4 Kasım 2008 Salı

iş yaşantısının insan bünyesi üzerindeki etkisi hk.

bu şeyler beni çok yoruyor..

hiyerarşik düzen denen şey mesela..
kıdem örneğin..
yıllardır çalışmanın verdiği o kendine güven ile zekaya ihtiyaç duymaksızın başarıya sahip olunduğuna dair mevcut yanlış inanış,
para sahibi olmanın hak sahibi olmak anlamına gelmesi,
insanlara dilediğin gibi kötü davranarak stres atabileceğini ve bu konuda da diğer her konuda olduğu gibi haklı olduğunu zannetmek,
ezebileceklerini bu yolla ezerken, ezemediklerine bu hareketin arkasından gülümseyip,haklı olduğuna onay alma amaçlı "ama bunlara da 40 kere söyledim" gibi cümleler kurmak..

çok yorucu..

hayal ettiğim her şeyin çok uzağında.

hep böyle oluyor. çalışmam gerektiği konusundaki ortak kanı sonucu bir işe giriyorum ve aklıma da kalbime de ayrı ayrı iğneler batıyor. kendimi inandırıyorum, yapabileceğime, onların doğru olduğuna, bunun normal olduğuna, inandım sanıyorum ve başlıyorum.
bir süre etrafa bakarak geçiyor zaman, ne olup bittiğini anlama süresi ile, ki bu süre daha uzun olsa bi 3 ay mesela, her şey daha kolay olacakken, 1 ay sonra ben işi öğrenmiş, araziyi tanımış, habitat konusunda fikir sahibi olmuş, genellikle survive edebileceğimi de anlamış ama etmek istememeye de başlamış oluyorum. bu survive etmeme isteğinin içime gelmesi 1 ay sürerken, tüm bunlar yokmuş gibi davranıp, kendinden başkasına fazla da şikayet etmeden dayanma sürecim bulunduğum ortamdaki canlı tülerinin varlığıma müdahalesine bağlı olarak uzayabiliyor ya da kısalabiliyor ama genel olarak 1 ila 3 yıl arasında olduğunu söylemek mümkün.

1. ay bitti, hayırlı olsun..

3 Kasım 2008 Pazartesi

deniz suyu hürmetine..


gece ter içinde uykumdan uyandım.

bir defa.
iki defa.
üç defa.

saçlarımın dibinde biriken ıslaklık, içimde biriken sıkıntının yanında yaz havası gibi kalır.

sorsa birisi, sorun ne? bilmiyorum ki demek lazım yine..
bilmiyorum ki..

bedenimi geri getirirken zorla, aklım başka yerde, kalbim başka yerde, kaç parçayım belli değil, sonra saçlarım ıslanıyor, üşüyorum ama, nasıl anlatmalı ki?
bilmiyorum ki..

kış havasının beni her sene soktuğu ve benim her defasında orjinal bişi yaşıyorum zannetiğim bu buhran haline bu defa kanmasam diyorum, geçici olduğunun bilinci ile yaşasam bi kere de şu duyguları.. ama neden her defasında bu defa gerçek sanıyor insan illa? bu defa geçmeyecek sanıyor?

ya da şöyle mi sormalı; hangisi gerçekten geçici olan?
yaz ile gelen mutluluk mu kış ile gelen bu çocukluk kabusları mı?

bana bir şişe deniz kokusu gönderin,
saç diplerime süreceğim..

bi iç çekiş süresinde..

gittim, geldim, hemen yatağıma girdim, yatak örtüsünü kaldırmadan, onun altına, yorganın altına.. yola bakmadan uyudum eve gelene kadar, yola gelene kadar uçakta, yoldan gelince yatakta, uyudum, yorulmuşum.. beni karşılayacak olan şehrin görüntüsünden, gürültüsünden, soğuğundan, kırmızı ışıklarında duran arabalarından, işten çıkanlardan, eve gidenlerden, benim gibi yoldan gelen ve bıraktığı yerin neşesini üzerinde taşıyanlardan, o neşeyi her defasında geldiğim yerde bırakıp yerine burdan ayrılırken sırtımdan indirdiklerimi yeniden sırtlanmaktan sıkılmışım.. hemen uyudum. ağır, külçe gibi, her defasında gidip döndüğümde olduğu gibi, ertesi sabah uyandığımda bir defa daha "uyanmış" olmanın bilincine erişeceğimi bilerek uyumuşum..sabah uyandığımda hava karanlıktı, ev soğuktu, yüzümü yıkamak için uzandığım musluğun kendisi soğuk, içinden akan su ise buzdu..dün müydü o bacaklarım çıplak gezdiğim, askılı elbisemin içerisinde "gölgede otursak olmaz mı" diye inlediğim gün? dün müydü gerçekten? penye boğazlı kazağımı giydim üzerime, gri tiftik hırkamı, kadife pantalonumu ve botlarımı.. askılı elbisemin hafifliği saçlarımda kalmıştı, ensemden topladım sıkıca, üzerimden güneşim gitti.. güneşim giderken gülüşümü de alıyor yanıma..

çok şanslı olduğumu söylüyorlar bana, kısa süreli onların yorgunluk adını verdiği yolları göze alıp güneşe döndüğüm için yüzümü, ayçiçeği gibi..oysa bu benim bulabildiğim yaşayabilmenin yolu. soluğumu tuttuğum ankara günlerinin ardından bir nefes alımlık süre bu. doyasıya içime çekiyorum bu yüzden, uzun uzun içimde tutuyorum, kendime üflüyorum sonra..

bunu yapmak bana iyi geliyor sanıyorum, gitmek ve gelmek..
yine de alışırım zannetiğim ve bir türlü alışamadığım "ne çabuk bitti", "çok kısa sürdü" ve "neden bitti" hislerinden kurtulamıyorum, gelmeme yakın gözlerim yanmaya başlıyor inceden, burada olduğum saatleri gideceğim için üzülerek geçirmemeliyim diye düşünerek oyalıyorum kendimi, gelince de uyuyorum, hemen.

kendini uykuya sakla, yorganların altına, teninle ısınmış yumuşaklığa sarılıp bekle ya da tenini ısıtan yumuşaklığa :) .. yaz gelince yeniden içinde hissetmeye başladığın şeyin adı sadece sıcaklık değil aynı zamanda mutluluk da oluyor, her defasında..

her defasında bu defa bitmeyecek zannettiğin kış ve beraberinde getirdiği bu karanlık hava, bu iç karartıcı şehir ve çatlayan ellerinin acıması sonunda geçiyor, yaz geliyor..bunu düşünerek yaşarken onun geleceğini unutmamak için yapabildiğim tek şey ise arada bir "kuşları boş vermeyip" kanatlarım olmasa da uçmak :)

"keşke"lerle dolu 2 günün sonunda, yeniden ankara, kapkara, seninki benden kara..

