26 Kasım 2008 Çarşamba

işler böyle mi yürüyor?

When I was a kid I used to pray every night for a new bicycle.
Then I realised God doesn’t work that way, so I stole
one and prayed for forgiveness.




- Emo Philips


25 Kasım 2008 Salı

kabuğum delindi

Bazen insana hiçbirşey hatırlamak kadara acı vermez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar . Unutamamak . Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa , bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır .

Yaşadığımız anları dondurup cümlelere dökme çabası , çiçekleri kurutup kitap yaprakları arasında ölümsüzleştirmeye benzer..

Yaşama katlanabilmenin bazı koşulları vardır; okumak , öykü yazmak , arada bi dans etmek , sokaklarda başıboş dolaşmak gibi..

Yalnızlık içsel birşeydir, taşkınlıkda onun dışavurumlarından biri..

- Aslı Erdoğan, Kabuk Adam
http://alintilariminiltilerim.blogspot.com

sad but true..

W H Y ?

24 Kasım 2008 Pazartesi

f words again..


insanların acı çekmeniz için uygun gördükleri bir süre var. "yeter artık topla kendini" deme süresi. bir haftayı geçmemek şartı ile değişiklik gösterebiliyor, kimine 3 gün kimine 5 gün yeterli geliyor. bundan sonraki kısımda yanlışlıkla ağlar, üzüldüğünüzü belli eder ya da yakınırsanız "abartma" oluyor.
ben hakkımı fazlasıyla doldurdum. kimsenin yanında gözyaşı dökmemeye gayret ederek (annemi hariç tutmak zorundayım elbette) bu süreyi geçirmiş olmama rağmen bir sürü insandan "sen de topla artık kendini" lafını duydum.
duyduğum bununla sınırlı değil elbette; ölenle ölünmediği, hayatın devam ettiği, böyle yaparsam hastalanacağım, onun ruhuna huzur vermediğim vs. gibi bir sürü şey daha duydum. sanki bunları ben bilmiyormuşum gibi, sanki zamanında bunları bir takım yakınlarını kaybeden insanlara bende sarf etmek zorunda kalmamışım gibi, hepsini ilk defa duyuyor gibi sinirlenerek dinledim. sadece beni acı çekme konusunda özgür bırakan ve hatta teşvik edenlere katlanabildim, "ağla açılırsın" diyenler en sevdiklerim oldu..
ağladım ağladım, açılamadım..

üzerinden günler geçti şimdi, ilk başta kabul edemediğim gerçeğin ve o bitmeyecek gibi gelen, bir matkapla kalbim deliniyormuş gibi hissettiğim acının yerini tüm göğüs kafesimi kaplayan ve sıklıkla kendisini hatırlatan bir sızı aldı.. çok fazla paylaşmaktan kaynaklanan çok sık hatırlama hali ve bu hatırlamanın sonucunda artık olmadığının bilincinin yaydığı o sızı işte. daha doğru nasıl anlatılır bilmiyorum..

işte bu yüzden "ıssız adam" filmini sevmedim, sevenleri de çok akıllı bulamadım. öyle bir şey olmamalı bu anlatıp durdukları "aşk" sanki..kimseye itiraz edip "hayır aşk şöyle bir şey" diyecek gücüm/enerjim yok çünkü bir yandan umurumda değil, öte yandan aşk denen şeyin varlığından emin değilim ve son olarak herkesin kendi kafasındaki kavrama uydurarak tanımladığı bir duygu için ortak bir platform bulma çabasını manasız buluyorum. "kavuşamayınca aşk olur"muş öyle diyorlar. ozaman olmasın demek istiyorum ben buna karşılık olarak.. velhasıl, o insanların birbirlerini onca sevmelerine rağmen dönüp aramamalarını, pılı pırtı toplayıp şehir değiştirmelerini, yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında hala onca seviyor ve istiyor olmalarını ve buna rağmen yine hiçbir şey söylememelerini/yapmamalarını "mal"ca buldum en açık tabiri ile.. içerisinde bulunmakta olduğum "ne lüzumu var şu ölümlü dünyada" ruh hali ve bu halin getirmiş olduğu "ömür bir gündür o da bugündür" fikrine yanaşık düzen gitmeye çabalamanın sonucu gerçekten hiç haz etmedim yaptıklarından, durduklarından, baktıklarından. en sonunda bende "ee" kaldı..

onun yerine şunu düşünmeyi tercih ediyorum.. iyiki kimseleri dinlememişim, onca şeyi riske etmişim, para yok pul yoklara aldırmayıp "ödenir nasolsa" demişim, iyi ki gelmişim, görmüşüm, sevmişim, her fırsatta ama gerçekten her fırsatta ve hatta fırsat olmadığında bile yanındaymışım.. iyi ki.. geriye dönüp sana baktığımda çoğunlukla "iyi ki" diyor olmak beni gerçekten mutlu ediyor. iyi ki tanımışım, sevmişim, bu kadar yakınıma almışım, bunları yaşamışım..

sabah şunu düşündüm, "bu kadar mutluluk kesin bize fazladır" kafası bende mutluyken de vardı, sonra üzülünce düşünmeye başlamadım bunu. ve bu sebeple çok iyi hatırlıyorum ki inanılmaz bir sıklıkla kendime bakıp nasıl güldüğümü, ne kadar mutlu olduğumu gördükçe "şükür allahım" dedim, elimden almasın diye.. gücüne gitmesin, devamına müsade etsin diye kendimce bir pazarlık yöntemiydi bu.. teşekkür ettim o an henüz geçmemişken.. "seni sadece başım dardayken hatırlamıyorum, bak iyi zamanımda da teşekkür etmesini biliyorum, sen de bunun karşılığında bunun sürmesine müsade et" deme yöntemimdi.. sonucu konusunda konuşmak istemiyorum, benim sınırlı pazarlık zihniyetimin yeterli olmadığı ortaya çıktı.. inancım yerinden oynadı elbette, bana mahsus yapılan bir hareket olduğunu, mutlu olmaya hakkım olmadığını, 15 senedir tekrar etmekte olduğum "eğri başlayan çizgi doğru gitmez" lafının ispatı olduğunu söyledim..

yaşıyorum, hayat devam ediyor, içerisinde sen var mısın yok musun tam olarak belli değil. senin kadar sık hatırladığım bir yaşayan yok, yokluğun kadar sık hissettiğim bir başka his de.. azalmasına müsade etmiyor, kendi yaramı kendim kanatıyor değilim. aksine, benden etrafımdaki herkesin büyük bir sürat içerisinde gerçekleşmesini beklediği gibi, işe gidiyorum, eve gidiyorum, normal görünüyorum, survive ediyorum. gülüyorum, dışarı çıkıyorum, "nasılsın"lara "iyiyim, sen nasılsın?" diyorum. "içim kan ağlıyor hala, ben de ölmek istiyorum" demekten daha sağlıklı, daha inandırıcı ve daha tatmin edici buluyorlar bu tavrı. az konuşuyorum, az görüşüyorum, az anlatıyorum. akşam yatağıma yattığımda yorganı kafamın üstüne çekip seni ne kadar özlediğimi kendime anlatıyorum, ağladığımı kimsenin görmemesini garanti altına alıyorum. zaman zaman durduk yere dolan gözlerim için bir açıklama yapmak zorunda kalmamak amacıyla kaçıyorum. yaşıyorum. bu hayatın kalanının bu şekilde geçeceğini kabul ettim. "canım" dediğimde "canım" diyecek sesinin artık hiç bir zaman olmayacağını kabul ettim. kabul etmem gereken her şeyi kabul ettim diyebilirim, "gerçek" adını verdikleri her şeyi. bunun neden sana ya da bize olduğunu sorgulamayı da bıraktım. arkandan "peki ya ben?" ya da "şimdi ben sensiz.." şeklinde cümleler kuran insanlara sinirlenmeyi bile bıraktım. ilk başlarda senin etrafındaki insanların hayatlarına bu kadar hızlı devam edebilmelerine, facebook'ta bir şeyler yazıp sonuna gülen suratlar koyabilmelerine bile sinirlenirken, sinirlenmeyi bıraktım. hayal ettiklerimizi, yarım kalanları, yapamadıklarımızı hala düşünüyorum elbette ama "kısmet değilmiş" demeyi öğrendim..

en içime sindiremediğim, beni en çok üzen sanırım, hayatımın başka hiç bir döneminde, başka hiç kimsenin yanında, gerçekten hiç hissetmediğim o yakıcı mutluluk hissini yaşamış ve bir daha yaşamayacağını biliyor olmak. buna kimse inanmak istemiyor, bilemezsin diyorlar bana, ya da yerine muadil mutluluklar olduğunu söylüyorlar ama anlatamıyorum bunun öyle bir şey olmadığını.. bir söz vardı "never the time, place and the loved one together" diye, onu yalanlar gibiydi işte, her şey tamamdı, time-place ve loved one..

my loved one..

seni çok özlüyorum.

19 Kasım 2008 Çarşamba

ne tuhaf şimdi..

varlığına alışmak ne kolay olmuştu, yokluğuna alışmak da bir okadar zor oluyor..

