok sabahlarda, gecelerimde ise güzel bir rüya görmeyeli ne kadar zaman oldu bilmiyorum.

Onun telefon çalıyordu ama h. açmıyordu, benim telefonum sessizdeydi, kesin onu da arıyordu, ben duymuyordum. Annem miydi arayan? Anneme bişey mi olmuştu? Ev telefonunu arayamıyor muydu? O muydu arayan? Ne olmuştu?

Ölümden mi korkuyorum şimdi?

Tam da varlığını bu kadar yakınımda hissetmişken ve ölen kişinin ölmeyenlerden şanslı olduğuna kanaat getirmişken, ölümden mi korkmaya başladım şimdi de?

Kendi ölümümden değil, bundan eminim. Ama sanırım benden başka herkesin ölümünden korkuyorum ve bunun sebebi canımın tarifsiz kalmış yanması. O yanıkların hala ciğer gibi duruyor olması.

Ya başka biri daha ölürse? Herkes ölecek. Ya hemen ölürlerse? Ne fark eder herkes bir gün ölecek.

İşte öyle olmuyor.

O kadar rahatsızım ki diğerlerinin benden evvel ölmesi fikrinden, kendimi öldürmeye en az ergenlikteki kadar yaklaşıyorum.

Panik atak resmen yaşadığım, olmayan ölümlerin korkusundan kendimi öldürücek kıvama geliyorum.

Mantık, nerdeysen beni bul, rica ederim. Hatta, çok rica ederim.

19 Aralık 2008 Cuma

geliyormuşum
pencerelerde yaz
ve bileklerimde bayat bir intihar

oysa ölünecek bir
şey yokmuş
gidince sen
ya
şanacak bir şey olmadığı kadar

yanıyormu
şum
vardı
ğım yere bırakıp kendimi
atlasında yeryüzünün
çılgın ve çirkin
ve hüzünle oyalanan
yüre
ğimde kül tadı nice yangından kalan…

ölüyormu
şum
senin saçların uzuyormu
ş üstelik
ölünce ben, cigarayı da bırakıp taksit ödüyormu
şsun.

bedenin tecritmi
ş geçliğinden
ikisi de yalnızmı
ş
geceler öpüyormu
ş memelerinden…

bense geçli
ğimi pazarlıksız
ve hızla geçti
ğimden
bugünler saçlarımla birlikte
şiir yazmayı da kısa
kesti
ğimden
piç kalmı
ş aşklarla avutup kendimi
bileklerimde bayat bir intiharın diki
ş izleri
gelip geçmi
ş yılların diş izleri ömrümde
ne
şter ve gül’müş hayat.

gülüyor…gülüyor…gülüyormu
şum…

yılmaz odabaşı

- _ - çok - _ -

yazıyorum, siliyorum.

yazamıyorum.

canımın acısını tarif edecek bişi bulamıyorum.
belki buluyorum
"evlat acısı gibi".

evet bu.

18 Aralık 2008 Perşembe

kertenkele





belkim bir kertenkeleydim

piç edilmiş bir yağmurun serini

bir güzelin çirkiniydim

çirkinlerin en güzeli

yeşil koşsa güneşlerin gölgesi

ben en hızlı yeşiliydim

kurbağa yarışlarında annemin






çatal matal kaç çataldım kim bilir

bin dereden bir kendimi getirdim

haydan gelip huya giden bir huysuz

heyheyler içinde bir heydim

belkim yedi belkim sekiz belaydım



düdük çalar hırsızlanmış polisler

ben korkudan üstlerime işerdim

üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü

karşısında önüm açık gezerdim

ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan

rus cenginde çağanozdum bir zaman



iki gözüm iki koltuk-eviydi

mavilerim bir miyobun koynunda

kendi düşen köyler kentler ağlamaz

sur dışında ben oturur ağlardım

ekmek diye bağrışırdı bebeler

elma derler ben ortaya çıkardım

ağıtlarla kutlanırdı isa-doğdu gecesi

fildişinden bir kuleydim yıktım kendimi



bilmem hangi keloğlanın fesiydim

bir püskülsüz sümbülteber tohumu

fesleğenler yaprak dökmüş şerrimden

bir naraydım kimse bilmez nereden

ya yakından ya uçmaktan gelirdim

belkim ince belkim kalın bir sestim

belkilerin kol gezdiği saatta

belkim belki bile değildim.

can yücel - belkim bir kertenkeleydim

16 Aralık 2008 Salı


"whoever said that money doesnt' buy happiness,
didn't know where to shop"
Blair Waldorf - Gossip Girl

15 Aralık 2008 Pazartesi

"inançsızım" diyor.

kırık bi gülümseme var yüzünde, yarım yamalak,
özensiz,
tam da dediği gibi,
inançsız bi gülümseme.


"kimseyi sevmiyorum" diyor.


"ölemiyorum da".

diyecek bir şeyler arıyorum.
yeni,
söylenmemiş,

yahut söylenmiş ama o vakit kıymeti bilinmemiş.
formül gibi, ilaç gibi gelecek bir şeyler.

yok..

yarının bugünden güzel olacağına inanabilecek bir insan değilim ben, geçmiş tecrübelerim bu şekilde düşünmeye yatkınlık göstermeme müsait değil.

bugün genellikle dünden güzel olmaz.
bu sene geçen seneden iyi değildi.
15 yaşındayken hayat bundan bin kat güzeldi (ben yine şikayet ediyordum).
keşke hep çocuk kalsaydık.
esasında en temizi anne karnı.
babam ve annem sevişmemiş olsaydı tüm bunlar başıma gelmeyecekti.
bilmem ne demek istediğimi anlatabildim mi?

yarın denen şey, bana vermesini istediğiniz o "umut"u vermiyor.
umut denen şey, arada bir yanıp sönen bir pavyon ismi gibi. Gecenin karanlığında kırmızı bi tabela "Umut Pavyon".. öyle de iç karartıcı işte (umudun ola ola bir pavyon olması hali yani..)