31 Ekim 2008 Cuma

"tecrübe yediğin kazıkların bileşkesidir"

"tecrübe kalpte kalan izdir"

ise

"ihtiyati tedbir" farz mıdır?


çok tatsız olduğunu kabul etmem lazım..

30 Ekim 2008 Perşembe

life for rent

I haven't really ever found a place that I call home
I never stick around quite long enough to make it
I apologize that once again I'm not in love
But it's not as if I mind
that your heart ain't exactly breaking

It's just a thought, only a thought

But if my life is for rent and I don't lean to buy
Well I deserve nothing more than I get
Cos nothing I have is truly mine

I've always thought
that I would love to live by the sea
To travel the world alone
and live my life more simply
I have no idea what's happened to that dream
Cos there's really nothing left here to stop me

It's just a thought, only a thought

But if my life is for rent and I don't learn to buy
Well I deserve nothing more than I get
Cos nothing I have is truly mine

While my heart is a shield and I won't let it down
While I am so afraid to fail so I won't even try
Well how can I say I'm alive

If my life is for rent...

23 Ekim 2008 Perşembe

no comment

“Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olmayacağız... Hepimiz heba oluyoruz... Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş... Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık.... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız...’

Chuck Palahniuk


beware


I like too many things and get all confused and hung-up running from one falling star to another till i drop. This is the night, what it does to you. I had nothing to offer anybody except my own confusion.

—Jack Kerouac

15 Ekim 2008 Çarşamba

annemden gelen..

AĞUSTOS ÇIKMAZI

Beni koyup koyup gitme, n'olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup koyup gitme, n'olursun

Bir deniz kıyısında otur
Gemiler sensiz gitsin bırak
Herkes gibi yaşasana sen
İşine gücüne baksana
Evlenirsin, çocuğun olur
Beni koyup koyup gitme, n'olursun

14 Ekim 2008 Salı

rainy days vs. sunny days




yağmurlu sabahların geri dönüşü, yaşayan ölülerin dönüşünden beter karşılanıyor hem bedenimde hem de ruhumda..
yaşlı kocakarılar gibi sızım sızım sızlayan dizlerimden bahsedersem bana güleceklerinden eminim, "uyy bacacıklarım" diyorum yine de, dediğim oluyor, gülüyorlar, bende gülüyorum ama "bacacıklarım" hakkaten ağrıyorlar.. omurgamdan tıkırtılar geliyor, yerlere bir şeyler dökülmüş de fareler dolanıyor sanki..

ayrıca insanın uyandığında havanın henüz aydınlanmamış olduğunu görmesi psikolojisi, iş hayatına dönmüş olduğunu anımsatıyor.. bir de lanet edilerek forma giyilmeye çalışılan okul sabahlarını..

yine de bu sabahları daha güzel bir hale getirmek için evden çıkmadan evvel kendime çay demliyorum, biraz müzik dinleyip kitap okuyorum. sanki keyfimden kalkmışım gibi davranmaya çalışıyorum..

çay demliyorum demişken, kahveden çay'a doğru bir geçiş gerçekleşiyor hayatımda bugünlerde, kalıcı mı gidici mi bilmiyorum ama sebebinin kahve ile sigara isteğimden kaynaklandığını söylemek mümkün.. lise günlerinde çay içerken, akabinde kahvenin yaşantıma zıbank diye girişi beraberinde hep sigara yaktırdığından şimdi madem sigara yok ozaman günde 2 bardak kahve neyine yetmez diyor bünyem.. diğer bardaklarımda çay var, tadı da güzel, hatta bazen böğürtlen bile içiliyor, hatırası da var, 40 sene sürmese de..

elbette bir de onun dost sesi var sabahların biraz daha akışkan bir hal almasını sağlayan..
her sabah beni arıyor, aydınlık bir gün diliyor bana..vazgeçilmesi gittikçe zorlaşan bir gedik açıyor bende. zaman değil onu sağlamlaştıran, ki öyle olsa yeterince zamanı da var hayatımda, bundan ziyade varlığının varlığıma armağan edilmiş gibi olması. egosal durumların okşanması mı bu yoksa insanın (ve hayvanın) sevildiğini bildiği, hissettiği yere meyletmesi mi bilmiyorum. karşılıksız değil bu durum, en azından bunu söylemek mümkün..onu çok seviyorum, beni çok sevdiğini bilmeyi ve bunun çıkarsız olmasını çok seviyorum, hayatımda olmasını çok seviyorum..

fotoğraf çekme günleri yeniden başladı. güzel kareler ekleniyor arşivlerimize, beraberinde de eğlenceli saatler.. daha fazla yer gezmeli, daha uzaklara gitmeli.. belki de bu haftasonu, becerebilirsek, ankara yakınlarında ama aynı zamanda uzaklarında olan bir yerlere kaçmak mümkün olur.. paşa da olur, eko da olur..

evet sevgili güllük, ihale dosyası hazırlarım, teklif hazırlarım, fiyat veririm, şartname incelerim, itiraz dilekçesi yazarım..

ay sonunda nefes alabileceğim bir yerden el sallarım..

şimdilik durum bu.

11 Ekim 2008 Cumartesi

fall back

güzel zamanlar geçiyor, tıpkı kötüleri gibi. aradaki fark zamanın göreceli bir kavram olduğunu ispat etmek isteyenleri doğrular gibi. şöyle ki; güzel zamanlar hızlı, kötü olanlar aheste geçiyor. ama biliyoruz, içimizden tekrar ediyoruz, hiç bir şey baki kalmıyor, her şey geçiyor. tüm acılar, anılar, yaşamlar, görüntüler bir trenin hız yaparken camından izlemeye çalıştığımız andaki gibi, kayıyor, yoksa benim görüntü sensörlerimde kalıcı bir hasar mı oluştu? siktiret.. çok da önemli değil. hayatı sürdürebilme gücünü veren aynı zamanda bu "geçicek" hissi..