çok zaman önce dediğim gibi, alışkanlık keşke edinildiği hızla kaybedilebilseydi.

bugün 8. gün, bir manası yok gün saymanın, eksilen bir sayma değilse bu..
"8 gün kaldı" demek isterdim elbette, seni yeniden görmeye, oysa şimdi sonsuza doğru uzayan bir süreye artarak giden bir özlemi sayıyorum sadece..

dün gece, biliyorsun, bekledim yine, gelmedin. oysa eskiden sana "rüyama gel de sarılayım sana" dediğimde, geliyordun. evine geldim, odana girdim çıktım, senin sokaklarında, senin köpeğinle, seni aradım, yoktun canım. hiç bir yerde bulamadım.

karanlığa açtım gözlerimi, içleri su ile doldu yine, gökyüzüne dikilip beklediler sabahı, merak ettim acaba bana kızgın mısın ondan mı gelmiyorsun diye..

rüyalar, özlem gidermek için bir yoldu bir zaman, şimdi emin de değilim esasen, görsem daha mı çok özlerim seni..

bu bayan vokal diyor ki, sil baştan başlamak gerek bazen, bir de formülünü verse, nasıl oluyormuş sil baştan başlamak, her şeyi unutmak, sil baştan sevmek falan, ne ile yapılıyormuş.

bu hafızanın yüreğime koyduğu yükü, biri kaldırsın.

bir ameliyata ihtiyacım var. çok uzun bir ameliyata. beynimi alsınlar ya da kalbimi, eminim benden daha mutlu bir şekilde kullanacak birileri vardır her ikisini de..

o adam da soruyordu ya, benim de aklıma o takılıyor ama,
kalp nakli yaptıranlar, aşkları da devralır mı acaba?
benim kalbimi alan olsa, aynı yürek ağrısını,
çeker mi acaba?

seni rahatsız etmek istemiyorum, uykudaysan şimdi, uyanacaksan bir gün, dedikleri gibi bir hayal değilse eğer bir gün bir yerde yeniden bir araya gelmek, beklediğin süreyi rahat geçirmen için, inan her gün defalarca kere yakarıyorum tanrıya. kendim için değil mesela, acımı azaltması, sabır vermesi, beni iyi etmesi için değilde, seni orada, şimdi olduğun yerde, toprağın altında ya da göğün kaçıncı katındaysan oralarda, sıcak tutması, huzur vermesi, mutlu etmesi için, inan her gün konuşuyorum onunla..

18 Kasım 2008 Salı

el gibi

Ne bir ses ne de haber
gelmiyor artık senden
Öylece kala kaldım da
deli hasretinle ben
Bir yabancı selamı ile hüzünlere daldım
Kendi ellerimle ben
Beni kederlere saldım
Sonunda bir oyuncak
kara sevda aldım senden
Yani değişmedim hala
öyle biraz çocuk kaldım

Yok öyle el gibi durma gül biraz
Sana gülmeler yaraşır
Yok öyle güz gibi soğuk olma
Güz ayrılık taşır

14 Kasım 2008 Cuma

bleeding heart

We met for a moment and then it's goodbye
but I just lived a lifetime with you in my mind
what would it be to live in your world
if you were my boy and I was your girl

it's crazy this spell you have me under
I know it can't be but I'll always wonder
what would my life be living in your arms
I feel I'll never know
and what would you say
if I were to stay
and just go your way

this is where you lose your mind
and just let your heart unwind
you're blind don't lose control
you're mind don't lose it all

we meet for a moment and then it's goodbye
but I just lived a lifetime with you in my mind
what would it be to live in your world
if you were my boy and i was your girl

it's crazy this spell you have me under
I know it can't be but I'll always wonder
what would my life be living in your arms
I feel I'll never know
and what would you say
if I were to stay
and just go your way

Could you fill in the blanks in my story
tell me what I'm missing what you could be for me
what would I find if I followed your path
all the things I long for that I've never had
it's crazy this spell you have me under
I know it can't be but I'll always wonder
what would my life be living in your arms
I feel I'll never know
and what would you say
if I were to stay
and just go your way

12 Kasım 2008 Çarşamba

sabah 6:30da gözlerimi açtığımda aklımdan ilk geçen şey adın oldu. adın. onların bildiği ve söylediği değil, benim bilip seni hep çağırdığım adın. adın içimden geçtiği an ile gözümden ilk damla yaşın akması arasındaki sürenin hızı karşısında ben bile şaşırdım. sanki uyurken bile seni düşündüm, uyandığımda ise sadece kaldığım yerden devam ettim. nefes alamadım, dışarı kaçtım, paşayla yürüdüm. düşündüm. ellerim üşüyor diye şikayet ederek yine de bir yandan da sesini duymak isteyerek sabahın kör vaktinde yaptığımız o komik konuşmaları düşünürken bir kere daha arasam dedim, açar mı acaba.. bir kere daha sesini duysam ne değişecek hiç bilemeden yine de bu sabit fikre kapılıp telefona bakarak ağlayarak yürüdüm bir süre. sonra elimi yüzümü yıkadım. yeniden ağladım. yeniden yıkadım yüzümü..

bir defter açtım, sana mektup yazayım diye, kaderin güzel cilveleri hareket yapmayı sürdürdü, açtığım sayfadan bana dalga geçerek "al defterinin arasında kurutursun" diye güle güle arkandan çıkarıp verdiğin o küçücük ve kıpkırmızı gonca çıktı. bu nostaljik ve şık hareketini yaptığında, gülmüştüm yine bi dolu. bu sabahsa o gülü verdiğinde üzerinde denize bakarak sallanmakta olduğum demir salıncağın telleri göğüs kafesime saplandı. bakakaldım. o zaman da bakakalmıştım zaten. dikenleri bile ayıklanmış olarak bana uzattığın goncayı ne ara bulup kopardığını, ne zaman dikenlerini temizleyip arkana sakladığını anlayamamıştım. ve bunca zamandır, onun orada bir yerde durduğunu bile unutmuştum. bu sabah tekrar karşıma çıkması sanki sen bu sabah bana onu uzatmışsın gibi hissettirdi bana. seni yeniden sevdim, beni yeniden sevdiğini bildim ona bakarken. ve seni ne çok özlediğim hissi dünkü "taş"ın yerini aldı..

bugün annenle konuşmam lazım, ablanla konuşmam lazım, ağlamamayı başarmam lazım.. tüm bunların nasıl olacağını bilmiyorum. iş yeri tuvaletinde karanlıkta oturup ağlarken, nefesim kesilip kesilip geri gelirken, nasıl atlatabileceğimi, aklımdan bir kaç saniye bile olsa seni nasıl çıkarabileceğimi bilmiyorum.

beni bu kadar zor bir şeyde tek başıma bırakmış olmanı, yanımda olup bana destek olmamanı anlayamıyorum..

şimdi böyle her şey çok zor, hiç bitmeyecek, hiç geçmeyecek gibi öte yandan evet hiç bitmeyecek ve hiç geçmeyecek çünkü sen bir daha asla olmayacaksın. hiç bir zaman..

az gelmiş anestezi

içim boşaldı, bomboş kaldı, ne üzüntü ne bir his, sadece sessizlik var. ara ara aklıma gelen artık olmayacağın gerçeği aynı hızla kafamdan uzaklaşıyor. bu idrak etmem gereken gerçek her sabah uykumdan uyandığımda yepyeni gibi beni bulacak biliyorum. bunun gerçekten gerçek olduğunu anlamak bir güne, şimdi orada olan ve ağlayarak acı çektiğini söyleyenler gibi sadece bu güne mahsus değil benim hayatımda. olması da gerekmiyor aslında. b.nin söylediği gibi acımı diğer insanlar gibi çekmem, yasımı başkaları gibi tutmam gerekmiyor, ağlamam, bağırmam sonra da unutmam gerekmiyor. sana olan kızgınlığım buluyor bazen beni, beni bu kadar üzdüğün için sana olan hırsım, tüm bunları yaparken beni hiç düşünmemiş olman gerçeği beni sinirlendiriyor. bu da saçmalık biliyorum. sana kızmam bu saatten sonra saçmalık sadece ama geliyor işte içime. duygularım benden bağımsız bir bedenin içerisinde değişiyor sürekli. anlayamadığım bir hızla değişiyor. sonra hepsi geçiyor, bomboş bir meydan gibi duruyor, rüzgarlar esiyor ama fırtına hiç çıkmıyor. sadece rüzgar. sesini bile duyabiliyorum acımın ve konuştuğumuz gibi bunu anlatmaya çalışmak çok nafile kalıyor. göğsümde hissediyorum bir taş gibi oturuyor. göğüs kafesimde kocaman bir taş var, her nefes aldığımda daha da büyüyor. sonsuz bir uykuya yatıp rüyasız uyumak istiyorum. senin gibi aslında. tam da şimdi senin yaptığın gibi uyumak, uyanmamak öyle güzel geliyor ki içime. okadar yorgun hissediyorum ki kendimi, bir yandan da az gelmiş anestezi altında gibiyim. her şeyi duyabiliyorum, anlayabiliyorum da ama müdahale edemiyorum. sanırım şu anda her şeyi en iyi bu açıklıyor. hissetmiyorum, konuşamıyorum ama duyabiliyorum ve anlayabiliyorum.