yine de, bana zaman zaman çok uzun uğraştığım hayat mevzularında durduk yere olmadığına eminim ama yine de nereden geldiğini tam da tespit edemediğim bir bilinç geliyor. her içtiğimizde ağladığımız ve adını "babasız kızlar balosu" isimli şarkıdan alan "babamız bizi sevmedi" isimli küçük grubumuzdan da ilk çıkan ben olmuştum, nasıl olduğunu bile bilemeden. birlikte ağladığım, kahrettiğim diğer "babası kendisini sevmemişler"e "onu sadece bir baba olarak görmeye başladığında hiç bir sorun kalmayacak" demeye başlamıştım.
"sadece bir baba"..
bunu yaparak babama çok büyük bir ders vereceğimi ve aslında neler kaybettiğini bir gün anlayacağını falan da düşünüyordum ama öyle olmadı. bizim iyi bir baba-kız ilişkimiz oldu diyebilirim (bir süre için en azından), sonra o kendi çerçevesine döndü ben de o çerçevede artık yerim olmayacağını beyan ettim. bende kendiminkine geçecektim, geçtim.
neyse mevzu bu değildi, "çocukluğuna dön" denince ilk döndüğüm yer babam oluyor neyi aşarsam aşayım, bu aşikar. benim çocukluğum babamda duruyor..neyseki uzun zamandır kimse "çocukluğuna dön" falan demiyor : ))

bir diğer çok uzun zamandır (ne zamandır bilmiyorum) beni uğraştıran mevzu ise "yaşayamamak" diyebilirim. istediğim gibi yaşayamamak desem daha doğru olur ama cesaret edemiyorum çünkü birisi çıkar da "nasıl yaşamak istiyorsun?" diye sorarsa cevaplayamayabilirim, ya da cevaplayıp sonra bütün istediklerimin bana verilmesi durumunda yeniden mutsuz olabilirim.
tatminsiz miyim?
marmarise gitmemiş olmamın en büyük etkenlerinden biri de buydu sanırım. oraya gidip, orda da mutsuz olma ihtimalim. en sonunda kendime hayatta çok isteyecek, içinde yaşamak isteyecek, uzun bir ömür sürmek isteyecek, hakkında hayaller kurabilecek ve bu dünya üzerinde bulunabilecek bir yer bulmuşken, gidip-yaşayıp-görüp bok etmekten, bu hayalimi - "umudumu" - da kaybetmekten çok korktum. ve elbette "korktuğu başına gelmek" ile "pişmiş tavuktan beter olmak" deyimlerimizi burada devreye sokmak mümkün, üstelik de gitmemişken!..

her neyse, bu "yaşayamamak" hususunda gelen bilinç ise şu şekilde; diğerlerine bak ve nasıl yaptıklarını anlamaya çalış. taklit et.
en azından dene..
"onlar da yaşamıyorlar" diye düşünsende, bunu görmemenin bir yöntemini bulmuşlar, bunu da düşün.

anladım sonra.

anestezik iş yaşantısı ortamı benim çarem.
gün boyu meşgul olmak.
akşam eve yorgun dönmek.
sorgulamak yerine günlerin nasıl da akıp gittiğine şaşırmak.
ne iş yaptığının bir önemi yok. o işi sevip sevmediğinin de. çok ya da az çalışmanın. çok ya da az kazanmanın. tahammül edebildiğin bir yer olması yeterli. tahammül sınırını aşmayan insanlar arasında olman.

ya ben yolumu buldum, ya yol beni buldu ama sonuç diğerlerinin başarmasını sağlayan bu yöntemin benim için de hayati bir önem taşıdığını anladım.

kurcalamamak için gereken, bunu yapacak enerjiyi bir başka şeye yönlendirmekmiş..

"ne yapıcam ben?" diye soruyor bana.
"ne yapıcaksın sen?" diye cevaplıyorum.

keşke bilebilsem..
keşke bulabilsen..

unutmadan

bunu da yazıyorum artık;

www.kitapkoleksiyoncusu.blogspot.com

aprés la fête des sacrifices..

5 Aralık 2008 Cuma

fuk it ol


az saat sonra iş yerinden çıkacağım ve bir süre hiç geri gelmeyeceğim ve hatta hatırlamayacağım bile aslında çalışmakta olan bir insan olduğumu..
çalışan bayan mısınız? demiş mustafa..

g. ile konuştuk. amacımız olmadığı hususunda ortak kanıya vardık. merak ediyorum, herkesin bi amacı var mı? bizim de amaç denebilecek bir takım hayallerimiz var ama o hayallerin amaç haline gelmesi için gerekli olan götümüz yok.. yani ben bir kitapçı café açmak istediğimi ilk beyan etmeye başladığımda lise bire gidiyordum, yaş 16 ediyor, çok zaman olmuş. bunun üzerine gidip turizm okumuş olmam, f&b'den anlar hale gelmem filan ise bu amaç uğruna atılmış bir adım değil, tamamen tesadüf. hatta başlarısızlık sebebiyle gerçekleşmiş bi tesadüf de denebilir.
g.'de üniversitede ingiliz edebiyatı öğretmeyi hayal ediyor ama amaç edinemedi bunu. lakin kolay gelmesi sebebiyle gitti ingilizce öğretmenliği okudu, aynı şekilde, tamamen tesadüf diyebiliriz buna..

peki ama biz neden bu istediğimiz şeyleri amaç edinemiyoruz?
benim kolay bi kaçışım var; param yok.
ama kötü örnek olan da bi sürü insan var, parası pulu olmadan "başarı hikayesi" diye karşımıza çıkan, çok can sıkıcı..

belki bi gün olur, kim bilir..

daha fazla istediğim bişey yok diyebilirim. bir kitapçı café.. sarı pirinç ile yazılmış isminin rattan üzerinde duruşu..

hep o rüya geliyor aklıma..sahilde kumların üzerinde, ama yine de tam da anlattığım gibi rattan üzerine sarı pirinçten adı ile, missler gibi bi kitapçı, içerisinde yabancı romanlar-dergiler de varmış, gazeteler, vs.. turistler de gelip alıyor, tatile değil herkes bi entellektüel sinerji yaratma ortamına gelmiş anasını satayım, öyle üst düzey bir "beach" :))) ben de bu muhteşem ortamın önüne atmışım plastik sandalyemi, arkasını indirmişim bi kaç kademe, üzerimde bikinim, gaste okuyorum müşteri yokken.. kum sıcak, deniz güzel, sahil kalabalık..

sonra uyandım.
o sabah kabus oldu bana tabi uyanınca.

oturdum ağladım piedra ırmağının kıyısında diyeceğim ama yok öyle bişi tabi, ırmak bile yok ağlayacak olsak, göl var, "göl başı", çevresinde alkollü içki içmek yasak, zabıta ceza bile keser.. efkarlandım da geldim desen, paulo coelho olsan fark etmez, icap ederse cop ile ders verirler..

ne arıyorum ben burda dedim kendi kendime..
ne bu soğuk, bu şehir ne, ben kimim? o sahile neden gidemiyorum, niçin kitapçı açamadım..

kaç sene geçti o rüyanın üzerinden? 3 herhalde..
f.'ye anlatmıştım, gülmüştü.. komikti tabi sahile kitapçı ama benim için "3ü birarada" bir rüyaydı.. bütün istediklerimi bir seferde almıştım, şahaneydi..