geçicek ama her şey çok güzel olucak filan değil, okadar da değil.. pollyanna'yı okuduğum zamanı düşünüyorum böyle pesimiste yaklaşan bir akıntıya kapıldığımda. sanırım ilkokul 3-4 falandı. annesi babası öldükten sonra teyzesinin yanına gönderilmişti, teyzesi ona bok gibi davranıyordu ve bunu yeterli bulmayan pollyanna bir de evine yardım etmek için yemek götürdüğü insanlardan kendine bok gibi davranan bir başka teyze ile bir de yaşlı adam bulmuştu. bu sadist moruklar diyarında mutlu olabilmek adına götünü yırtarcasına harcadığı çaba yerine bütün yapması gereken kimseyle konuşmamaktı aslında ama bunu ona kim anlatıcaktı bilmiyorum ki.. sinir olmuştum kitabı okurken, gerçekten o kitaptan bana kalan 2 tane his hatırlıyorum, bir tanesi o yaşlı, huysuz, cehennemlik adamın (sonradan pollyanna elbetteki onun içinde aslında var olan iyiliği bulup ortaya çıkarmış ve huzura ermişti) evinde kristal avizeden bir salkımı eline alıp güneşe tutuyor ve ışıkların prizmadan yansıması duvarda bir "renk cümbüşü" yaratıyordu. kitapta anlatılan buydu ve gözümün önünde bunun canlandığını ve beni mutlu ettiğini hatırlıyorum. diğer his ise kitap boyu yakamı bırakmayan asabiyet olmuştur.. bu yapmacık, aslında mutlu gibi görünen, kendini insanların içindeki iyiyi bulup çıkarmaya adamış küçük kız örnek alınası bir insan mıydı? inandırıcılıktan uzak bir iyilik kumkuması, bir mutluluktan öle yazmalar falan.. lanet olası pollyanna'nın bunca iyilikten sonra ödülsüz bırakılması elbette mümkün değildi, danielle steel romanlarına yakışır bir tarzda, her şeyin en iyisine layık pollyanna'ya şimdi hatırlamak için kendimi zorlamak istemediğim bir takım motorlu vasıtalar çarpıyor, kendisi bacaklarını kaybedip yatak döşek halini alıyordu. buradan alınacak ders neydi? iyilik yapanın illa iyilik bulacağına dair kör inanç saçmaydı.. saçma. iyilik yap denize at daha mantıklı bir çerçevede iredelemişti konuyu. neyse, pollyanna'nın allah belasını verdi, yaptığı iyilikler boşa gitti ama bu hikayeyi kimsenin benim gibi hatırlamadığını fark ettikten sonra bu düşüncelerimi kimseyle paylaşmadım. kimseyle..

şimdi bu ankara sonbaharının tam ortasında (başlayalı bir buçuk ay oldu, bitmesine bir buçuk ay var) her ankara sonbaharının tam ortasında olduğu gibi garip bir ruh hali içerisindeyim.
bir şeylerin geçişine, geçmişine ve kalanlarına bakıyorum.

içimde kalanlar,
dışımda kalanlar,
aklımda kalanlar
ve elimde kalanlar..
bakiyeler yani.

böyle muhasebeleştirince her şeyi, daha mı kolay oluyor hesaplar?

artılar,
eksiler,
verilenler,
alınanlar,
bırakılanlar,
taşınanlar..

hepsini ayrı hanelere yazmak lazım değil mi?
negatif ve pozitif değerleri bir araya getirmek ve elde kalana bakmak lazım.

elde kalan: kelimeler..

aklıma yine bir sürü eski isim geliyor buara.. belki g. sebebiyle hızla e.'yi düşünmeye başlıyorum mesela.. ne kadar uzun zaman oldu yok olalı ve başta ne kadar acı vermişti olmaması.. çaba harcamak istemiştim koruyabilmek için, elimden ne geleceğini bulamadığımı, sadece buradan kalkıp istanbula onu görmeye gittiğimi ve tekrar konuşmak istediğimi söylediğimi hatırlıyorum. kötü bir gündü.. kendimi kötü hissediyordum. valizim kapının eşiğinde kalmıştı. aynı eşikten alıp tekrar arabama koymuştum sonra giderken. ilk aşık olunan sevgiliden ayrılmak gibiydi, belki evlat acısı gibi tabiri de doğru olabilir bunu anlatmak için. canım çok acıyordu çünkü çok emek vermiştim, çok sevmiştim ve karşılığında raf ömrü dolmuş bir ilişki ve beklemediğim kadar çok suçlama vardı, hakkımda bunları düşünebilmiş bir insan ile 5 sene et-tırnak halinde yaşam sürdükten sonra tırnaklarımı kerpetenle çeken bu insanın şimdi beni hiç sevmediğine, benim de aynı acımasızlık içerisinde davranmam gerektiğine inanmam ne uzun zamanımı aldı. yine de sonuçta ne oldu, geçti.. hala arada bir rüyamda görmek, bazen bir şeyler canımı yaktığında onun sızısını hatırlamak haricinde ne haberim var, ne bir kere karşılaştım ne de elimden bir şey geldi korumak istediğimi sandığım dostluğunu korumak için.. kayıplar tek başına mı verilir? bir taraf mı hatırlar ve özler? söyledikleri gerçek miydi, inanmış mıydı, benden içten içe aslında nefret etmiş bir dost muydu? bulamadım.. bilmek istemedim daha fazlasını.
unutmamışım ama hala bunları..yine de içimde ona duyduğum sevginin nasıl bir şey olduğuna dair bir hatıra öyle canlı ki..onu ne kadar sevdiğimi gözümün önüne getirebiliyorum desem yeri..

affetmek ve unutmak birbirinden bağımsız işleyen iki eylem. affettiklerini unutamadığın oluyor, dedikleri o söz gibi işte, "affeder ama neyi affettiğini unutmaz".. bu iyi değil, bunun yerine her şeyi unutabilmeyi tercih ederdim. hatta gerçekten "eternal sunshine of the spotless mind"daki firma gibi birileri gelip "tamam ulan silicez hafızanı" dese, parça parça ayırmaz, komple formatlatır, parası neyse taksit filan yaptırır öderdim. yerine yenileri dolacak yine, ve belki onlardan da kurtulmak isteyeceğim ama önemli değil, bir sabah uyandığımda yaşayacağım o anadan yeni doğmuş huzuru için ne verilmesi gerekiyorsa vermeye razıyım.. bir de mutlu olmuş olduğum anılar var elbette ama hiç bir önemi yok, onları ayırmakla uğraşmalarına da gerek yok, "bedeli ödenmiş mutluluklar" ekolünden bulunduklarından, o mutluluğun hemen arkasından başıma gelmiş olan sinir bozucu hadiseyi de hatırlatıyorlar nasolsa, yani durmasa da olurlar..