11 Kasım 2008 Salı

bunun doğru olduğuna inanmam gerekiyor şimdi. bana "o öldü" diyorlar. ölmüşsün. doğruymuş. bildiğim bütün numaraları arayıp tekrar soruyorum, aradıklarımı bir daha arıyorum, tekrar soruyorum. bunu biliyorum, önce inanmazmış insan, sonra isyan edermiş sonra da eğer mümkünse kabul edermiş. bunu kabul etmem gerekicekmiş benim. öldüğünü. bir daha yazarsam belki inanırım diyorum, inanmak, ölmüş olabileceğine, sanki hiç ölmez gibi duran bedeninin belki bugün belki yarın toprak altında olacağına, bir daha sesini hiç duymayacağıma. dün akşam son söylediğin sözün "seni seviyorum" olduğunu hatırlamamaya alışmam gerekecek şimdi benim. hayatıma devam etmem, benim yüzümden olmadığına inanmam gerekecek. seni özlemeden yaşamam, yaşanan her şeyi unutmam, hayatıma kaldığım yerden devam edebilecek gücü bulmam, tüm yaşadıklarımızı unutmam gerekecek. oysa okadar güçsüzüm ki tüm bunlar için, okadar hazırlıksızım ki..dün akşam sana açmayı düşündüğüm telefonu açmadığım için, atmayı düşündüğüm mesajı atmadığım için kendimi affetmem gerekecek. günlerdir bakmadığım telefonlarını, cevaplamadığım mesajlarını unutmam gerekecek.. insan nasıl da kendini düşünüyor değil mi? oysa ölen sensin, hayatta olan ise ben.. yine de kendimi düşünüyorum ve ne kadar zor olduğunu, benim için her şeyin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışıyorum. oysa sensin ölen. bütün hayallerini kaybeden, geri kalanını yaşamayacak olan sensin. bir daha asla yürümeyeceğimiz bütün sokakların yükü yüreğime biniyor, bacaklarım ağrıyor, gözlerim ağrıyor, kalbim, içim, bütün organlarım ayrı ayrı ve hep birlikte ağrıyor. ağrıyorum. ağlamak hafifletmiyor ağrımı, yıllar boyu hiç susmadan ağlamayı başarsam bile hafifletmeyecek gibi geliyor. oysa zamanlar geçtikçe acılar hafifliyor değil mi.. hayatımdan bir yer, bir bölge, kalbimin en sevdiklerim yerinden bir parça kopuyor. kopan parçadan akan kanlar bulaşıyor eteklerime. beni gördüğünde gülen yüzün gözümün önüne geliyor. seni ilk gördüğüm günden itibaren her gülüşün, bakışın gözümün önüne geliyor. susmak istiyorum ama içim susmuyor. ne yaşadığımı yine kelimeler ile anlatmaya çalışıyorum, yine yazmaya sığınmaya çalışıyorum sadece delirmemek için ama belki de ben böyle deliriyorum, içimdeki delilik akıyor parmaklarımdan, senin yerinde ben olmak istiyorum, senin benden daha iyi olduğunu düşünüyorum ve hemen ardından canın acıdı mı, neler hissettin, şimdi iyi misin soruları geliyor aklıma. aslına bakarsan hala inanamıyorum, beni inandırabilecek tek şeyin senin şimdiye çoktan soğumuş olduğunu bildiğim bedenin olduğunu biliyorum ve onu görmeye gücüm yok, gerçekten inanmaya gücüm yok, buna inanmadan, sanki küsmüşüz, sanki günlerdir konuşmadığımız gibi bugün de konuşmuyormuşuz gibi davranmak istiyorum. sana telefon açıp beni bu kadar üzdüğün için seni hayatım boyunca affetmeyeceğimi bağırmak istiyorum. dün akşam "beni bir daha üzersen seninle hayat boyu konuşmam" diyecektim, şimdi hayatın boyunca üzebileceğinden fazla üzmüşken, geri gelsen, hemen affedicem aslında, unutucam, özür dilicem, özür dilerim, çok özür dilerim, yalvarırım ölmemiş ol sen, şaka yapıyor olsunlar bana, hayatımın en kötü şakasının içerisindeyim şu anda, ama geri gelirsen buna bile gülücem. ne diyebileceğimi bilmiyorum. acımı anlatmaya çalıştıkça ucuzlamaktan başka bir işe yaramadığını biliyorum. arabesk cümleler içerisinde acımı pazarlamaya çalışıyor gibiyim. eksiltmeye çalışıyorum sadece. gözlerimden yaş akmasının dışında, fiziksel bir akıntıya ihtiyacım var, süpürecek, unutturacak, hafifletecek, sanki çığlıklar atmışsın gibi rahatlatacak, biraz dindirecek bir şeylere ihtiyacım var. ölmemiş ol ne olur.. yalan olsun yalvarırım. yeniden geldiğimde, yine orada ol, beni bekle..

bir alkol sabahında, akşamdan bile kalamamışken henüz, senden başka kimsem yok aslında demiştim sana. ağlarken gel dediğimde yanıma gelecek, şöyle başımı yasladığım anda, her şey geçiyor hissini bana verecek, yeniden beni mutlu edebilecek senden başka kimsem yok. kabuslarımı elinin tersiyle silebilen, içime huzur veren, o belki de çocukluk kadar eski bir zamana ait, çocukça ve saf huzuru, kirlenmemişlik hissini veren senden başka kimsem yok.. ben ağlamıştım, sen ağlamak üzereydin ama onun yerine " burdayım" demiştin. ordaydın gerçekten. hem de okadar uzun zamandır ordaydın ki.. gülerek saatlerce konuştuğumuz günlerimiz.. senin odanda duran, her defasında bakarken "ne kadar çok gülüyoruz" dediğimiz fotoğraflarımız vardı..
gülüşlerimiz ne kadar uzak şimdi? ne kadar yabancı? kime aitler? gerçek mi bu yalvarırım birisi artık beni arasın ve yalan desin..

fortune cookie

bana dedi ki;

"her kişiye kulağını ver, ancak pek azına sesini"

10 Kasım 2008 Pazartesi

lovely :)

hayatıma 2 önemli şey girdi; bir tanesi diyet ürünlerin kola harici kısmına genelde kıl olsam ve reklamında ayna önünde belini ölçen o K şeklindeki karıdan nefret etsem de Kellogs K bar, diğeri ise NzK. NzK kendisi girmekle kalmayıp bir çok şeyin de girişine sebep oldu hemen. uzundur uzak kalınan alışveriş siteleri, yeni ayakkabı alma trickleri, nerde ucuz, nerde güzel, neler okunmuş, neler kaçırılmış filan.. hayatıma pırıltı soktu bi anda diyebilirim..alacak param olmasa da bakmak bile ruhuma iyi geliyor, manyakça biliyorum..ayrıca onun blog'una bakıp hayıflandım, öyle güzel, iç açıcı, eğlenceli ki, kendi blogumun iç dünyamı yansıtan bu karartıcı havasından sıkılıverdim..hatta onun o mis gibi kokular yayılan parfümlü sayfasından sonra (www.perfumemaniac.blogspot.com) kendime bir tane neden kitap sayfası yapmayayım ki dedim.. bunca kitap okudum, eskiden içlerinden cümleler söyleyip yardıran hafızam ile çalıntıları yakalamakta usta zihnim yaşlılık mıdır nedir, beni yarı yolda bırakmaya da başlamışken, şöyle eski okunmuşlardan bir bir elime alsam, hatırladıklarım, altını çizdiklerim, sevdiklerim, okunsun dediklerim filan, yazsam.. hatta bi tek ben yazmasam, toplu bi yazım alanı olsa ora isteyen olursa.. böle fikirler getirdi işte bana NzK.. bir de "lovely".. koktukça onu hatırlıyorum, çok akıllıcaymış :)))

mutlu etti çocuk beni gelir gelmez, ne güzel. saolsun..

7 Kasım 2008 Cuma

BRAVO..

Antalya Emniyet Müdürlüğü’nde görevli 2 polis, fuhuşta yakalayıp gözaltına aldıkları kadınla emniyet nezarethanesinde grup seks yaparken MOBESE kameraları tarafından görüntülendi. Olayı haber alan Emniyet Müdürü nezarethaneye baskın yaptı. Polis memurları açığa alındı.

KONYAALTI’ndaki bir pansiyona geçtiğimiz pazar günü polis baskın yaptı, bir Türk kadını fuhuştan gözaltına aldı. Sanayi Mahallesi’ndeki Asayiş Şube Müdürlüğü’ne getirilen kadın, ertesi gün adliyeye sevk edilmek üzere 4 katlı binanın zemin katındaki Gözaltı Bürosu’nda nezarethaneye konuldu. Aynı akşam burada nöbetçi olan 7 polisten İ.T. ve M.A., nezarethaneye girerek fuhuşta yakalanan kadına para teklif edip cinsel ilişkiye girdi. Polisler ayrıca kadınla üçlü grup seks yaptı. Nezarethanedeki kameraların sadece binadan izlendiğini, pazar günü de müdürün olmadığını düşünerek rahat hareket eden polislerin grup seksi, kameralar MOBESE sistemine bağlı olduğu için Emniyet Müdürlüğü Haber Merkezi’nde saniye saniye izlenip kaydedildi. Merkezde görevli polislerin durumu amirlerine bildirmeleri üzerine Nöbetçi Emniyet Müdürü nezarethaneye baskın yaptı. Müdür, polisleri grup seks yaparken suçüstü yakaladı. Polis memurları açığa alındı. Ayrıca bölümde görevli 5 polis memuru hakkında da soruşturma açılarak savunmaları alındı.

Müdür: Grup yok taciz var

6 Kasım 2008 Perşembe

pat-etik

insanlar tüm yaptıklarından bir "özür dilerim" ile kurtulabileceğini sanıyor,
hiç olmamış gibi olacak,
bir kere özür dilesek yeter..
nasıl olsa bir şans daha verilecek herkese, nasıl olsa yılların hukuğu yok mu aramızda, nasıl olsa özür dilemedik mi, e anladık işte hatamızı neden affedilmiyoruz ki?

özür dileyen insanların özrünü kabul etmenin onlara yeni bir hata yapmak için bir şans daha vermekten başka bir şey olmadığını söylediğim zaman beni acımasız ve katı bulan ve en sonunda yalnız kalacağımdan emin olan herkesin aslında diğer insanlar ile kendi acz'leri sebebiyle tekrar tekrar biraraya geldiklerini, ve aynı hatayı yapmamaları ile avundukları -yapmazlarsa / avunabilirlerse- insanların başka hatalar yapmaları sonucunda hala şaşırabilmelerini patetik buluyorum.

patetiğin başkanı ben olabilirim ama bu da benim görüşümdür işte.