3 sene sonra şimdi bakıyorum,
yapılmamış tercihlerden oluşan bir hayatım var gibi geliyor.
herkes yaptığı tercihlerden sorumlu, ben yapmadıklarımdan sanki.

tercihleri yapabilenlerin güvenli ellerine, hayatımı da "gelişine vole"ye emanet getirdim bugüne..

babamın yazdığı üniversite tercihi sonrası, annemin arkadaşının bulduğu işe girip, o işi hasbel kader meslek edinip, "amacım var mı yok mu" diye düşünmeye 30 yaşında başlamış bi insanım.

anlatınca kendime oldukça looser göründüm, halbuki hiç sevmem doğuştan kaybedenler klubü üyelerini..

iko kendini yırtıyor ne zamandır, yıllardır, zaman çok hızlı geçiyor, hayallerinin peşine takıl, hayatını eline al diye.. bir başkasının zorlaması ile olmuyor tabi bu. insanın o pişmanlığı kendisinin yaşaması gerekiyor. zaman geçti ve ben hiç bir şey yapamadım demesi gerekiyor ne kadar kıymetli olduğunu anlaması için bu yılların..

ama işte şöyle bir şey oldu..
f. öldü
gerçekten öldü ve ben düşünmeye başladım.
bu kadar senedir hayatta en çok yaşamak istediğim yerde neden yaşamadım?
bir iş bulamaz mıydım?
sonra o işi bırakıp kendim bir iş yapamaz mıydım?
hadi son bir senedir gitmemek için bir sebebim vardı geçerli, ondan evvel beni burada tutan koca götümden başka neydi?
hiç bir şeyi yeterince isteyememekti..
hayatta en çok istediğim şeyi bile, yeterince isteyemedim almak için.
bişeyler yapmam gerekiyordu çünkü ona sahip olmak için.
biraz mücadele etmem, taşınmam, toplanmam, bir takım şeyleri göze almam, biraz yorulmam.. hiç bir şey yapmamak kadar kolay değildi yani.
ve yapmadım. diğer sahip olduğum şeyler gibi kendiliğinden benim olsun diye bekledim,
olmadı.

şimdi pişman mıyım, pişman olucaksam neyden pişman olayım onu bile bilemiyorum.
hayat öyle garip ki..
gitsem yaşıyor olur muydu,
ölse ben ne bok yerdim şimdi gibi iki ucu bok içinde badem dudu sorular geliyor aklıma..
cevapsız.

bir amaç edinmek istiyorum kendime.
öyle bir amaç olmalı ki,
kendiliğinden benim olmalı.
birisi kitapçısını bana ücretsiz devretsin mesela,
buradan açık teklif..
çalışırım gece gündüz, öyle istekliyim :)

ironik bi kaltak olarak yeni yaşam formuma alışıyorum.. yeterince semirdiğime ikna olurlarsa (ki bence olunmaması için hiç bi sebep yok) bu bayram beni kessinler diyorum.. bayram demişken,

iyi bayramlar.

ps: ebru yavruladı dün. çok güzel olmuş. bi takım tuhaf hisler içerisindeyim.

3 Aralık 2008 Çarşamba

"sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur heralde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu"

José Saramago

Alkollü polis direğe çarptı

3 Aralık 2008



Akif ARICI/ANTALYA, (DHA)


GÖREVLİ olmadıkları saatte içki içen ve 234 promil
alkollü olan polis memuru Fatih E'nin kullandığı ve
içerisinde başkomiser Orhan Ö'nün de bulunduğu özel otomobil,
elektrik direğine çarptı. Kazadan sonra otomobildeki uykusundan
meslektaşları tarafından uyandırılan başkomiserin tabancası,
paçasından çıktı.
Polis memuru ve başkomiser, hastaneye ambulans yerine ekip otosuyla
götürüldü.


banksy

hayat aslında böyle bişey tam olarak

1 Aralık 2008 Pazartesi

ya ya tabii..



yaşam koçu diye bir şey var (mış).
psikolog ya da psikiyatrist gibi sizin derdinizi, sıkıntınızı dinleyip bunlardan kurtulmanızı sağlamaya çalışmak yerine, hedeflerinizi belirlemenize, hayatınıza nasıl bir yön vermek istediğinizi bulup bu yönde ilerlemeniz için gerekenleri yapmanıza yardımcı oluyor (muş).
yeni öğrendim,hatta hemen bu sabah öğrendim diyebilirim..daha evvel bir kaç yerde görmüştüm, hatta nip/tuck'ta görmüştüm, kadına yaşam koçluğu yaparken hem eski sevgilisi hem kocası ile yatmaya çalışıyor, ardından kadının oğluna yaşam koçu olayım diyip onu ayartıp onunla yatıyor, en sonunda da aslında kadın olmadığı ortaya çıkıyor gibi şahane bir örneği idi "life coach"luk kurumunun :) ne iş yaptığını tam kavrayamamıştım, sabahları beraber koşuya çıkıyorlardı hatunla, oğlana'da "fransızca'dan A alırsan sana veririm bi kere" taahhüdünde bulunmuştu, çocuk da aldı tabii A, eşşek değil ya.. Ama bana bi faydası olan bi meslek gibi gelmemiş ki üzerinde düşünmemişim bile.
Neyse bu sabah TV'de konuşan Ebru Hanım (unuttum elbette soyadını) biraz daha aydınlatıcı bişeyler söyledi.

Hedef belirlemek ve o hedefe ulaşmaya çalışmak çok önemli tabii hayatta.

"Eşşeklerin kafasından uzatılan bir sopanın ucuna havuç bağlanır ve eşşek o havuca ulaşabilmek için hep yürümeye devam eder"..
Bu örnek Ebru Hanıma ait değil, bu örnek benim kafamda uyanan görüntü..
Ölene kadar yürüyebilirsin böylece havucu alıcam diye, olay bu. Ölmeden de kısmetse yersin havucu, yiyemezsen de bu ümidi cennet için saklarsın.. Havuçlar ile dolu bir cennet.
Neyse, bu insanlara 3000-5000 dolarlar verebilmek için önce "hedef" denen şeye, onu belirlemek ve peşinden koşmak gerektiğine falan inanmak lazım ki bu koşu esnasında bi koçunuz olması gerektiğine de inanabilesiniz.. Yaşam koçu mu olsam acaba? Çok para kazanıyorlar sanırım.. Bir yaşam koçuna gitsem, bana koçluk yap ben yaşam koçu olucam desem? Di mi? Cinim ya ben..

yutkunamadığım






boğazımdaki
düğüme
senin
adını
veriyorum..

30 Kasım 2008 Pazar

gene gel..

gene gel, ne olur fazla uzun bekletme beni..
biliyordum zaten ölmediğini, görünce ondan şaşırmadım, olanları anlattım belki de haberin yoktur diye, sen de şaşırmadın, biliyordun demekki.. anneni ara haber ver ölmediğini dedim, sonra ararım dedin, unutma aramayı, dediğim gibi çok ağladı..

inanmak için yine de, dokundum ya yanağına, sıcaklığın avucumun içinde daha.
ve gülümseyişin gözümün önünden gitmiyor, ne çok özledim seni..