kendime bir kahve daha yapacağım şimdi. ev soğuk. ellerim hep buz gibi. artık sigara içmediğimden normalde bu kahve seansına eşlik edecek olan sigaranın yerine geçecek bir şey yok. o boşluk duruyor. aslında uzun zaman oldu, artık sigarayı da hatırlamıyor olmam gerekirdi ama kahve tadı işimi çok zorlaştırıyor. sanki sigarayı isteyen ben değilim de kahveymiş gibi..
görünürde her şey yolunda. işe gidiyorum, işten çıkıp eve geliyorum, haftada bir gün arkadaşlarımla görüşüyorum, bir gün yemek ve ütü yapıyorum, 2 gün spor yapıyorum, bir ya da iki gün annemi görüyorum, babamla aram iyi, içki ve sigara içmiyorum..

yani demem o ki;

Fitter, happier, more productive,
comfortable,
not drinking too much,
regular exercise at the gym
(3 days a week),
getting on better with your associate employee contemporaries ,
at ease,
eating well
(no more microwave dinners and saturated fats),
a patient better driver,
a safer car
(baby smiling in back seat),
sleeping well
(no bad dreams),
no paranoia,
careful to all animals
(never washing spiders down the plughole),
keep in contact with old friends
(enjoy a drink now and then),
will frequently check credit at
(moral) bank (hole in the wall),
favors for favors,
fond but not in love,
charity standing orders,
on Sundays ring road supermarket
(no killing moths or putting boiling water on the ants),
car wash
(also on Sundays),
no longer afraid of the dark or midday shadows
nothing so ridiculously teenage and desperate,
nothing so childish - at a better pace,
slower and more calculated,
no chance of escape,
now self-employed,
concerned (but powerless),
an empowered and informed member of society
(pragmatism not idealism),
will not cry in public,
less chance of illness,
tires that grip in the wet
(shot of baby strapped in back seat),
a good memory,
still cries at a good film,
still kisses with saliva,
no longer empty and frantic
like a cat
tied to a stick,
that's driven into
frozen winter shit
(the ability to laugh at weakness),
calm,
fitter,
healthier and more productive
a pig
in a cage
on antibiotics.

hahahaha.. oldu işte.. a pig. in a cage. başardım.

"başarmadım mı ulan amına koduklarım" diye bağırmak için biraz daha bekleyeceğim.
bu defa bağırırken yelkenlerimi açmış, kıyıdan uzaklaşıyor olacağım.. sadece bunun için yaşamayı değer bulmaya başladım..ne enteresan, bunca sene sonra, bana yaşama sebebi olabilecek bir şey buldum ve eğer onu da yapar ve canımın sıkıldığını fark edersem kendimi oracıkta kendi ellerimle boğmaya karar verdim. başka da çaresi yok..

9 Ekim 2008 Perşembe

gece nöbeti



Daha az seviyorum seni
Giderek daha az
Unutur gibi seviyorum
Azala azala
Aramızdaki uzaklığın karanlığında

Geceler kısalıp gündüzler uzuyor öyle olunca
Daha az seviyorum seni
Kendini iyileştiren bir yara gibi
Daha az
Ve zamanla..

Sen geceyi tutuyorsun, ben nöbetini
Uzak dağ kışlalarında
Görmüyoruz birbirimizi
Usul usul sis iniyor
Kopmuş yollara
Işığı hafif, uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin
Bir çığ gibi büyüyorsun rüyalarımda
Sevgilim sevgilim
Yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin
Nöbet kadar yalnızken öğreneceksin bunu da..

Artık daha az seviyorum seni
Unutur gibi, ölür gibi daha az..
Yeniden ödetiyorum kendime
Onca aşkın öğretemediğini..

Kolay değildi
Yalnızca sevgilimi değil, evladımı da kaybettim ben
Kaç acı birden imtihan etti beni
Bir tek gece vardır insanın hayatında
Ömür boyu sürer nöbeti
Bu da öyleydi
İyi ol
Sağ ol
Uzak ol
Ama bir daha görme beni..

(mu.mu. - gece nöbeti)

keyword

4 Ekim 2008 Cumartesi

Selfishness is not living as one wishes to live, it is asking others to live as one wishes to live.

~Oscar Wilde, The Soul of Man Under Socialism

26 Eylül 2008 Cuma

welcome to crowd


kısa topuklu ayakkabı - diz boyu etek diyarına tekrar hoşgeldiniz..
lütfen eski kimliğinizi paspasa siliniz..



adınızın sonuna eklenecek olan "hanım" ile üzerinize almış olduğunuz sorumluluğu yerine getiriniz..



müşterilerin her zaman haklı olduğunu aklınızdan çıkarmayınız, ne demiş bosh "müşteri kaybedeceğime kendimi kaybederim daha iyi"demiş, kendinizi çok kaybetmemeye azami dikkat gösteriniz yine de..


esas unutulmaması gereken tüm bunların para için yapılmakta olduğudur. Ne kadar çok tüketirseniz onlar da sizi okadar uzun tüketirler..



hedefi unutmamak ve o hedefe ulaşır ulaşmaz bu dünyadan tekrar "çimene yat, denize bak" dünyasına geçmek şarttır, farzdır, aksi ve fazlası günahtır yazıktır..



o hedefin ne kadar yakın olduğu ise saatinize ödenen paraları ayakkabıya yatırma isteğiniz ile ters orantılıdır..


çalış, öğünme, elinden gelirse öğürme ve asla güvenme.
bildiğim en esaslı iş ögüdü işte budur..



(for photography see http://bsimple.com/ )

22 Eylül 2008 Pazartesi

sevgili dostum g.,

belki de sorunun esasında bizden başka herkeste olduğu varsayımından hareketle en büyük hatayı yaptık.

belki de "alışamadım bu dünyaya" mottosu ve akabinde edinmiş olduğumuz "bir şekilde kendine survive edebilecek ortam sahibi olup bu ortamdan da kovulana kadar hayatını sürdürmeye bakma hali" yanlıştı.

belki de biz gerçekten çok yanlış insanlar olduk en sonunda..

hep konuştuğumuz gibi, bizden beklenen başarı hikayelerini bir yana bırakıyorum, bizim kendimizden ve birbirimizden beklediklerimizin bile kenarından köşesinden geçemedik.

senin en yakının ve hatta bir organın olarak gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki sen iyi bir insan falan değilsin, değildin, olmadın. en az ve en çok benim kadar kötü olduğunu söylediğim için bircan gibi aşağılanmak ve azarlanmak korkusunu içimde hiç duymadan yazıyorum bunu tahmin edersin ki.. iyi niyetli olman hiç bir şeyi açıklamıyor, hiç bir hatayı örtmüyor ve bencillik kelimesi bütün çıplaklığı ile piyasa fiyatlarını yerinden oynatıyor.

evet bütün demek istediğim bu, iyi niyetli olabilirsin ama niyetin kendi iyiliğin için olunca buna "iyi insan" denmiyor. başkalarının çekeceği sıkıntıyı hiç düşünmeden yaşamak seni süpermen yapmıyor..