4 Kasım 2008 Salı

iş yaşantısının insan bünyesi üzerindeki etkisi hk.

bu şeyler beni çok yoruyor..

hiyerarşik düzen denen şey mesela..
kıdem örneğin..
yıllardır çalışmanın verdiği o kendine güven ile zekaya ihtiyaç duymaksızın başarıya sahip olunduğuna dair mevcut yanlış inanış,
para sahibi olmanın hak sahibi olmak anlamına gelmesi,
insanlara dilediğin gibi kötü davranarak stres atabileceğini ve bu konuda da diğer her konuda olduğu gibi haklı olduğunu zannetmek,
ezebileceklerini bu yolla ezerken, ezemediklerine bu hareketin arkasından gülümseyip,haklı olduğuna onay alma amaçlı "ama bunlara da 40 kere söyledim" gibi cümleler kurmak..

çok yorucu..

hayal ettiğim her şeyin çok uzağında.

hep böyle oluyor. çalışmam gerektiği konusundaki ortak kanı sonucu bir işe giriyorum ve aklıma da kalbime de ayrı ayrı iğneler batıyor. kendimi inandırıyorum, yapabileceğime, onların doğru olduğuna, bunun normal olduğuna, inandım sanıyorum ve başlıyorum.
bir süre etrafa bakarak geçiyor zaman, ne olup bittiğini anlama süresi ile, ki bu süre daha uzun olsa bi 3 ay mesela, her şey daha kolay olacakken, 1 ay sonra ben işi öğrenmiş, araziyi tanımış, habitat konusunda fikir sahibi olmuş, genellikle survive edebileceğimi de anlamış ama etmek istememeye de başlamış oluyorum. bu survive etmeme isteğinin içime gelmesi 1 ay sürerken, tüm bunlar yokmuş gibi davranıp, kendinden başkasına fazla da şikayet etmeden dayanma sürecim bulunduğum ortamdaki canlı tülerinin varlığıma müdahalesine bağlı olarak uzayabiliyor ya da kısalabiliyor ama genel olarak 1 ila 3 yıl arasında olduğunu söylemek mümkün.

1. ay bitti, hayırlı olsun..

3 Kasım 2008 Pazartesi

deniz suyu hürmetine..


gece ter içinde uykumdan uyandım.

bir defa.
iki defa.
üç defa.

saçlarımın dibinde biriken ıslaklık, içimde biriken sıkıntının yanında yaz havası gibi kalır.

sorsa birisi, sorun ne? bilmiyorum ki demek lazım yine..
bilmiyorum ki..

bedenimi geri getirirken zorla, aklım başka yerde, kalbim başka yerde, kaç parçayım belli değil, sonra saçlarım ıslanıyor, üşüyorum ama, nasıl anlatmalı ki?
bilmiyorum ki..

kış havasının beni her sene soktuğu ve benim her defasında orjinal bişi yaşıyorum zannetiğim bu buhran haline bu defa kanmasam diyorum, geçici olduğunun bilinci ile yaşasam bi kere de şu duyguları.. ama neden her defasında bu defa gerçek sanıyor insan illa? bu defa geçmeyecek sanıyor?

ya da şöyle mi sormalı; hangisi gerçekten geçici olan?
yaz ile gelen mutluluk mu kış ile gelen bu çocukluk kabusları mı?

bana bir şişe deniz kokusu gönderin,
saç diplerime süreceğim..

bi iç çekiş süresinde..

gittim, geldim, hemen yatağıma girdim, yatak örtüsünü kaldırmadan, onun altına, yorganın altına.. yola bakmadan uyudum eve gelene kadar, yola gelene kadar uçakta, yoldan gelince yatakta, uyudum, yorulmuşum.. beni karşılayacak olan şehrin görüntüsünden, gürültüsünden, soğuğundan, kırmızı ışıklarında duran arabalarından, işten çıkanlardan, eve gidenlerden, benim gibi yoldan gelen ve bıraktığı yerin neşesini üzerinde taşıyanlardan, o neşeyi her defasında geldiğim yerde bırakıp yerine burdan ayrılırken sırtımdan indirdiklerimi yeniden sırtlanmaktan sıkılmışım.. hemen uyudum. ağır, külçe gibi, her defasında gidip döndüğümde olduğu gibi, ertesi sabah uyandığımda bir defa daha "uyanmış" olmanın bilincine erişeceğimi bilerek uyumuşum..sabah uyandığımda hava karanlıktı, ev soğuktu, yüzümü yıkamak için uzandığım musluğun kendisi soğuk, içinden akan su ise buzdu..dün müydü o bacaklarım çıplak gezdiğim, askılı elbisemin içerisinde "gölgede otursak olmaz mı" diye inlediğim gün? dün müydü gerçekten? penye boğazlı kazağımı giydim üzerime, gri tiftik hırkamı, kadife pantalonumu ve botlarımı.. askılı elbisemin hafifliği saçlarımda kalmıştı, ensemden topladım sıkıca, üzerimden güneşim gitti.. güneşim giderken gülüşümü de alıyor yanıma..

çok şanslı olduğumu söylüyorlar bana, kısa süreli onların yorgunluk adını verdiği yolları göze alıp güneşe döndüğüm için yüzümü, ayçiçeği gibi..oysa bu benim bulabildiğim yaşayabilmenin yolu. soluğumu tuttuğum ankara günlerinin ardından bir nefes alımlık süre bu. doyasıya içime çekiyorum bu yüzden, uzun uzun içimde tutuyorum, kendime üflüyorum sonra..

bunu yapmak bana iyi geliyor sanıyorum, gitmek ve gelmek..
yine de alışırım zannetiğim ve bir türlü alışamadığım "ne çabuk bitti", "çok kısa sürdü" ve "neden bitti" hislerinden kurtulamıyorum, gelmeme yakın gözlerim yanmaya başlıyor inceden, burada olduğum saatleri gideceğim için üzülerek geçirmemeliyim diye düşünerek oyalıyorum kendimi, gelince de uyuyorum, hemen.

kendini uykuya sakla, yorganların altına, teninle ısınmış yumuşaklığa sarılıp bekle ya da tenini ısıtan yumuşaklığa :) .. yaz gelince yeniden içinde hissetmeye başladığın şeyin adı sadece sıcaklık değil aynı zamanda mutluluk da oluyor, her defasında..

her defasında bu defa bitmeyecek zannettiğin kış ve beraberinde getirdiği bu karanlık hava, bu iç karartıcı şehir ve çatlayan ellerinin acıması sonunda geçiyor, yaz geliyor..bunu düşünerek yaşarken onun geleceğini unutmamak için yapabildiğim tek şey ise arada bir "kuşları boş vermeyip" kanatlarım olmasa da uçmak :)

"keşke"lerle dolu 2 günün sonunda, yeniden ankara, kapkara, seninki benden kara..

31 Ekim 2008 Cuma

"tecrübe yediğin kazıkların bileşkesidir"

"tecrübe kalpte kalan izdir"

ise

"ihtiyati tedbir" farz mıdır?


çok tatsız olduğunu kabul etmem lazım..

30 Ekim 2008 Perşembe

life for rent

I haven't really ever found a place that I call home
I never stick around quite long enough to make it
I apologize that once again I'm not in love
But it's not as if I mind
that your heart ain't exactly breaking

It's just a thought, only a thought

But if my life is for rent and I don't lean to buy
Well I deserve nothing more than I get
Cos nothing I have is truly mine

I've always thought
that I would love to live by the sea
To travel the world alone
and live my life more simply
I have no idea what's happened to that dream
Cos there's really nothing left here to stop me

It's just a thought, only a thought

But if my life is for rent and I don't learn to buy
Well I deserve nothing more than I get
Cos nothing I have is truly mine

While my heart is a shield and I won't let it down
While I am so afraid to fail so I won't even try
Well how can I say I'm alive

If my life is for rent...

23 Ekim 2008 Perşembe

no comment

“Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olmayacağız... Hepimiz heba oluyoruz... Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş... Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık.... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız...’

Chuck Palahniuk


beware


I like too many things and get all confused and hung-up running from one falling star to another till i drop. This is the night, what it does to you. I had nothing to offer anybody except my own confusion.

—Jack Kerouac

15 Ekim 2008 Çarşamba

annemden gelen..

AĞUSTOS ÇIKMAZI

Beni koyup koyup gitme, n'olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup koyup gitme, n'olursun

Bir deniz kıyısında otur
Gemiler sensiz gitsin bırak
Herkes gibi yaşasana sen
İşine gücüne baksana
Evlenirsin, çocuğun olur
Beni koyup koyup gitme, n'olursun

14 Ekim 2008 Salı

rainy days vs. sunny days




yağmurlu sabahların geri dönüşü, yaşayan ölülerin dönüşünden beter karşılanıyor hem bedenimde hem de ruhumda..
yaşlı kocakarılar gibi sızım sızım sızlayan dizlerimden bahsedersem bana güleceklerinden eminim, "uyy bacacıklarım" diyorum yine de, dediğim oluyor, gülüyorlar, bende gülüyorum ama "bacacıklarım" hakkaten ağrıyorlar.. omurgamdan tıkırtılar geliyor, yerlere bir şeyler dökülmüş de fareler dolanıyor sanki..

ayrıca insanın uyandığında havanın henüz aydınlanmamış olduğunu görmesi psikolojisi, iş hayatına dönmüş olduğunu anımsatıyor.. bir de lanet edilerek forma giyilmeye çalışılan okul sabahlarını..

yine de bu sabahları daha güzel bir hale getirmek için evden çıkmadan evvel kendime çay demliyorum, biraz müzik dinleyip kitap okuyorum. sanki keyfimden kalkmışım gibi davranmaya çalışıyorum..