28 Kasım 2008 Cuma

tanrım, beni baştan yok et..


sabah tv'yi açtım.

bir kadın ve bir adam. amerikalı.

adam da kadın da eskiden çok şişmanmış.
kadın ya da adam 45 kilo vermiş (hangisi emin değilim).

adam diyor ki; "hep düşünürdüm "bi kilo versem kadınlar bana hasta olacak" diye, verdim kiloları gelen giden olmadı".. sonra bu kadın ve adam tanışmışlar günün birinde. kadın diyor ki "birinin bana aşık olacağı hiç aklıma gelmezdi". neden? çirkin çünkü. (resmi olsa da koysam. çirkinmiş hakkaten ama öyle öcü gibi de değil...) ama olmuş işte, adam kadına aşık olmuş, kadın da o kapısını kimsenin çalmadığı adamın kapısını çalmış.. adam kadına evlenme teklif etmiş. ama bu arada hayatlarını değiştirecek o "muhteşem" haberi almış bu sevimsiz olduğu kadar birbirini seven çift; amerikanın en muhteşem tv şovu "beni baştan yarat"a çift olarak katılabileceklermiş..kadına yapılması gerekenleri saymaya başladılar kaşlar kalkacak, göz altlarına kolajen dolgu yapılacak, dişleri, burnu yapılacak, karnı düzleştirilecek, poposu kaldırılacak, göğüslerine silikon takılacak vs. şeklinde uzayan bir liste, 2 ayrı ameliyat serisi hazırlamışlar.. adama neler yapılacağına bakamadım.. kadını yatırdılar masaya, kestiler biçtiler, diktiler, yeni kıyafetler, yeni saçlar yapıldı. adam kadını düğünde görecek, duvak kalkacak altından yeni kadın çıkacak. kadın da adamı ilk kez o zaman görecek..
bekledim, neler olacak diye görmek istedim.
gelin geldi, duvak kalktı, damat bakakaldı. tam manasıyla bir "bakakalmak".
hani normal prosedür gelini öpmek ya, kadın gülüyor yeni yapılmış A4 beyazlığındaki dişleri ile geniş geniş, adam bakıyor bu kim diye : )

peki şimdi nasıl olacak?
yani tamam, insan karşısındakinin "içini" sever vesaire vesaire de, içi dışı neyse bi seçim yapılmış, bi insan sevilmiş.. sonra tanrıcılık oynayan bi grup insan gelmiş, onu ayak parmağından saç teline değiştirip sana vermiş..
yeni baştan sevmek gerekmez mi o insanı?
sevdiğimiz insanları saçma kusurları ile sevmez miyiz?
hatta belki de o kusurlar ile daha çok..
sivri burnuyla mesela, kepçe kulaklarıyla,
ne bileyim ben, "ona ait olan"la sevmez miyiz?
onca sene birlikte olduğum adamı "o iyi değildi, al biz sana bunu yaptık" diye verseler, mahrecine iade ederim ben, fikrim budur :)

estetik cerrahiye karşı mıyım acaba ben diye düşündüm sonra, çünkü bu "tanrıcılık oynamak" kısmı da sinirlerimi bozdu ve daha evvel hiç böyle düşünmemiştim. karar verdim, değilim. estetik cerrahi güzel bir şey, ama günlerdir üzerinde durduğumuz gibi "her şeyin azı karar çoğu zarar".. yani burnundan çok rahatsızsan gider kendine yeni bi burun yaptırırsın belki ama derini yüzdürüp yerine kaplama yaptırmak değilmiş bana makul gelen, bu sabahta bunu öğrendim..

26 Kasım 2008 Çarşamba

"gitmek"

umut dünyası

1990 senesinden kalma bir Ajda Pekkan albümü ile başlıyorum güne. Nedeni konusunda hiç bir fikrim olmadığı gibi, şarkıları bilirim zannetmiştim, bilmiyorum da. İyi oldu işte, hatta harika.. Bana hiçbir şey hatırlatmayan eski şarkılar ile, hiç de açıp dinlemediğim bir kadın sesi.. Tam da istediğim gibi!

Şu ki mesele; hatıra denen şeyin uzağında, geçmişten uzakta, belki ve en çok da kendimden uzakta, dağınık bir ilgi, merak ve kaybolabilme özgürlüğü ile, dilini konuşamadığım insanların diyarında olma isteğim çok arttı..

Ve belki de hiç olmadığı kadar az kaldı..

Dostun dediği gibi "ne bitmez tükenmez bir umut" bu bendeki..

edit: bildiğim şarkı varmış albümden "sen de yaz yaz yaz bir kenara yaz.." nakaratlı.. babannemin apartmanının giriş merdivenlerinde 3-4 kız çocuğu bu şarkıyı ezberleyip söylediğimizi hatırlıyorum..
babannemin 2. kattaki evine mutfak penceresinden girmeye çalışırken düşüp parmağımı kırdığım kayısı ağacının tam da karşısında :)

işler böyle mi yürüyor?

When I was a kid I used to pray every night for a new bicycle.
Then I realised God doesn’t work that way, so I stole
one and prayed for forgiveness.




- Emo Philips


25 Kasım 2008 Salı

kabuğum delindi

Bazen insana hiçbirşey hatırlamak kadara acı vermez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar . Unutamamak . Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa , bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır .

Yaşadığımız anları dondurup cümlelere dökme çabası , çiçekleri kurutup kitap yaprakları arasında ölümsüzleştirmeye benzer..

Yaşama katlanabilmenin bazı koşulları vardır; okumak , öykü yazmak , arada bi dans etmek , sokaklarda başıboş dolaşmak gibi..

Yalnızlık içsel birşeydir, taşkınlıkda onun dışavurumlarından biri..

- Aslı Erdoğan, Kabuk Adam
http://alintilariminiltilerim.blogspot.com

sad but true..

W H Y ?

24 Kasım 2008 Pazartesi

f words again..


insanların acı çekmeniz için uygun gördükleri bir süre var. "yeter artık topla kendini" deme süresi. bir haftayı geçmemek şartı ile değişiklik gösterebiliyor, kimine 3 gün kimine 5 gün yeterli geliyor. bundan sonraki kısımda yanlışlıkla ağlar, üzüldüğünüzü belli eder ya da yakınırsanız "abartma" oluyor.
ben hakkımı fazlasıyla doldurdum. kimsenin yanında gözyaşı dökmemeye gayret ederek (annemi hariç tutmak zorundayım elbette) bu süreyi geçirmiş olmama rağmen bir sürü insandan "sen de topla artık kendini" lafını duydum.
duyduğum bununla sınırlı değil elbette; ölenle ölünmediği, hayatın devam ettiği, böyle yaparsam hastalanacağım, onun ruhuna huzur vermediğim vs. gibi bir sürü şey daha duydum. sanki bunları ben bilmiyormuşum gibi, sanki zamanında bunları bir takım yakınlarını kaybeden insanlara bende sarf etmek zorunda kalmamışım gibi, hepsini ilk defa duyuyor gibi sinirlenerek dinledim. sadece beni acı çekme konusunda özgür bırakan ve hatta teşvik edenlere katlanabildim, "ağla açılırsın" diyenler en sevdiklerim oldu..
ağladım ağladım, açılamadım..