görmek istediğimiz gözlerimizi taktık, hayatın bize yamuk yaptığına sarsılmaz bir inanç sahibi olduk, bu dünyaya ait değildik, öteki dünyalara gidecek paramız yoktu, annelerimiz deli, babalarımız alkolik, ailelerimiz problemli çocuk yetiştirme enstitüsü, etrafımızdakiler anlayışsız, bizler kimseyi kırmamak için yalan söyleyen melaikelerdik.. ( melaike kelimesini yazarken bile zorlanmam melaike olmadığımız anlamına gelmez değil mi tatlım? :) )

böyle mi gerçekten tüm hikaye? benzer şartlarda yetiştirilmiş kaç insan evladı tanıyorsun sonucu bizimle kıyaslanabilecek?

bir bilinç mi geldi yoksa sen buna pes etmek mi dersin bilmiyorum, ben de karar verebilmiş değilim hangisine maruz kaldığıma ama tek bildiğim ölemediğim ve bu şekilde yaşamaya da devam edemediğim ve artık bunun için bir şey yapmazsam kendimi çiğ çiğ yemek suretiyle koli basili falan olmak zorunda kalacağım oldu.

çok laf salatası yaptım, şunu demek istiyorum "bu dünya çok kötüüü" diye bağırıp kendimin ne olduğundan bahsetmek yerine bir uyum sürecine girmeye çabalamaya karar verdim, "değişmek" demek istediğim.

onların istediği gibi olmak değil belki ama yontulmak, törpülenmeye izin vermek. bunca yıldır ömrüm törpülenirken şimdi kendimi inandırdığım kalelerin yıkılmasına müsade etmek, onların belki de doğru olmadıklarını kabul etmek..

beni bilirsin, hiç bir istediğimden kolay vazgeçmedim, çoğunlukla da her istediğimi aldım, zaten çok az şeyden vazgeçmek zorunda kaldım, öyle ki bir örnek vermek için kendimi zorladığımda hatırlayamıyorum (eminim sen benim için bunu yapabilirsin, ben de senin için). şimdi de büyük bir kandırmacanın içerisinde olabilirim ama kendimi bunun benim istemem sonucu bu şekilde olduğuna inandırdım. normal bir insan olmak istiyorum, dünyaya uymak istiyorum, bu benim istediğim olduğu için de şimdiye kadar olduğum ben olmaktan vazgeçiyorum. onları taklit ederek mutlu olmak istiyorum çünkü diğer yolla mutlu olamadığımdan emin oldum, daha fazla deneyecek yerlerim ağrıyor...

artık kabul etmeliyiz sevgili dostum, intihar edecek yaşımız geçti ve kimse bizim için bu iyiliği yapmıyor. kendimi bir direkten bir ağaca çarptım, bana mısın demedi ve o gün aslında bu kararı aldım. madem ölemiyorum ozaman en azından yaşamayı denemeliyim..

şimdi garip bir hazırlık içerisindeyim, hayatımı komple değiştirmek, kendi istediğim şekle getirmek, ayakta kalmak ve ayakta kalırken kimseye dayanmamak için.. kimsenin parasını almamak, parasını aldığım için kimsenin benden olmamı istediği insan olmam konusunda laf yememek, yıllardır hayalini kurup gidemediğim şehre gitmek, kendi istediğim gibi yaşayabilmek için.

çok güçlü olduğumuzu iddia ederken tek yapabildiğimiz içimizin yıkıntılarını toplamak oldu ve bu bile bizim için çok büyük bir işti. birilerinden ayrılmak, bir takım bağımlılıklar edinip akabinde onlardan kurtulmak, nefes alıp vermeye devam edebilmek oldu tek başarımız ve ben artık kendime baktığımda bunu görmekten çok sıkıldım. bu yapmacık "çok güçlüyüm ben" hikayesinden çok sıkıldım, bu gerçek değil..

gerçek; senin geçtiğimiz 1 sene içersinde burada gerçekten para kazanabildiğin bir işe sahip olman, o evin kirasını kendin ödemen, kendi kredi kartını ödemen, annenden bağımsız bir hayat sürebilmen sonucunda çok güçlü olduğunu iddia etmen olurdu. birilerinin bakımına muhtaç sürülen bu yaşantılar uzaktan gayet patetik görünüyor.. (bunları seni suçlamak için yazmıyorum, babamın gölgesinden kocamın şemsiyesine yaptığım yatay geçişte, şemsiyenin sapı götüme girmese şimdi böyle "kendi ayakların üzerinde dur" yardırmacasına kendimi kaptırmış olurmuydum inan hiç bilmiyorum)

işe girmeyi ve para kazanmayı denediğini biliyorum, maaş alamadığın bir işin ardından düşük bir maaş ile çalışmak zorunda kaldığını da biliyorum ama en azından bir maaşın vardı ve bu bir başlangıçtı, sevgilinin orayı arayıp patronlarına ana avrat sövmesi sonucu işinden olman ise ya senin ya da sevgilinin suçuydu, bu oranın şartlarına uygun hareket edememekti ve bu da gerçekten o paraya ihtiyaç duymamandan çünkü annenin her zaman götünü toplamasından kaynaklanıyordu (aynısı benim için "baba" versiyonu ile hayat boyu geçerli oldu..) ama neticede sonuç değişmedi, işsiz, parasız ve birilerinin desteğine ihtiyaç duyar hal devam ediyor.

zaten bildiğin şeyleri çok uzun anlatmış olabilirim dostum, istediğim seni üzmek ya da daha fazla canını sıkmak değil inan, belki de seni üzsem ya da daha fazla canını sıksam bunun da bir faydası olabilir ve belki de bunu yapmışımdır.. seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun, bu herhangi insanların "süreli" sevgileri ile kıyaslanabilecek bir şey de değil, yine de bu göz açılması esnasında bencilliğinin boyutlarının gerçekten tavan yaptığını ve bu gidişin gidiş olmadığını, etrafındaki herkese zarar verdiğini gördüm, görüyorum.

bu kadar lafı neden ettim? kendi kendini inandırdığın bu "ben haklıyım, dünya beni anlamıyor" halinden bi çık, bi dön kendine bak, kendine gel eğer gelebiliyorsan, gelemiyorsan tutun bana ben kendime gelirken bi yere kadar bırakayım seni de, iyi ol, huzura er, kendine kal, bunlarla uğraşmak zorunda kalma diye ettim..