çay demliyorum demişken, kahveden çay'a doğru bir geçiş gerçekleşiyor hayatımda bugünlerde, kalıcı mı gidici mi bilmiyorum ama sebebinin kahve ile sigara isteğimden kaynaklandığını söylemek mümkün.. lise günlerinde çay içerken, akabinde kahvenin yaşantıma zıbank diye girişi beraberinde hep sigara yaktırdığından şimdi madem sigara yok ozaman günde 2 bardak kahve neyine yetmez diyor bünyem.. diğer bardaklarımda çay var, tadı da güzel, hatta bazen böğürtlen bile içiliyor, hatırası da var, 40 sene sürmese de..

elbette bir de onun dost sesi var sabahların biraz daha akışkan bir hal almasını sağlayan..
her sabah beni arıyor, aydınlık bir gün diliyor bana..vazgeçilmesi gittikçe zorlaşan bir gedik açıyor bende. zaman değil onu sağlamlaştıran, ki öyle olsa yeterince zamanı da var hayatımda, bundan ziyade varlığının varlığıma armağan edilmiş gibi olması. egosal durumların okşanması mı bu yoksa insanın (ve hayvanın) sevildiğini bildiği, hissettiği yere meyletmesi mi bilmiyorum. karşılıksız değil bu durum, en azından bunu söylemek mümkün..onu çok seviyorum, beni çok sevdiğini bilmeyi ve bunun çıkarsız olmasını çok seviyorum, hayatımda olmasını çok seviyorum..

fotoğraf çekme günleri yeniden başladı. güzel kareler ekleniyor arşivlerimize, beraberinde de eğlenceli saatler.. daha fazla yer gezmeli, daha uzaklara gitmeli.. belki de bu haftasonu, becerebilirsek, ankara yakınlarında ama aynı zamanda uzaklarında olan bir yerlere kaçmak mümkün olur.. paşa da olur, eko da olur..

evet sevgili güllük, ihale dosyası hazırlarım, teklif hazırlarım, fiyat veririm, şartname incelerim, itiraz dilekçesi yazarım..

ay sonunda nefes alabileceğim bir yerden el sallarım..

şimdilik durum bu.

11 Ekim 2008 Cumartesi

fall back

güzel zamanlar geçiyor, tıpkı kötüleri gibi. aradaki fark zamanın göreceli bir kavram olduğunu ispat etmek isteyenleri doğrular gibi. şöyle ki; güzel zamanlar hızlı, kötü olanlar aheste geçiyor. ama biliyoruz, içimizden tekrar ediyoruz, hiç bir şey baki kalmıyor, her şey geçiyor. tüm acılar, anılar, yaşamlar, görüntüler bir trenin hız yaparken camından izlemeye çalıştığımız andaki gibi, kayıyor, yoksa benim görüntü sensörlerimde kalıcı bir hasar mı oluştu? siktiret.. çok da önemli değil. hayatı sürdürebilme gücünü veren aynı zamanda bu "geçicek" hissi..

geçicek ama her şey çok güzel olucak filan değil, okadar da değil.. pollyanna'yı okuduğum zamanı düşünüyorum böyle pesimiste yaklaşan bir akıntıya kapıldığımda. sanırım ilkokul 3-4 falandı. annesi babası öldükten sonra teyzesinin yanına gönderilmişti, teyzesi ona bok gibi davranıyordu ve bunu yeterli bulmayan pollyanna bir de evine yardım etmek için yemek götürdüğü insanlardan kendine bok gibi davranan bir başka teyze ile bir de yaşlı adam bulmuştu. bu sadist moruklar diyarında mutlu olabilmek adına götünü yırtarcasına harcadığı çaba yerine bütün yapması gereken kimseyle konuşmamaktı aslında ama bunu ona kim anlatıcaktı bilmiyorum ki.. sinir olmuştum kitabı okurken, gerçekten o kitaptan bana kalan 2 tane his hatırlıyorum, bir tanesi o yaşlı, huysuz, cehennemlik adamın (sonradan pollyanna elbetteki onun içinde aslında var olan iyiliği bulup ortaya çıkarmış ve huzura ermişti) evinde kristal avizeden bir salkımı eline alıp güneşe tutuyor ve ışıkların prizmadan yansıması duvarda bir "renk cümbüşü" yaratıyordu. kitapta anlatılan buydu ve gözümün önünde bunun canlandığını ve beni mutlu ettiğini hatırlıyorum. diğer his ise kitap boyu yakamı bırakmayan asabiyet olmuştur.. bu yapmacık, aslında mutlu gibi görünen, kendini insanların içindeki iyiyi bulup çıkarmaya adamış küçük kız örnek alınası bir insan mıydı? inandırıcılıktan uzak bir iyilik kumkuması, bir mutluluktan öle yazmalar falan.. lanet olası pollyanna'nın bunca iyilikten sonra ödülsüz bırakılması elbette mümkün değildi, danielle steel romanlarına yakışır bir tarzda, her şeyin en iyisine layık pollyanna'ya şimdi hatırlamak için kendimi zorlamak istemediğim bir takım motorlu vasıtalar çarpıyor, kendisi bacaklarını kaybedip yatak döşek halini alıyordu. buradan alınacak ders neydi? iyilik yapanın illa iyilik bulacağına dair kör inanç saçmaydı.. saçma. iyilik yap denize at daha mantıklı bir çerçevede iredelemişti konuyu. neyse, pollyanna'nın allah belasını verdi, yaptığı iyilikler boşa gitti ama bu hikayeyi kimsenin benim gibi hatırlamadığını fark ettikten sonra bu düşüncelerimi kimseyle paylaşmadım. kimseyle..

şimdi bu ankara sonbaharının tam ortasında (başlayalı bir buçuk ay oldu, bitmesine bir buçuk ay var) her ankara sonbaharının tam ortasında olduğu gibi garip bir ruh hali içerisindeyim.
bir şeylerin geçişine, geçmişine ve kalanlarına bakıyorum.

içimde kalanlar,
dışımda kalanlar,
aklımda kalanlar
ve elimde kalanlar..
bakiyeler yani.

böyle muhasebeleştirince her şeyi, daha mı kolay oluyor hesaplar?

artılar,
eksiler,
verilenler,
alınanlar,
bırakılanlar,
taşınanlar..

hepsini ayrı hanelere yazmak lazım değil mi?
negatif ve pozitif değerleri bir araya getirmek ve elde kalana bakmak lazım.

elde kalan: kelimeler..

aklıma yine bir sürü eski isim geliyor buara.. belki g. sebebiyle hızla e.'yi düşünmeye başlıyorum mesela.. ne kadar uzun zaman oldu yok olalı ve başta ne kadar acı vermişti olmaması.. çaba harcamak istemiştim koruyabilmek için, elimden ne geleceğini bulamadığımı, sadece buradan kalkıp istanbula onu görmeye gittiğimi ve tekrar konuşmak istediğimi söylediğimi hatırlıyorum. kötü bir gündü.. kendimi kötü hissediyordum. valizim kapının eşiğinde kalmıştı. aynı eşikten alıp tekrar arabama koymuştum sonra giderken. ilk aşık olunan sevgiliden ayrılmak gibiydi, belki evlat acısı gibi tabiri de doğru olabilir bunu anlatmak için. canım çok acıyordu çünkü çok emek vermiştim, çok sevmiştim ve karşılığında raf ömrü dolmuş bir ilişki ve beklemediğim kadar çok suçlama vardı, hakkımda bunları düşünebilmiş bir insan ile 5 sene et-tırnak halinde yaşam sürdükten sonra tırnaklarımı kerpetenle çeken bu insanın şimdi beni hiç sevmediğine, benim de aynı acımasızlık içerisinde davranmam gerektiğine inanmam ne uzun zamanımı aldı. yine de sonuçta ne oldu, geçti.. hala arada bir rüyamda görmek, bazen bir şeyler canımı yaktığında onun sızısını hatırlamak haricinde ne haberim var, ne bir kere karşılaştım ne de elimden bir şey geldi korumak istediğimi sandığım dostluğunu korumak için.. kayıplar tek başına mı verilir? bir taraf mı hatırlar ve özler? söyledikleri gerçek miydi, inanmış mıydı, benden içten içe aslında nefret etmiş bir dost muydu? bulamadım.. bilmek istemedim daha fazlasını.
unutmamışım ama hala bunları..yine de içimde ona duyduğum sevginin nasıl bir şey olduğuna dair bir hatıra öyle canlı ki..onu ne kadar sevdiğimi gözümün önüne getirebiliyorum desem yeri..

affetmek ve unutmak birbirinden bağımsız işleyen iki eylem. affettiklerini unutamadığın oluyor, dedikleri o söz gibi işte, "affeder ama neyi affettiğini unutmaz".. bu iyi değil, bunun yerine her şeyi unutabilmeyi tercih ederdim. hatta gerçekten "eternal sunshine of the spotless mind"daki firma gibi birileri gelip "tamam ulan silicez hafızanı" dese, parça parça ayırmaz, komple formatlatır, parası neyse taksit filan yaptırır öderdim. yerine yenileri dolacak yine, ve belki onlardan da kurtulmak isteyeceğim ama önemli değil, bir sabah uyandığımda yaşayacağım o anadan yeni doğmuş huzuru için ne verilmesi gerekiyorsa vermeye razıyım.. bir de mutlu olmuş olduğum anılar var elbette ama hiç bir önemi yok, onları ayırmakla uğraşmalarına da gerek yok, "bedeli ödenmiş mutluluklar" ekolünden bulunduklarından, o mutluluğun hemen arkasından başıma gelmiş olan sinir bozucu hadiseyi de hatırlatıyorlar nasolsa, yani durmasa da olurlar..