üzerinden günler geçti şimdi, ilk başta kabul edemediğim gerçeğin ve o bitmeyecek gibi gelen, bir matkapla kalbim deliniyormuş gibi hissettiğim acının yerini tüm göğüs kafesimi kaplayan ve sıklıkla kendisini hatırlatan bir sızı aldı.. çok fazla paylaşmaktan kaynaklanan çok sık hatırlama hali ve bu hatırlamanın sonucunda artık olmadığının bilincinin yaydığı o sızı işte. daha doğru nasıl anlatılır bilmiyorum..

işte bu yüzden "ıssız adam" filmini sevmedim, sevenleri de çok akıllı bulamadım. öyle bir şey olmamalı bu anlatıp durdukları "aşk" sanki..kimseye itiraz edip "hayır aşk şöyle bir şey" diyecek gücüm/enerjim yok çünkü bir yandan umurumda değil, öte yandan aşk denen şeyin varlığından emin değilim ve son olarak herkesin kendi kafasındaki kavrama uydurarak tanımladığı bir duygu için ortak bir platform bulma çabasını manasız buluyorum. "kavuşamayınca aşk olur"muş öyle diyorlar. ozaman olmasın demek istiyorum ben buna karşılık olarak.. velhasıl, o insanların birbirlerini onca sevmelerine rağmen dönüp aramamalarını, pılı pırtı toplayıp şehir değiştirmelerini, yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında hala onca seviyor ve istiyor olmalarını ve buna rağmen yine hiçbir şey söylememelerini/yapmamalarını "mal"ca buldum en açık tabiri ile.. içerisinde bulunmakta olduğum "ne lüzumu var şu ölümlü dünyada" ruh hali ve bu halin getirmiş olduğu "ömür bir gündür o da bugündür" fikrine yanaşık düzen gitmeye çabalamanın sonucu gerçekten hiç haz etmedim yaptıklarından, durduklarından, baktıklarından. en sonunda bende "ee" kaldı..

onun yerine şunu düşünmeyi tercih ediyorum.. iyiki kimseleri dinlememişim, onca şeyi riske etmişim, para yok pul yoklara aldırmayıp "ödenir nasolsa" demişim, iyi ki gelmişim, görmüşüm, sevmişim, her fırsatta ama gerçekten her fırsatta ve hatta fırsat olmadığında bile yanındaymışım.. iyi ki.. geriye dönüp sana baktığımda çoğunlukla "iyi ki" diyor olmak beni gerçekten mutlu ediyor. iyi ki tanımışım, sevmişim, bu kadar yakınıma almışım, bunları yaşamışım..

sabah şunu düşündüm, "bu kadar mutluluk kesin bize fazladır" kafası bende mutluyken de vardı, sonra üzülünce düşünmeye başlamadım bunu. ve bu sebeple çok iyi hatırlıyorum ki inanılmaz bir sıklıkla kendime bakıp nasıl güldüğümü, ne kadar mutlu olduğumu gördükçe "şükür allahım" dedim, elimden almasın diye.. gücüne gitmesin, devamına müsade etsin diye kendimce bir pazarlık yöntemiydi bu.. teşekkür ettim o an henüz geçmemişken.. "seni sadece başım dardayken hatırlamıyorum, bak iyi zamanımda da teşekkür etmesini biliyorum, sen de bunun karşılığında bunun sürmesine müsade et" deme yöntemimdi.. sonucu konusunda konuşmak istemiyorum, benim sınırlı pazarlık zihniyetimin yeterli olmadığı ortaya çıktı.. inancım yerinden oynadı elbette, bana mahsus yapılan bir hareket olduğunu, mutlu olmaya hakkım olmadığını, 15 senedir tekrar etmekte olduğum "eğri başlayan çizgi doğru gitmez" lafının ispatı olduğunu söyledim..

yaşıyorum, hayat devam ediyor, içerisinde sen var mısın yok musun tam olarak belli değil. senin kadar sık hatırladığım bir yaşayan yok, yokluğun kadar sık hissettiğim bir başka his de.. azalmasına müsade etmiyor, kendi yaramı kendim kanatıyor değilim. aksine, benden etrafımdaki herkesin büyük bir sürat içerisinde gerçekleşmesini beklediği gibi, işe gidiyorum, eve gidiyorum, normal görünüyorum, survive ediyorum. gülüyorum, dışarı çıkıyorum, "nasılsın"lara "iyiyim, sen nasılsın?" diyorum. "içim kan ağlıyor hala, ben de ölmek istiyorum" demekten daha sağlıklı, daha inandırıcı ve daha tatmin edici buluyorlar bu tavrı. az konuşuyorum, az görüşüyorum, az anlatıyorum. akşam yatağıma yattığımda yorganı kafamın üstüne çekip seni ne kadar özlediğimi kendime anlatıyorum, ağladığımı kimsenin görmemesini garanti altına alıyorum. zaman zaman durduk yere dolan gözlerim için bir açıklama yapmak zorunda kalmamak amacıyla kaçıyorum. yaşıyorum. bu hayatın kalanının bu şekilde geçeceğini kabul ettim. "canım" dediğimde "canım" diyecek sesinin artık hiç bir zaman olmayacağını kabul ettim. kabul etmem gereken her şeyi kabul ettim diyebilirim, "gerçek" adını verdikleri her şeyi. bunun neden sana ya da bize olduğunu sorgulamayı da bıraktım. arkandan "peki ya ben?" ya da "şimdi ben sensiz.." şeklinde cümleler kuran insanlara sinirlenmeyi bile bıraktım. ilk başlarda senin etrafındaki insanların hayatlarına bu kadar hızlı devam edebilmelerine, facebook'ta bir şeyler yazıp sonuna gülen suratlar koyabilmelerine bile sinirlenirken, sinirlenmeyi bıraktım. hayal ettiklerimizi, yarım kalanları, yapamadıklarımızı hala düşünüyorum elbette ama "kısmet değilmiş" demeyi öğrendim..

en içime sindiremediğim, beni en çok üzen sanırım, hayatımın başka hiç bir döneminde, başka hiç kimsenin yanında, gerçekten hiç hissetmediğim o yakıcı mutluluk hissini yaşamış ve bir daha yaşamayacağını biliyor olmak. buna kimse inanmak istemiyor, bilemezsin diyorlar bana, ya da yerine muadil mutluluklar olduğunu söylüyorlar ama anlatamıyorum bunun öyle bir şey olmadığını.. bir söz vardı "never the time, place and the loved one together" diye, onu yalanlar gibiydi işte, her şey tamamdı, time-place ve loved one..

my loved one..

seni çok özlüyorum.