ölme diye ettim. ölme. çünkü bende bencilim ve senin bencilliğinin benimkine dokunuyor olmasından rahatsızım. çünkü hayatıma sen yanımda yokken bir yerlerde var olduğunu bilerek devam etmek çok zor olmuyor ama senin olmadığın bir dünyadan çin halk cumhuriyeti eksilmiş gibi geliyor, hatta belki komple asya kıtası. 3 tarafı denizlerle çevrili yurdumu ateşe vermek istiyorum içerisinde sen olmadığını düşününce..sen olmazsan benim kötülüğüm olduğundan büyük görünüyor gözüme, haklılığımı kaybediyorum ya da haksızlığım öksüz kalıyor. yaşayabileceğini, herkesin yaptığı bu şeyi senin de en azından deneyebileceğini biliyorum, denediğin zaman yapabildiğini de biliyorum. sadece bir silkinmen gerekiyor.

seni çok seviyorum dostum,
belki de en azından söylemiş olduğun gibi beni bırakmamak için deneyebilirsin, çünkü senin de beni çok sevdiğini biliyorum..

19 Eylül 2008 Cuma

officially fall..officially falling again..

i like to remember things my own way.
how i remembered them, not necessarily the way they happened.


LOST HIGHWAY

işte böyle..

17 Eylül 2008 Çarşamba

mesela mutluyken..

macera evvela teknenin göcek'te, çekek yerinde altının zımparalanması ve benimde desteğimle zehirli boya sürülmesi ile başladı. aylardan şubat'tı, bence tatil için gayet idealdi.. ankara'da yüzünü unutturan güneş arada bir tshirt ile gezmeye sebebiyet verecek kadar dozunu arıtırıyor, diğer zamanlarda da ankara ayazını unutturması ile bile yetiyor. ayrıca yelekle geziliyor, bu bir lüks bu ayda..

bunun yanısıra bozkırın uzağında olmak, denize bakmak insanı şubat ayında kış depresyonundan alıp bambaşka kafalara gönderiyor..su kafası.. bahsi geçen teknenin bu hazırlık aşamasındaki hali aşağıdaki gibidir:
bu yukarıda görünen elbette altı boyanmadan evvelki hali, boyandıktan sonra pek şahane oldu, elimize sağlık..

Göcek avuçiçi kadar yer, yapacak bir şey de yok. Etrafında muhteşem koylar olması ve Turgut Özal tarafından popülerleştirilmiş olması sebebiyle bir tane 5 yıldızlı otel çakmışlar, önünden denize giriliyor, güzel balıkçılar var ama mesela şubat ayında gittiysen benim gibi, akşam 1de vardıysan ve açsan bu aç uyuman gerektiği anlamına geliyor.. (biz aç uyumadık, babamın kankaları mangal başındaydı çok şükür..) manzarası elbette süper, tartışmasız güzel.. mesela şöyle:


daha sonra (nisan ayında) tekrar gittiğimizde, şubat ayına nazaran daha kalabalık olmakla birlikte yine boş sayılabilecek bir güzellikteydi, biz de öğlen yemeği için bişeyler yiyelim diyerek bir kebapçıya oturduk. 3 tane beyti, 1 tane adana söylendi, 4 tane de meşrubat, beklediğimiz hesap kişi başı 10 hadi bilemedin 12 ytl olsun şeklinde iken gelen 72YTL hesap hala hatırasını koruyor, sebebi ise 72YTL'nin büyük para olmasından ziyade insanın kazık yediğinde kendisini kötü hissetmesi. Reklamdaki midesinde cep telefonu öten kadın gibi, üzerine bi bardak su içtik, sular şirkettenmiş.. Henüz hiç bi şeyden habersiz yemek beklerken aha şöyleydik:
Fotoğrafı çeken olması itibariyle kardeşim eksik, aslında yanımda oturuyordu kendisi. Kebapçının da menüsüne bakıp ona göre sipariş verilmesi açısından ismini hatırlamak isterdim ama tek bildiğim çarşının hemen göbeğinde olduğu. çarşı zaten bi göbek kadar olduğu için çok sorun edilecek bir tarif değil bu..

velhasıl, göcek güzel bir yer ama sezon kısa bu biir, yapılacak hiç bir şey yok desem yeri bu ikii, bunu arayanlar için ideal olabilir ama bence sadece teke sahipleri için ideal.. port göcek gördüğüm en güzel marina, yeşilikler içerisinde, duşu - wc'si bodrumdan da marmaristen de temiz ve güzel.. enteresan bir bilgi daha, göcek migros diğer migros'lardan pahalı, sebebini sorduk, "burda böyle" dediler, bir nevi "işinize gelirse"..




nisan ayında hava hala serin oluyor bir şekilde, denize de girmiştik bazı günler ama genelde serindi. yağmur yağmıştı bir gün sağanak, bir de tam turunçtan sonra yağmur çiselemeye başlamıştı, gebe kilise de durmuştuk ondan evvel, yukarılara tırmandık, aha bu aşağısı işte tırmandığımız yer.


tırmanırken ayakkabı giymeyi bir tek ben akıl ettim çünkü oraya daha önce defalarca tırmanmış olan da bendim, onlara neden ayakkabı giyin demedim hatırlamıyorum..keçi gibi seke seke çıktım da oturdum yukarı bi o yana baktım deniz, bi bu yana baktım deniz, düşünüyorum hala insan denize bakmaktan da sıkılır mı bir zaman sonra? insandan insana değişir herhalde, benim için durum "su akar deli bakar"..
uzuuun uzun bakabilirim yani.. bu da gebe kilisenin kiliseli olan kısmına misal:



neyse sonra işte, otel kalıntısı var bir tane marmarise doğru yola devam edince. 7 yıldızlı olucakmış, 15 senedir ne yıkıyorlar ne yapımına devam edilmesine izin veriyorlar, içmeler'e gelmeden karşılar insanı mezarlık gibi görünür hep gözüme, rezalet, kocaman bi bina yığını, onu gördüm, yağmur çise çise yağıyordu ozaman, babamda viski içiyordu ondan özendim de aldım elime herhalde o viski bardağını, gittim taaa teknenin önüne (böyle deyince "taaa"nın uzaklık belirtmesinden ötürü insanın gözünde gulet canlanıyor değil mi? oysa en fazla 1 metre uzaklaşmış olabilirim diğerlerinden..), taaa teknenin önü hiç konforlu bir yer değil, nitekim kendisi bir yelkenli..
görelim yelkenliyi:


burnu konforsuz olsa ne yazar, dünyanın en güzel yeri oydu.. hele gitmekte olduğumuz yön marmaristi, yağmur çiseliyordu ve elimde viski vardı, öte yandan kulağımda kulaklık takılıydı, müzik de pek güzeldi, sol yanımda eşek adası vardı, ardından feneri gördüm, iyi geldi, burnumuzu netsel'e çevirmiştik, gidiyorduk güzel güzel, her şey iyiydi.. yağmurun biraz hızını artırması hoşuma bile gitmişti.. yağmurluğum da vardı zaten, daha ne isterdim ki.. aha bu da yağmur yağarken teknenin dışı mesela: (anlattığım yer değil, serçe adasında dururken çekmiştim bunu ama ambiyansı açıklamak için örnek olarak göstermekte sakınca yok..)