kendime bir kahve daha yapacağım şimdi. ev soğuk. ellerim hep buz gibi. artık sigara içmediğimden normalde bu kahve seansına eşlik edecek olan sigaranın yerine geçecek bir şey yok. o boşluk duruyor. aslında uzun zaman oldu, artık sigarayı da hatırlamıyor olmam gerekirdi ama kahve tadı işimi çok zorlaştırıyor. sanki sigarayı isteyen ben değilim de kahveymiş gibi..
görünürde her şey yolunda. işe gidiyorum, işten çıkıp eve geliyorum, haftada bir gün arkadaşlarımla görüşüyorum, bir gün yemek ve ütü yapıyorum, 2 gün spor yapıyorum, bir ya da iki gün annemi görüyorum, babamla aram iyi, içki ve sigara içmiyorum..

yani demem o ki;

Fitter, happier, more productive,
comfortable,
not drinking too much,
regular exercise at the gym
(3 days a week),
getting on better with your associate employee contemporaries ,
at ease,
eating well
(no more microwave dinners and saturated fats),
a patient better driver,
a safer car
(baby smiling in back seat),
sleeping well
(no bad dreams),
no paranoia,
careful to all animals
(never washing spiders down the plughole),
keep in contact with old friends
(enjoy a drink now and then),
will frequently check credit at
(moral) bank (hole in the wall),
favors for favors,
fond but not in love,
charity standing orders,
on Sundays ring road supermarket
(no killing moths or putting boiling water on the ants),
car wash
(also on Sundays),
no longer afraid of the dark or midday shadows
nothing so ridiculously teenage and desperate,
nothing so childish - at a better pace,
slower and more calculated,
no chance of escape,
now self-employed,
concerned (but powerless),
an empowered and informed member of society
(pragmatism not idealism),
will not cry in public,
less chance of illness,
tires that grip in the wet
(shot of baby strapped in back seat),
a good memory,
still cries at a good film,
still kisses with saliva,
no longer empty and frantic
like a cat
tied to a stick,
that's driven into
frozen winter shit
(the ability to laugh at weakness),
calm,
fitter,
healthier and more productive
a pig
in a cage
on antibiotics.

hahahaha.. oldu işte.. a pig. in a cage. başardım.

"başarmadım mı ulan amına koduklarım" diye bağırmak için biraz daha bekleyeceğim.
bu defa bağırırken yelkenlerimi açmış, kıyıdan uzaklaşıyor olacağım.. sadece bunun için yaşamayı değer bulmaya başladım..ne enteresan, bunca sene sonra, bana yaşama sebebi olabilecek bir şey buldum ve eğer onu da yapar ve canımın sıkıldığını fark edersem kendimi oracıkta kendi ellerimle boğmaya karar verdim. başka da çaresi yok..

9 Ekim 2008 Perşembe

gece nöbeti



Daha az seviyorum seni
Giderek daha az
Unutur gibi seviyorum
Azala azala
Aramızdaki uzaklığın karanlığında

Geceler kısalıp gündüzler uzuyor öyle olunca
Daha az seviyorum seni
Kendini iyileştiren bir yara gibi
Daha az
Ve zamanla..

Sen geceyi tutuyorsun, ben nöbetini
Uzak dağ kışlalarında
Görmüyoruz birbirimizi
Usul usul sis iniyor
Kopmuş yollara
Işığı hafif, uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin
Bir çığ gibi büyüyorsun rüyalarımda
Sevgilim sevgilim
Yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin
Nöbet kadar yalnızken öğreneceksin bunu da..

Artık daha az seviyorum seni
Unutur gibi, ölür gibi daha az..
Yeniden ödetiyorum kendime
Onca aşkın öğretemediğini..

Kolay değildi
Yalnızca sevgilimi değil, evladımı da kaybettim ben
Kaç acı birden imtihan etti beni
Bir tek gece vardır insanın hayatında
Ömür boyu sürer nöbeti
Bu da öyleydi
İyi ol
Sağ ol
Uzak ol
Ama bir daha görme beni..

(mu.mu. - gece nöbeti)

keyword

4 Ekim 2008 Cumartesi

Selfishness is not living as one wishes to live, it is asking others to live as one wishes to live.

~Oscar Wilde, The Soul of Man Under Socialism

26 Eylül 2008 Cuma

welcome to crowd


kısa topuklu ayakkabı - diz boyu etek diyarına tekrar hoşgeldiniz..
lütfen eski kimliğinizi paspasa siliniz..



adınızın sonuna eklenecek olan "hanım" ile üzerinize almış olduğunuz sorumluluğu yerine getiriniz..



müşterilerin her zaman haklı olduğunu aklınızdan çıkarmayınız, ne demiş bosh "müşteri kaybedeceğime kendimi kaybederim daha iyi"demiş, kendinizi çok kaybetmemeye azami dikkat gösteriniz yine de..


esas unutulmaması gereken tüm bunların para için yapılmakta olduğudur. Ne kadar çok tüketirseniz onlar da sizi okadar uzun tüketirler..



hedefi unutmamak ve o hedefe ulaşır ulaşmaz bu dünyadan tekrar "çimene yat, denize bak" dünyasına geçmek şarttır, farzdır, aksi ve fazlası günahtır yazıktır..



o hedefin ne kadar yakın olduğu ise saatinize ödenen paraları ayakkabıya yatırma isteğiniz ile ters orantılıdır..


çalış, öğünme, elinden gelirse öğürme ve asla güvenme.
bildiğim en esaslı iş ögüdü işte budur..



(for photography see http://bsimple.com/ )

22 Eylül 2008 Pazartesi

sevgili dostum g.,

belki de sorunun esasında bizden başka herkeste olduğu varsayımından hareketle en büyük hatayı yaptık.

belki de "alışamadım bu dünyaya" mottosu ve akabinde edinmiş olduğumuz "bir şekilde kendine survive edebilecek ortam sahibi olup bu ortamdan da kovulana kadar hayatını sürdürmeye bakma hali" yanlıştı.

belki de biz gerçekten çok yanlış insanlar olduk en sonunda..

hep konuştuğumuz gibi, bizden beklenen başarı hikayelerini bir yana bırakıyorum, bizim kendimizden ve birbirimizden beklediklerimizin bile kenarından köşesinden geçemedik.

senin en yakının ve hatta bir organın olarak gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki sen iyi bir insan falan değilsin, değildin, olmadın. en az ve en çok benim kadar kötü olduğunu söylediğim için bircan gibi aşağılanmak ve azarlanmak korkusunu içimde hiç duymadan yazıyorum bunu tahmin edersin ki.. iyi niyetli olman hiç bir şeyi açıklamıyor, hiç bir hatayı örtmüyor ve bencillik kelimesi bütün çıplaklığı ile piyasa fiyatlarını yerinden oynatıyor.

evet bütün demek istediğim bu, iyi niyetli olabilirsin ama niyetin kendi iyiliğin için olunca buna "iyi insan" denmiyor. başkalarının çekeceği sıkıntıyı hiç düşünmeden yaşamak seni süpermen yapmıyor..

görmek istediğimiz gözlerimizi taktık, hayatın bize yamuk yaptığına sarsılmaz bir inanç sahibi olduk, bu dünyaya ait değildik, öteki dünyalara gidecek paramız yoktu, annelerimiz deli, babalarımız alkolik, ailelerimiz problemli çocuk yetiştirme enstitüsü, etrafımızdakiler anlayışsız, bizler kimseyi kırmamak için yalan söyleyen melaikelerdik.. ( melaike kelimesini yazarken bile zorlanmam melaike olmadığımız anlamına gelmez değil mi tatlım? :) )

böyle mi gerçekten tüm hikaye? benzer şartlarda yetiştirilmiş kaç insan evladı tanıyorsun sonucu bizimle kıyaslanabilecek?

bir bilinç mi geldi yoksa sen buna pes etmek mi dersin bilmiyorum, ben de karar verebilmiş değilim hangisine maruz kaldığıma ama tek bildiğim ölemediğim ve bu şekilde yaşamaya da devam edemediğim ve artık bunun için bir şey yapmazsam kendimi çiğ çiğ yemek suretiyle koli basili falan olmak zorunda kalacağım oldu.

çok laf salatası yaptım, şunu demek istiyorum "bu dünya çok kötüüü" diye bağırıp kendimin ne olduğundan bahsetmek yerine bir uyum sürecine girmeye çabalamaya karar verdim, "değişmek" demek istediğim.

onların istediği gibi olmak değil belki ama yontulmak, törpülenmeye izin vermek. bunca yıldır ömrüm törpülenirken şimdi kendimi inandırdığım kalelerin yıkılmasına müsade etmek, onların belki de doğru olmadıklarını kabul etmek..

beni bilirsin, hiç bir istediğimden kolay vazgeçmedim, çoğunlukla da her istediğimi aldım, zaten çok az şeyden vazgeçmek zorunda kaldım, öyle ki bir örnek vermek için kendimi zorladığımda hatırlayamıyorum (eminim sen benim için bunu yapabilirsin, ben de senin için). şimdi de büyük bir kandırmacanın içerisinde olabilirim ama kendimi bunun benim istemem sonucu bu şekilde olduğuna inandırdım. normal bir insan olmak istiyorum, dünyaya uymak istiyorum, bu benim istediğim olduğu için de şimdiye kadar olduğum ben olmaktan vazgeçiyorum. onları taklit ederek mutlu olmak istiyorum çünkü diğer yolla mutlu olamadığımdan emin oldum, daha fazla deneyecek yerlerim ağrıyor...

artık kabul etmeliyiz sevgili dostum, intihar edecek yaşımız geçti ve kimse bizim için bu iyiliği yapmıyor. kendimi bir direkten bir ağaca çarptım, bana mısın demedi ve o gün aslında bu kararı aldım. madem ölemiyorum ozaman en azından yaşamayı denemeliyim..