19 Kasım 2008 Çarşamba

ne tuhaf şimdi..

varlığına alışmak ne kolay olmuştu, yokluğuna alışmak da bir okadar zor oluyor..

çok zaman önce dediğim gibi, alışkanlık keşke edinildiği hızla kaybedilebilseydi.

bugün 8. gün, bir manası yok gün saymanın, eksilen bir sayma değilse bu..
"8 gün kaldı" demek isterdim elbette, seni yeniden görmeye, oysa şimdi sonsuza doğru uzayan bir süreye artarak giden bir özlemi sayıyorum sadece..

dün gece, biliyorsun, bekledim yine, gelmedin. oysa eskiden sana "rüyama gel de sarılayım sana" dediğimde, geliyordun. evine geldim, odana girdim çıktım, senin sokaklarında, senin köpeğinle, seni aradım, yoktun canım. hiç bir yerde bulamadım.

karanlığa açtım gözlerimi, içleri su ile doldu yine, gökyüzüne dikilip beklediler sabahı, merak ettim acaba bana kızgın mısın ondan mı gelmiyorsun diye..

rüyalar, özlem gidermek için bir yoldu bir zaman, şimdi emin de değilim esasen, görsem daha mı çok özlerim seni..

bu bayan vokal diyor ki, sil baştan başlamak gerek bazen, bir de formülünü verse, nasıl oluyormuş sil baştan başlamak, her şeyi unutmak, sil baştan sevmek falan, ne ile yapılıyormuş.

bu hafızanın yüreğime koyduğu yükü, biri kaldırsın.

bir ameliyata ihtiyacım var. çok uzun bir ameliyata. beynimi alsınlar ya da kalbimi, eminim benden daha mutlu bir şekilde kullanacak birileri vardır her ikisini de..

o adam da soruyordu ya, benim de aklıma o takılıyor ama,
kalp nakli yaptıranlar, aşkları da devralır mı acaba?
benim kalbimi alan olsa, aynı yürek ağrısını,
çeker mi acaba?

seni rahatsız etmek istemiyorum, uykudaysan şimdi, uyanacaksan bir gün, dedikleri gibi bir hayal değilse eğer bir gün bir yerde yeniden bir araya gelmek, beklediğin süreyi rahat geçirmen için, inan her gün defalarca kere yakarıyorum tanrıya. kendim için değil mesela, acımı azaltması, sabır vermesi, beni iyi etmesi için değilde, seni orada, şimdi olduğun yerde, toprağın altında ya da göğün kaçıncı katındaysan oralarda, sıcak tutması, huzur vermesi, mutlu etmesi için, inan her gün konuşuyorum onunla..

18 Kasım 2008 Salı

el gibi

Ne bir ses ne de haber
gelmiyor artık senden
Öylece kala kaldım da
deli hasretinle ben
Bir yabancı selamı ile hüzünlere daldım
Kendi ellerimle ben
Beni kederlere saldım
Sonunda bir oyuncak
kara sevda aldım senden
Yani değişmedim hala
öyle biraz çocuk kaldım

Yok öyle el gibi durma gül biraz
Sana gülmeler yaraşır
Yok öyle güz gibi soğuk olma
Güz ayrılık taşır

14 Kasım 2008 Cuma

bleeding heart

We met for a moment and then it's goodbye
but I just lived a lifetime with you in my mind
what would it be to live in your world
if you were my boy and I was your girl

it's crazy this spell you have me under
I know it can't be but I'll always wonder
what would my life be living in your arms
I feel I'll never know
and what would you say
if I were to stay
and just go your way

this is where you lose your mind
and just let your heart unwind
you're blind don't lose control
you're mind don't lose it all

we meet for a moment and then it's goodbye
but I just lived a lifetime with you in my mind
what would it be to live in your world
if you were my boy and i was your girl

it's crazy this spell you have me under
I know it can't be but I'll always wonder
what would my life be living in your arms
I feel I'll never know
and what would you say
if I were to stay
and just go your way

Could you fill in the blanks in my story
tell me what I'm missing what you could be for me
what would I find if I followed your path
all the things I long for that I've never had
it's crazy this spell you have me under
I know it can't be but I'll always wonder
what would my life be living in your arms
I feel I'll never know
and what would you say
if I were to stay
and just go your way

12 Kasım 2008 Çarşamba

sabah 6:30da gözlerimi açtığımda aklımdan ilk geçen şey adın oldu. adın. onların bildiği ve söylediği değil, benim bilip seni hep çağırdığım adın. adın içimden geçtiği an ile gözümden ilk damla yaşın akması arasındaki sürenin hızı karşısında ben bile şaşırdım. sanki uyurken bile seni düşündüm, uyandığımda ise sadece kaldığım yerden devam ettim. nefes alamadım, dışarı kaçtım, paşayla yürüdüm. düşündüm. ellerim üşüyor diye şikayet ederek yine de bir yandan da sesini duymak isteyerek sabahın kör vaktinde yaptığımız o komik konuşmaları düşünürken bir kere daha arasam dedim, açar mı acaba.. bir kere daha sesini duysam ne değişecek hiç bilemeden yine de bu sabit fikre kapılıp telefona bakarak ağlayarak yürüdüm bir süre. sonra elimi yüzümü yıkadım. yeniden ağladım. yeniden yıkadım yüzümü..

bir defter açtım, sana mektup yazayım diye, kaderin güzel cilveleri hareket yapmayı sürdürdü, açtığım sayfadan bana dalga geçerek "al defterinin arasında kurutursun" diye güle güle arkandan çıkarıp verdiğin o küçücük ve kıpkırmızı gonca çıktı. bu nostaljik ve şık hareketini yaptığında, gülmüştüm yine bi dolu. bu sabahsa o gülü verdiğinde üzerinde denize bakarak sallanmakta olduğum demir salıncağın telleri göğüs kafesime saplandı. bakakaldım. o zaman da bakakalmıştım zaten. dikenleri bile ayıklanmış olarak bana uzattığın goncayı ne ara bulup kopardığını, ne zaman dikenlerini temizleyip arkana sakladığını anlayamamıştım. ve bunca zamandır, onun orada bir yerde durduğunu bile unutmuştum. bu sabah tekrar karşıma çıkması sanki sen bu sabah bana onu uzatmışsın gibi hissettirdi bana. seni yeniden sevdim, beni yeniden sevdiğini bildim ona bakarken. ve seni ne çok özlediğim hissi dünkü "taş"ın yerini aldı..

bugün annenle konuşmam lazım, ablanla konuşmam lazım, ağlamamayı başarmam lazım.. tüm bunların nasıl olacağını bilmiyorum. iş yeri tuvaletinde karanlıkta oturup ağlarken, nefesim kesilip kesilip geri gelirken, nasıl atlatabileceğimi, aklımdan bir kaç saniye bile olsa seni nasıl çıkarabileceğimi bilmiyorum.

beni bu kadar zor bir şeyde tek başıma bırakmış olmanı, yanımda olup bana destek olmamanı anlayamıyorum..