yağmurda daha güzel hakkaten hava, deniz, ruh halim filan..serçe koyu'da tavsiye edilesi muhteşem gibi bi yer denebilir.. insanlar öğleden sonra sığınıveriyor oraya. yanımızdan taka geçti mesela biz sığındıktan hemen sonra, barbun aldık kendisinden, kilosuna 45YTL verdik ama barbun dediğime bakmayın "balina ebatlarında/barbun tadında" bir şeydi bahsettiğim, kişi başı bir barbun şeklindeydi alışveriş, dehşet de lezzetliydi..(aylardan nisan'dı..)

bu aşağıdaki fotoğraf da serçe koyunun kıyısından çekildi tarafımızca, tuhaf bi mekan var orda "restoranbakkal" diyebiliriz sanırım kendisine. içecekleri satın alıp gidebilirsiniz de, oturup içebilirsiniz de.. akşam yemek yiyecekseniz evvela söylemeniz lazım ki hazırlık yapsınlar.. bir de salıncak vardı en çok onun keyfini sürdük, bu da salıncaktan manzaramız olarak kayda alınsın:



tatilin geneli babama gps'i öğretmeye çalışarak geçti, bu da onu ölümsüzleştiren fotoğrafımız:
neticede çözümü benim kitapçığı türkçeye çevirmem, bilgisayarda yazmam ve print edip naylon poşet dosya ile babama teslim etmem şeklinde bulduk, her şey böyle daha kolay, daha güzel olmadı mı? oldu evet. ama buarada ben öğrenmiş oldum gps aletini, bana yaradı yani, iyi oldu.

bilenler bilirler, bilmeyenler bana sorarlarsa bilmeliler, marmaris-içmeler arasındaki yolda martı-marmaris palace-mares dizi dizi 5 yıldızlı otellerdir, aralarında turban'da vardır, grand yazıcı da vardır, hatta arena beach vardı eskiden,şimdi adı değişti, "bana müzikli iskele olsun, yastığa yatayım kokteyl yudumlayayım" diyen varsa mevcuttur ama diyeceğim bu değildi, bana hiç lazım değl beach havası, bu havada olan da bence marmaris'te kalabalık etmesin, çeşme'ye buyursun, plaja girerken 50 ytl bayılsın, rahatlasın..
hazır o yoldan bahsetmişken, içmeler belediyesinin zakkumları diken ellerinden öperim, böyle güzel bir yürüyüş yolu onca kilometre boyu nerede var bunu da sorarım.. çok daha iyisi olabilirdi ama şimdilik yola örnek resim şu olsun:
bu da zakkum misal:


neyse ne diyordum, hah, o yol.. evet o yol ömrümde en sevdiğim yollardan biri.. marmaris tarafından içmelere doğru ana caddeden giderken, içmeler manzarası bunca sene sonra hala ara ara gözlerimin dolmasına sebep olur (nedense hiç durup fotoğraf çekmedim, örnek veremeyeceğim..).. Ana caddeden değil de sahil yolundan gidiyorsanız ise (yayan yahut bisikletli çünkü motorla bile yakalarlarsa kızıyorlar, çok kızarlarsa ceza bile yazarlar..) otellerin içmelerde yeniden başlamasından az evvel, kafeler başlar.. Can's cafe bunlardan hem en çok bilineni hem de en çok sevilenidir. Kahvaltı için de akşam yemeği için de uygundur (cebinize tatil için uygun miktarda para aldığınız farzı ile), akşam yemeklerinde gitar dinlersiniz, denizin hemen üzerinde oturursunuz öyle ki düşseniz içine düşersiniz, en sevdiğim yerlerden biridir hakkaten. aha bu da manzarasına örnek foto olsun:

bu görünen masa, can's kafenin balkon kısmına misal olsun diyedir, ayrıca bir üst basamakta daha bir yemek masası şekilli olanları vardır bunların. yine aynı mekandan bir başka görüntü(m) için "marmaris'te ne var?" sorusuna bakmak mümkün.. ya da daha fazla fikir sahibi olmak lazımsa aşağıdaki resme bakılabilir. gene keyfimden yarılacak gibi gülüyorum, sahil-manzara falan da her şey meydanda..
tabii bu görüntü ve huzuru elde etmek için orada bulunulan zaman dilimi pek önemli. normal şartlar altında sağ yanımda görünmekte olan kum kısmın yerini plastik şezlong ve yatalak turistler ile onların şemsiyeleri alıyor. oysa sahil böyle güzel, bomboş ve cana yakın (yahut bana yakın..)

nerden başlasam, nasıl anlatsam bir hikaye benim için marmaris ama nasıl olduysa sonunda bir yerinden anlatmaya başlayabildim, çok da uzak bir yerinden göcek'ten : )) ama işim gittikçe zorlaşmaya başladı marmaris'e varınca, onca fotoğrafın arasından seçmek, tamamını sevdiğin bir yerden kısım kısım bahsetmek. birisini neden sevdiğini açıklamak da bana hep acayip gelir zaten. birini bir "sebep"ten sevmek sevginin akıl ile yapılan bir iş olduğuna işaret eder bu da onu gerçeklikten uzaklaştırır.. bana böyle geliyor işte.

yine de bir kısım da olsa anlatabildiğim için mutluyum.. belki sonra devam bile ederim :)

7 Eylül 2008 Pazar

senin için yeni bir şey yazdım

04.09.08

Yaptığın şey şu; "önce tamamen yıkılmadan nasıl yeniden ayağa kalkabilirim" demek.
önce tamamen yanıp sonra küllerinden yeniden doğmayı beklemek.
ve her defasında o küllerden yeniden doğan alt kimlikten derhal sıkılıp yeniden küle dönüşmeyi bekleme safhasına geçmek.
bu, etrafındakilerin seni her defasında 'us'landın zannedip "hah.. işte bu sefer" dedikleri kısım,
sonra sen son sürat yanışa geçince "tüh..gene değil" kısmı başlıyor.
bense artık ne "hah" ne tüh" demiyorum.
sanırım bu durumu çözeli çok olmuştu ama kelimeleştirmemiştim.
ö.'nün aşkın en sevdiği halinin "acı" hali olması gibi, sende bir hayatın en çok "yanılan" kısmını seviyorsun
ve bunu henüz 15 yaşındayken bulduğun her yere "full speed on wrong direction" yazarak belirtmiştin.
biz anlamamayı seçtik..

neyse şu an teknenin burnuna oturdum ve senin son ölmemeyi başardığın sabah evden çıkıp meclis parkına yürürken
"dinle" diye mesaj attığın şarkıyı dinliyorum (çok belirtili isim tamlaması) (tasvir ruhun gıdasıdır).

seni seviyorum.