şimdi garip bir hazırlık içerisindeyim, hayatımı komple değiştirmek, kendi istediğim şekle getirmek, ayakta kalmak ve ayakta kalırken kimseye dayanmamak için.. kimsenin parasını almamak, parasını aldığım için kimsenin benden olmamı istediği insan olmam konusunda laf yememek, yıllardır hayalini kurup gidemediğim şehre gitmek, kendi istediğim gibi yaşayabilmek için.

çok güçlü olduğumuzu iddia ederken tek yapabildiğimiz içimizin yıkıntılarını toplamak oldu ve bu bile bizim için çok büyük bir işti. birilerinden ayrılmak, bir takım bağımlılıklar edinip akabinde onlardan kurtulmak, nefes alıp vermeye devam edebilmek oldu tek başarımız ve ben artık kendime baktığımda bunu görmekten çok sıkıldım. bu yapmacık "çok güçlüyüm ben" hikayesinden çok sıkıldım, bu gerçek değil..

gerçek; senin geçtiğimiz 1 sene içersinde burada gerçekten para kazanabildiğin bir işe sahip olman, o evin kirasını kendin ödemen, kendi kredi kartını ödemen, annenden bağımsız bir hayat sürebilmen sonucunda çok güçlü olduğunu iddia etmen olurdu. birilerinin bakımına muhtaç sürülen bu yaşantılar uzaktan gayet patetik görünüyor.. (bunları seni suçlamak için yazmıyorum, babamın gölgesinden kocamın şemsiyesine yaptığım yatay geçişte, şemsiyenin sapı götüme girmese şimdi böyle "kendi ayakların üzerinde dur" yardırmacasına kendimi kaptırmış olurmuydum inan hiç bilmiyorum)

işe girmeyi ve para kazanmayı denediğini biliyorum, maaş alamadığın bir işin ardından düşük bir maaş ile çalışmak zorunda kaldığını da biliyorum ama en azından bir maaşın vardı ve bu bir başlangıçtı, sevgilinin orayı arayıp patronlarına ana avrat sövmesi sonucu işinden olman ise ya senin ya da sevgilinin suçuydu, bu oranın şartlarına uygun hareket edememekti ve bu da gerçekten o paraya ihtiyaç duymamandan çünkü annenin her zaman götünü toplamasından kaynaklanıyordu (aynısı benim için "baba" versiyonu ile hayat boyu geçerli oldu..) ama neticede sonuç değişmedi, işsiz, parasız ve birilerinin desteğine ihtiyaç duyar hal devam ediyor.

zaten bildiğin şeyleri çok uzun anlatmış olabilirim dostum, istediğim seni üzmek ya da daha fazla canını sıkmak değil inan, belki de seni üzsem ya da daha fazla canını sıksam bunun da bir faydası olabilir ve belki de bunu yapmışımdır.. seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun, bu herhangi insanların "süreli" sevgileri ile kıyaslanabilecek bir şey de değil, yine de bu göz açılması esnasında bencilliğinin boyutlarının gerçekten tavan yaptığını ve bu gidişin gidiş olmadığını, etrafındaki herkese zarar verdiğini gördüm, görüyorum.

bu kadar lafı neden ettim? kendi kendini inandırdığın bu "ben haklıyım, dünya beni anlamıyor" halinden bi çık, bi dön kendine bak, kendine gel eğer gelebiliyorsan, gelemiyorsan tutun bana ben kendime gelirken bi yere kadar bırakayım seni de, iyi ol, huzura er, kendine kal, bunlarla uğraşmak zorunda kalma diye ettim..

ölme diye ettim. ölme. çünkü bende bencilim ve senin bencilliğinin benimkine dokunuyor olmasından rahatsızım. çünkü hayatıma sen yanımda yokken bir yerlerde var olduğunu bilerek devam etmek çok zor olmuyor ama senin olmadığın bir dünyadan çin halk cumhuriyeti eksilmiş gibi geliyor, hatta belki komple asya kıtası. 3 tarafı denizlerle çevrili yurdumu ateşe vermek istiyorum içerisinde sen olmadığını düşününce..sen olmazsan benim kötülüğüm olduğundan büyük görünüyor gözüme, haklılığımı kaybediyorum ya da haksızlığım öksüz kalıyor. yaşayabileceğini, herkesin yaptığı bu şeyi senin de en azından deneyebileceğini biliyorum, denediğin zaman yapabildiğini de biliyorum. sadece bir silkinmen gerekiyor.

seni çok seviyorum dostum,
belki de en azından söylemiş olduğun gibi beni bırakmamak için deneyebilirsin, çünkü senin de beni çok sevdiğini biliyorum..

19 Eylül 2008 Cuma

officially fall..officially falling again..

i like to remember things my own way.
how i remembered them, not necessarily the way they happened.


LOST HIGHWAY

işte böyle..

17 Eylül 2008 Çarşamba

mesela mutluyken..

macera evvela teknenin göcek'te, çekek yerinde altının zımparalanması ve benimde desteğimle zehirli boya sürülmesi ile başladı. aylardan şubat'tı, bence tatil için gayet idealdi.. ankara'da yüzünü unutturan güneş arada bir tshirt ile gezmeye sebebiyet verecek kadar dozunu arıtırıyor, diğer zamanlarda da ankara ayazını unutturması ile bile yetiyor. ayrıca yelekle geziliyor, bu bir lüks bu ayda..

bunun yanısıra bozkırın uzağında olmak, denize bakmak insanı şubat ayında kış depresyonundan alıp bambaşka kafalara gönderiyor..su kafası.. bahsi geçen teknenin bu hazırlık aşamasındaki hali aşağıdaki gibidir:
bu yukarıda görünen elbette altı boyanmadan evvelki hali, boyandıktan sonra pek şahane oldu, elimize sağlık..

Göcek avuçiçi kadar yer, yapacak bir şey de yok. Etrafında muhteşem koylar olması ve Turgut Özal tarafından popülerleştirilmiş olması sebebiyle bir tane 5 yıldızlı otel çakmışlar, önünden denize giriliyor, güzel balıkçılar var ama mesela şubat ayında gittiysen benim gibi, akşam 1de vardıysan ve açsan bu aç uyuman gerektiği anlamına geliyor.. (biz aç uyumadık, babamın kankaları mangal başındaydı çok şükür..) manzarası elbette süper, tartışmasız güzel.. mesela şöyle:


daha sonra (nisan ayında) tekrar gittiğimizde, şubat ayına nazaran daha kalabalık olmakla birlikte yine boş sayılabilecek bir güzellikteydi, biz de öğlen yemeği için bişeyler yiyelim diyerek bir kebapçıya oturduk. 3 tane beyti, 1 tane adana söylendi, 4 tane de meşrubat, beklediğimiz hesap kişi başı 10 hadi bilemedin 12 ytl olsun şeklinde iken gelen 72YTL hesap hala hatırasını koruyor, sebebi ise 72YTL'nin büyük para olmasından ziyade insanın kazık yediğinde kendisini kötü hissetmesi. Reklamdaki midesinde cep telefonu öten kadın gibi, üzerine bi bardak su içtik, sular şirkettenmiş.. Henüz hiç bi şeyden habersiz yemek beklerken aha şöyleydik:
Fotoğrafı çeken olması itibariyle kardeşim eksik, aslında yanımda oturuyordu kendisi. Kebapçının da menüsüne bakıp ona göre sipariş verilmesi açısından ismini hatırlamak isterdim ama tek bildiğim çarşının hemen göbeğinde olduğu. çarşı zaten bi göbek kadar olduğu için çok sorun edilecek bir tarif değil bu..

velhasıl, göcek güzel bir yer ama sezon kısa bu biir, yapılacak hiç bir şey yok desem yeri bu ikii, bunu arayanlar için ideal olabilir ama bence sadece teke sahipleri için ideal.. port göcek gördüğüm en güzel marina, yeşilikler içerisinde, duşu - wc'si bodrumdan da marmaristen de temiz ve güzel.. enteresan bir bilgi daha, göcek migros diğer migros'lardan pahalı, sebebini sorduk, "burda böyle" dediler, bir nevi "işinize gelirse"..




nisan ayında hava hala serin oluyor bir şekilde, denize de girmiştik bazı günler ama genelde serindi. yağmur yağmıştı bir gün sağanak, bir de tam turunçtan sonra yağmur çiselemeye başlamıştı, gebe kilise de durmuştuk ondan evvel, yukarılara tırmandık, aha bu aşağısı işte tırmandığımız yer.