şimdi böyle her şey çok zor, hiç bitmeyecek, hiç geçmeyecek gibi öte yandan evet hiç bitmeyecek ve hiç geçmeyecek çünkü sen bir daha asla olmayacaksın. hiç bir zaman..

az gelmiş anestezi

içim boşaldı, bomboş kaldı, ne üzüntü ne bir his, sadece sessizlik var. ara ara aklıma gelen artık olmayacağın gerçeği aynı hızla kafamdan uzaklaşıyor. bu idrak etmem gereken gerçek her sabah uykumdan uyandığımda yepyeni gibi beni bulacak biliyorum. bunun gerçekten gerçek olduğunu anlamak bir güne, şimdi orada olan ve ağlayarak acı çektiğini söyleyenler gibi sadece bu güne mahsus değil benim hayatımda. olması da gerekmiyor aslında. b.nin söylediği gibi acımı diğer insanlar gibi çekmem, yasımı başkaları gibi tutmam gerekmiyor, ağlamam, bağırmam sonra da unutmam gerekmiyor. sana olan kızgınlığım buluyor bazen beni, beni bu kadar üzdüğün için sana olan hırsım, tüm bunları yaparken beni hiç düşünmemiş olman gerçeği beni sinirlendiriyor. bu da saçmalık biliyorum. sana kızmam bu saatten sonra saçmalık sadece ama geliyor işte içime. duygularım benden bağımsız bir bedenin içerisinde değişiyor sürekli. anlayamadığım bir hızla değişiyor. sonra hepsi geçiyor, bomboş bir meydan gibi duruyor, rüzgarlar esiyor ama fırtına hiç çıkmıyor. sadece rüzgar. sesini bile duyabiliyorum acımın ve konuştuğumuz gibi bunu anlatmaya çalışmak çok nafile kalıyor. göğsümde hissediyorum bir taş gibi oturuyor. göğüs kafesimde kocaman bir taş var, her nefes aldığımda daha da büyüyor. sonsuz bir uykuya yatıp rüyasız uyumak istiyorum. senin gibi aslında. tam da şimdi senin yaptığın gibi uyumak, uyanmamak öyle güzel geliyor ki içime. okadar yorgun hissediyorum ki kendimi, bir yandan da az gelmiş anestezi altında gibiyim. her şeyi duyabiliyorum, anlayabiliyorum da ama müdahale edemiyorum. sanırım şu anda her şeyi en iyi bu açıklıyor. hissetmiyorum, konuşamıyorum ama duyabiliyorum ve anlayabiliyorum.

11 Kasım 2008 Salı

bunun doğru olduğuna inanmam gerekiyor şimdi. bana "o öldü" diyorlar. ölmüşsün. doğruymuş. bildiğim bütün numaraları arayıp tekrar soruyorum, aradıklarımı bir daha arıyorum, tekrar soruyorum. bunu biliyorum, önce inanmazmış insan, sonra isyan edermiş sonra da eğer mümkünse kabul edermiş. bunu kabul etmem gerekicekmiş benim. öldüğünü. bir daha yazarsam belki inanırım diyorum, inanmak, ölmüş olabileceğine, sanki hiç ölmez gibi duran bedeninin belki bugün belki yarın toprak altında olacağına, bir daha sesini hiç duymayacağıma. dün akşam son söylediğin sözün "seni seviyorum" olduğunu hatırlamamaya alışmam gerekecek şimdi benim. hayatıma devam etmem, benim yüzümden olmadığına inanmam gerekecek. seni özlemeden yaşamam, yaşanan her şeyi unutmam, hayatıma kaldığım yerden devam edebilecek gücü bulmam, tüm yaşadıklarımızı unutmam gerekecek. oysa okadar güçsüzüm ki tüm bunlar için, okadar hazırlıksızım ki..dün akşam sana açmayı düşündüğüm telefonu açmadığım için, atmayı düşündüğüm mesajı atmadığım için kendimi affetmem gerekecek. günlerdir bakmadığım telefonlarını, cevaplamadığım mesajlarını unutmam gerekecek.. insan nasıl da kendini düşünüyor değil mi? oysa ölen sensin, hayatta olan ise ben.. yine de kendimi düşünüyorum ve ne kadar zor olduğunu, benim için her şeyin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışıyorum. oysa sensin ölen. bütün hayallerini kaybeden, geri kalanını yaşamayacak olan sensin. bir daha asla yürümeyeceğimiz bütün sokakların yükü yüreğime biniyor, bacaklarım ağrıyor, gözlerim ağrıyor, kalbim, içim, bütün organlarım ayrı ayrı ve hep birlikte ağrıyor. ağrıyorum. ağlamak hafifletmiyor ağrımı, yıllar boyu hiç susmadan ağlamayı başarsam bile hafifletmeyecek gibi geliyor. oysa zamanlar geçtikçe acılar hafifliyor değil mi.. hayatımdan bir yer, bir bölge, kalbimin en sevdiklerim yerinden bir parça kopuyor. kopan parçadan akan kanlar bulaşıyor eteklerime. beni gördüğünde gülen yüzün gözümün önüne geliyor. seni ilk gördüğüm günden itibaren her gülüşün, bakışın gözümün önüne geliyor. susmak istiyorum ama içim susmuyor. ne yaşadığımı yine kelimeler ile anlatmaya çalışıyorum, yine yazmaya sığınmaya çalışıyorum sadece delirmemek için ama belki de ben böyle deliriyorum, içimdeki delilik akıyor parmaklarımdan, senin yerinde ben olmak istiyorum, senin benden daha iyi olduğunu düşünüyorum ve hemen ardından canın acıdı mı, neler hissettin, şimdi iyi misin soruları geliyor aklıma. aslına bakarsan hala inanamıyorum, beni inandırabilecek tek şeyin senin şimdiye çoktan soğumuş olduğunu bildiğim bedenin olduğunu biliyorum ve onu görmeye gücüm yok, gerçekten inanmaya gücüm yok, buna inanmadan, sanki küsmüşüz, sanki günlerdir konuşmadığımız gibi bugün de konuşmuyormuşuz gibi davranmak istiyorum. sana telefon açıp beni bu kadar üzdüğün için seni hayatım boyunca affetmeyeceğimi bağırmak istiyorum. dün akşam "beni bir daha üzersen seninle hayat boyu konuşmam" diyecektim, şimdi hayatın boyunca üzebileceğinden fazla üzmüşken, geri gelsen, hemen affedicem aslında, unutucam, özür dilicem, özür dilerim, çok özür dilerim, yalvarırım ölmemiş ol sen, şaka yapıyor olsunlar bana, hayatımın en kötü şakasının içerisindeyim şu anda, ama geri gelirsen buna bile gülücem. ne diyebileceğimi bilmiyorum. acımı anlatmaya çalıştıkça ucuzlamaktan başka bir işe yaramadığını biliyorum. arabesk cümleler içerisinde acımı pazarlamaya çalışıyor gibiyim. eksiltmeye çalışıyorum sadece. gözlerimden yaş akmasının dışında, fiziksel bir akıntıya ihtiyacım var, süpürecek, unutturacak, hafifletecek, sanki çığlıklar atmışsın gibi rahatlatacak, biraz dindirecek bir şeylere ihtiyacım var. ölmemiş ol ne olur.. yalan olsun yalvarırım. yeniden geldiğimde, yine orada ol, beni bekle..

bir alkol sabahında, akşamdan bile kalamamışken henüz, senden başka kimsem yok aslında demiştim sana. ağlarken gel dediğimde yanıma gelecek, şöyle başımı yasladığım anda, her şey geçiyor hissini bana verecek, yeniden beni mutlu edebilecek senden başka kimsem yok. kabuslarımı elinin tersiyle silebilen, içime huzur veren, o belki de çocukluk kadar eski bir zamana ait, çocukça ve saf huzuru, kirlenmemişlik hissini veren senden başka kimsem yok.. ben ağlamıştım, sen ağlamak üzereydin ama onun yerine " burdayım" demiştin. ordaydın gerçekten. hem de okadar uzun zamandır ordaydın ki.. gülerek saatlerce konuştuğumuz günlerimiz.. senin odanda duran, her defasında bakarken "ne kadar çok gülüyoruz" dediğimiz fotoğraflarımız vardı..
gülüşlerimiz ne kadar uzak şimdi? ne kadar yabancı? kime aitler? gerçek mi bu yalvarırım birisi artık beni arasın ve yalan desin..

fortune cookie

bana dedi ki;

"her kişiye kulağını ver, ancak pek azına sesini"

10 Kasım 2008 Pazartesi

lovely :)

hayatıma 2 önemli şey girdi; bir tanesi diyet ürünlerin kola harici kısmına genelde kıl olsam ve reklamında ayna önünde belini ölçen o K şeklindeki karıdan nefret etsem de Kellogs K bar, diğeri ise NzK. NzK kendisi girmekle kalmayıp bir çok şeyin de girişine sebep oldu hemen. uzundur uzak kalınan alışveriş siteleri, yeni ayakkabı alma trickleri, nerde ucuz, nerde güzel, neler okunmuş, neler kaçırılmış filan.. hayatıma pırıltı soktu bi anda diyebilirim..alacak param olmasa da bakmak bile ruhuma iyi geliyor, manyakça biliyorum..ayrıca onun blog'una bakıp hayıflandım, öyle güzel, iç açıcı, eğlenceli ki, kendi blogumun iç dünyamı yansıtan bu karartıcı havasından sıkılıverdim..hatta onun o mis gibi kokular yayılan parfümlü sayfasından sonra (www.perfumemaniac.blogspot.com) kendime bir tane neden kitap sayfası yapmayayım ki dedim.. bunca kitap okudum, eskiden içlerinden cümleler söyleyip yardıran hafızam ile çalıntıları yakalamakta usta zihnim yaşlılık mıdır nedir, beni yarı yolda bırakmaya da başlamışken, şöyle eski okunmuşlardan bir bir elime alsam, hatırladıklarım, altını çizdiklerim, sevdiklerim, okunsun dediklerim filan, yazsam.. hatta bi tek ben yazmasam, toplu bi yazım alanı olsa ora isteyen olursa.. böle fikirler getirdi işte bana NzK.. bir de "lovely".. koktukça onu hatırlıyorum, çok akıllıcaymış :)))

mutlu etti çocuk beni gelir gelmez, ne güzel. saolsun..

7 Kasım 2008 Cuma

BRAVO..

Antalya Emniyet Müdürlüğü’nde görevli 2 polis, fuhuşta yakalayıp gözaltına aldıkları kadınla emniyet nezarethanesinde grup seks yaparken MOBESE kameraları tarafından görüntülendi. Olayı haber alan Emniyet Müdürü nezarethaneye baskın yaptı. Polis memurları açığa alındı.

KONYAALTI’ndaki bir pansiyona geçtiğimiz pazar günü polis baskın yaptı, bir Türk kadını fuhuştan gözaltına aldı. Sanayi Mahallesi’ndeki Asayiş Şube Müdürlüğü’ne getirilen kadın, ertesi gün adliyeye sevk edilmek üzere 4 katlı binanın zemin katındaki Gözaltı Bürosu’nda nezarethaneye konuldu. Aynı akşam burada nöbetçi olan 7 polisten İ.T. ve M.A., nezarethaneye girerek fuhuşta yakalanan kadına para teklif edip cinsel ilişkiye girdi. Polisler ayrıca kadınla üçlü grup seks yaptı. Nezarethanedeki kameraların sadece binadan izlendiğini, pazar günü de müdürün olmadığını düşünerek rahat hareket eden polislerin grup seksi, kameralar MOBESE sistemine bağlı olduğu için Emniyet Müdürlüğü Haber Merkezi’nde saniye saniye izlenip kaydedildi. Merkezde görevli polislerin durumu amirlerine bildirmeleri üzerine Nöbetçi Emniyet Müdürü nezarethaneye baskın yaptı. Müdür, polisleri grup seks yaparken suçüstü yakaladı. Polis memurları açığa alındı. Ayrıca bölümde görevli 5 polis memuru hakkında da soruşturma açılarak savunmaları alındı.

Müdür: Grup yok taciz var

6 Kasım 2008 Perşembe

pat-etik

insanlar tüm yaptıklarından bir "özür dilerim" ile kurtulabileceğini sanıyor,
hiç olmamış gibi olacak,
bir kere özür dilesek yeter..
nasıl olsa bir şans daha verilecek herkese, nasıl olsa yılların hukuğu yok mu aramızda, nasıl olsa özür dilemedik mi, e anladık işte hatamızı neden affedilmiyoruz ki?

özür dileyen insanların özrünü kabul etmenin onlara yeni bir hata yapmak için bir şans daha vermekten başka bir şey olmadığını söylediğim zaman beni acımasız ve katı bulan ve en sonunda yalnız kalacağımdan emin olan herkesin aslında diğer insanlar ile kendi acz'leri sebebiyle tekrar tekrar biraraya geldiklerini, ve aynı hatayı yapmamaları ile avundukları -yapmazlarsa / avunabilirlerse- insanların başka hatalar yapmaları sonucunda hala şaşırabilmelerini patetik buluyorum.

patetiğin başkanı ben olabilirim ama bu da benim görüşümdür işte.