tırmanırken ayakkabı giymeyi bir tek ben akıl ettim çünkü oraya daha önce defalarca tırmanmış olan da bendim, onlara neden ayakkabı giyin demedim hatırlamıyorum..keçi gibi seke seke çıktım da oturdum yukarı bi o yana baktım deniz, bi bu yana baktım deniz, düşünüyorum hala insan denize bakmaktan da sıkılır mı bir zaman sonra? insandan insana değişir herhalde, benim için durum "su akar deli bakar"..
uzuuun uzun bakabilirim yani.. bu da gebe kilisenin kiliseli olan kısmına misal:



neyse sonra işte, otel kalıntısı var bir tane marmarise doğru yola devam edince. 7 yıldızlı olucakmış, 15 senedir ne yıkıyorlar ne yapımına devam edilmesine izin veriyorlar, içmeler'e gelmeden karşılar insanı mezarlık gibi görünür hep gözüme, rezalet, kocaman bi bina yığını, onu gördüm, yağmur çise çise yağıyordu ozaman, babamda viski içiyordu ondan özendim de aldım elime herhalde o viski bardağını, gittim taaa teknenin önüne (böyle deyince "taaa"nın uzaklık belirtmesinden ötürü insanın gözünde gulet canlanıyor değil mi? oysa en fazla 1 metre uzaklaşmış olabilirim diğerlerinden..), taaa teknenin önü hiç konforlu bir yer değil, nitekim kendisi bir yelkenli..
görelim yelkenliyi:


burnu konforsuz olsa ne yazar, dünyanın en güzel yeri oydu.. hele gitmekte olduğumuz yön marmaristi, yağmur çiseliyordu ve elimde viski vardı, öte yandan kulağımda kulaklık takılıydı, müzik de pek güzeldi, sol yanımda eşek adası vardı, ardından feneri gördüm, iyi geldi, burnumuzu netsel'e çevirmiştik, gidiyorduk güzel güzel, her şey iyiydi.. yağmurun biraz hızını artırması hoşuma bile gitmişti.. yağmurluğum da vardı zaten, daha ne isterdim ki.. aha bu da yağmur yağarken teknenin dışı mesela: (anlattığım yer değil, serçe adasında dururken çekmiştim bunu ama ambiyansı açıklamak için örnek olarak göstermekte sakınca yok..)


yağmurda daha güzel hakkaten hava, deniz, ruh halim filan..serçe koyu'da tavsiye edilesi muhteşem gibi bi yer denebilir.. insanlar öğleden sonra sığınıveriyor oraya. yanımızdan taka geçti mesela biz sığındıktan hemen sonra, barbun aldık kendisinden, kilosuna 45YTL verdik ama barbun dediğime bakmayın "balina ebatlarında/barbun tadında" bir şeydi bahsettiğim, kişi başı bir barbun şeklindeydi alışveriş, dehşet de lezzetliydi..(aylardan nisan'dı..)

bu aşağıdaki fotoğraf da serçe koyunun kıyısından çekildi tarafımızca, tuhaf bi mekan var orda "restoranbakkal" diyebiliriz sanırım kendisine. içecekleri satın alıp gidebilirsiniz de, oturup içebilirsiniz de.. akşam yemek yiyecekseniz evvela söylemeniz lazım ki hazırlık yapsınlar.. bir de salıncak vardı en çok onun keyfini sürdük, bu da salıncaktan manzaramız olarak kayda alınsın:



tatilin geneli babama gps'i öğretmeye çalışarak geçti, bu da onu ölümsüzleştiren fotoğrafımız:
neticede çözümü benim kitapçığı türkçeye çevirmem, bilgisayarda yazmam ve print edip naylon poşet dosya ile babama teslim etmem şeklinde bulduk, her şey böyle daha kolay, daha güzel olmadı mı? oldu evet. ama buarada ben öğrenmiş oldum gps aletini, bana yaradı yani, iyi oldu.

bilenler bilirler, bilmeyenler bana sorarlarsa bilmeliler, marmaris-içmeler arasındaki yolda martı-marmaris palace-mares dizi dizi 5 yıldızlı otellerdir, aralarında turban'da vardır, grand yazıcı da vardır, hatta arena beach vardı eskiden,şimdi adı değişti, "bana müzikli iskele olsun, yastığa yatayım kokteyl yudumlayayım" diyen varsa mevcuttur ama diyeceğim bu değildi, bana hiç lazım değl beach havası, bu havada olan da bence marmaris'te kalabalık etmesin, çeşme'ye buyursun, plaja girerken 50 ytl bayılsın, rahatlasın..
hazır o yoldan bahsetmişken, içmeler belediyesinin zakkumları diken ellerinden öperim, böyle güzel bir yürüyüş yolu onca kilometre boyu nerede var bunu da sorarım.. çok daha iyisi olabilirdi ama şimdilik yola örnek resim şu olsun:
bu da zakkum misal:


neyse ne diyordum, hah, o yol.. evet o yol ömrümde en sevdiğim yollardan biri.. marmaris tarafından içmelere doğru ana caddeden giderken, içmeler manzarası bunca sene sonra hala ara ara gözlerimin dolmasına sebep olur (nedense hiç durup fotoğraf çekmedim, örnek veremeyeceğim..).. Ana caddeden değil de sahil yolundan gidiyorsanız ise (yayan yahut bisikletli çünkü motorla bile yakalarlarsa kızıyorlar, çok kızarlarsa ceza bile yazarlar..) otellerin içmelerde yeniden başlamasından az evvel, kafeler başlar.. Can's cafe bunlardan hem en çok bilineni hem de en çok sevilenidir. Kahvaltı için de akşam yemeği için de uygundur (cebinize tatil için uygun miktarda para aldığınız farzı ile), akşam yemeklerinde gitar dinlersiniz, denizin hemen üzerinde oturursunuz öyle ki düşseniz içine düşersiniz, en sevdiğim yerlerden biridir hakkaten. aha bu da manzarasına örnek foto olsun:

bu görünen masa, can's kafenin balkon kısmına misal olsun diyedir, ayrıca bir üst basamakta daha bir yemek masası şekilli olanları vardır bunların. yine aynı mekandan bir başka görüntü(m) için "marmaris'te ne var?" sorusuna bakmak mümkün.. ya da daha fazla fikir sahibi olmak lazımsa aşağıdaki resme bakılabilir. gene keyfimden yarılacak gibi gülüyorum, sahil-manzara falan da her şey meydanda..
tabii bu görüntü ve huzuru elde etmek için orada bulunulan zaman dilimi pek önemli. normal şartlar altında sağ yanımda görünmekte olan kum kısmın yerini plastik şezlong ve yatalak turistler ile onların şemsiyeleri alıyor. oysa sahil böyle güzel, bomboş ve cana yakın (yahut bana yakın..)

nerden başlasam, nasıl anlatsam bir hikaye benim için marmaris ama nasıl olduysa sonunda bir yerinden anlatmaya başlayabildim, çok da uzak bir yerinden göcek'ten : )) ama işim gittikçe zorlaşmaya başladı marmaris'e varınca, onca fotoğrafın arasından seçmek, tamamını sevdiğin bir yerden kısım kısım bahsetmek. birisini neden sevdiğini açıklamak da bana hep acayip gelir zaten. birini bir "sebep"ten sevmek sevginin akıl ile yapılan bir iş olduğuna işaret eder bu da onu gerçeklikten uzaklaştırır.. bana böyle geliyor işte.

yine de bir kısım da olsa anlatabildiğim için mutluyum.. belki sonra devam bile ederim :)

7 Eylül 2008 Pazar

senin için yeni bir şey yazdım

04.09.08

Yaptığın şey şu; "önce tamamen yıkılmadan nasıl yeniden ayağa kalkabilirim" demek.
önce tamamen yanıp sonra küllerinden yeniden doğmayı beklemek.
ve her defasında o küllerden yeniden doğan alt kimlikten derhal sıkılıp yeniden küle dönüşmeyi bekleme safhasına geçmek.
bu, etrafındakilerin seni her defasında 'us'landın zannedip "hah.. işte bu sefer" dedikleri kısım,
sonra sen son sürat yanışa geçince "tüh..gene değil" kısmı başlıyor.
bense artık ne "hah" ne tüh" demiyorum.
sanırım bu durumu çözeli çok olmuştu ama kelimeleştirmemiştim.
ö.'nün aşkın en sevdiği halinin "acı" hali olması gibi, sende bir hayatın en çok "yanılan" kısmını seviyorsun
ve bunu henüz 15 yaşındayken bulduğun her yere "full speed on wrong direction" yazarak belirtmiştin.
biz anlamamayı seçtik..

neyse şu an teknenin burnuna oturdum ve senin son ölmemeyi başardığın sabah evden çıkıp meclis parkına yürürken
"dinle" diye mesaj attığın şarkıyı dinliyorum (çok belirtili isim tamlaması) (tasvir ruhun gıdasıdır).

seni seviyorum.

21 Ağustos 2008 Perşembe

the world is not enough

the world is not enough çalıyor.
bir anda içimde garip bir his oldu.
kendi eski sevgililerime dair hiç yaşamadığım bir his.
acıma.
yanma.
bana ait olmayan bir sevgi (belki de adına aşk mı deniyor?)nin hatırasını getirdi şarkı ne garip.

vilayetler evindeki curcunanın arasında gelin odasındaki şifonyerin üzerinde duran burger king paketleri mesela..

kafasına duvak örtmek istemeyen gelinin inadı ya da..

düğünden evvel üst katta fotoğraflar çekilirken yapılan soytarılıklar "gemiyi de çekiyor musun"lar..

gelinliğin uçuşan parçaları, o parçaların rüzgara kapılıp uzaklaşması, beyaz ufak parçalar..

sonra işte, the world is not enough..

bazı şarkıların beraberinde bazı kokuları, bazılarının ise günleri taşıması bu. bir başkasının sevgisinin, sevgi ve sahip çok uzaklarda iken bile geri gelmesi..

şarkıyı seçtiğimiz gün, sahibinin içeride gelin yatağı olması gereken yatakta yanında bir kova ile kusmuklar içerisinde yatması, annesi kardeşi ve benim yan odadan ona şarkı seçtirmemiz, elma yememiz, gelinin elma istemesi, vermememiz de bu şarkının anılarına dahil mesela..

ne kadar uzakta şimdi. o gün, şarkısı ve sevgileri..
hayat da böyle bir şey işte diyerek bitirmek istemezdim bunu..
üzgünüm.