21 Ağustos 2008 Perşembe

the world is not enough

the world is not enough çalıyor.
bir anda içimde garip bir his oldu.
kendi eski sevgililerime dair hiç yaşamadığım bir his.
acıma.
yanma.
bana ait olmayan bir sevgi (belki de adına aşk mı deniyor?)nin hatırasını getirdi şarkı ne garip.

vilayetler evindeki curcunanın arasında gelin odasındaki şifonyerin üzerinde duran burger king paketleri mesela..

kafasına duvak örtmek istemeyen gelinin inadı ya da..

düğünden evvel üst katta fotoğraflar çekilirken yapılan soytarılıklar "gemiyi de çekiyor musun"lar..

gelinliğin uçuşan parçaları, o parçaların rüzgara kapılıp uzaklaşması, beyaz ufak parçalar..

sonra işte, the world is not enough..

bazı şarkıların beraberinde bazı kokuları, bazılarının ise günleri taşıması bu. bir başkasının sevgisinin, sevgi ve sahip çok uzaklarda iken bile geri gelmesi..

şarkıyı seçtiğimiz gün, sahibinin içeride gelin yatağı olması gereken yatakta yanında bir kova ile kusmuklar içerisinde yatması, annesi kardeşi ve benim yan odadan ona şarkı seçtirmemiz, elma yememiz, gelinin elma istemesi, vermememiz de bu şarkının anılarına dahil mesela..

ne kadar uzakta şimdi. o gün, şarkısı ve sevgileri..
hayat da böyle bir şey işte diyerek bitirmek istemezdim bunu..
üzgünüm.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

sevgili güllük,

benden beklendiği üzere yeniden bir takım çırpınışlar içerisine girdim. ters dönmüş bir böcek edası ile hiç hareketsiz sırt üstü yatarak geçirdiğim son 3 haftadan sonra o son bacak seyirmesini yapıp geberip gitmem beklenirken tek hamlede düz tarafıma zıplayarak döndüm ve "ee nereye çuf çufluyoruz" cümlesi ile yeniden 12 yaşımın gerizekalı ifadesine bürünmeyi başardım, bilmem aranızda şaşıran var mı.
esas şaşıran benim esasen, yahut burada dinleyen herkesin aklının bir kenarında çağrışmış olduğu üzere "şaşıran sen mi yoksa ben miyim bilemedim" mi yazmalıyım, bilemedim hakkaten, orhan babaaa diye bağırmak istedim. kahrolsun bu içimizdeki her gördüğü amcaya baba demek isteyen iyi yürekli çocuk (bir de sülü baba var biliyorsunuz, çoban kendisi, ona neden baba dendiğini bilmiyorum, müslüm baba bile daha bi babam sayılır ona nazaran.
ki nazarlayacak baba seçeneklerimizin orhan-müslüm ve süleyman arasında gidip gelmesi ise içler acısı farkındayım..)

sabah sabah neler de anlatıyorum böyle kendi kendime. allahıma bin şükür yazı icat olmuş da bu cümlelerin hepsi kafatasımın iç bükeylerine çarpıp beynime beynime zonklamıyor (iç bükey kelimesini bu şekilde kullanmanın doğru olmadığını, onun benim anlatmak istediğim şey olmadığını düşünüyorum ama matematik ile aramda ilkokul beşte bile karnede 1 getiren insan evladı ilişkisi içerisinde olmaktan kelli ufak bi sorun var, bilimsel tabirlerin sayısal kısımlarının maruz görülmesini talep eden bu dilekçemi huzurlarınızda arz eder, sosyal bilimlerdeki lüzumsuz bilgilerim ile sayısal yanın üzerine bir perde çekilmesini talep ederim. öperim.)

gerçekten de kısa bir süre yazdıktan sonra ne anlatmaya başlamış olduğuma dair en ufak bir fikrim kalmamasını çok seviyorum. aynısını konuşurken ancak sarhoş olduğumda yakalayabiliyorum. sair zamanlarda (sair zaman vesaire kelimesi içerisinde kullanıldığı şeklinin annane ağzı ile "diğer zaman" yerine geçmesidir, annane ağzı haricinde içeceklerini tutam şeklinde tüketen eski dostumuz eril tarafından kullanılabilir gibi geliyor bana, nitekim kendisi kelimelerini ne kadar eskilerden seçerse o kadar iyi türkçe konuşuyor yanılgısına kapılan bülent hanım gibi bir türk düşünürümüzdür, filoloğumuzdur, o bizim her şeyimizdir.) neyse ne diyordum, ha evet sair zamanlarda konuşurken konuşmanın karşımdaki insanların kafasında bir şeyler canlandırmasını istediğimden gönlümce açamadığım bu parantezler, o parantezlerin içinde yer almasını istediğim bu kelimeler hep benim kafamın içerisinde kalıyor, parantez aç parantez kapat bir yandan da konuşmaya devam et ve karşındaki "hı?" dediği zaman tüm o cümleleri tekrar kurmak zorunda kal olduğu zamanlarda hakikaten kendime bir deve alasım ve olimpiyatlarda hendek atlatma dalında yarışasım geliyor (olimpiyatlara eklenmesi gereken bir dal daha buldum buarada, deveye hendek atlatma dalında da türk insanının çok büyük başarılar kazanabileceğine yürekten inanıyorum.)

mesela şimdi yeri geldi yahut gelmedi konuma burdan hemen olimpiyatlara eklenmesi gereken dallardan bahsedebilirim. türk insanı için olimpiyat başarısı getirecek çözüm çare aramaktan imanım gevredi, imanın gevrek olanı mı makbuldür bu konuda da yetkililerden bir açıklama gelmedi ama ben her şeyin gevrek olanını severim, misal insanların gevrek gevrek gülenleri vardır, çok hoşuma gider hep. evet olimpiyatlarda bize başarı getirecek dalları en sonunda bu sabah buldum ama buraya tekrar sıralamak gelmedi içimden. isteyen uğraşsın kendisi bulsun.

böyle saçmalarcasına bir hızla düşünüp (hala saçmaladığımdan şüphem olması ne kadar iyi niyetlerle dolu bir insan olduğuma işaret ediyor) bu düşündüklerimi tarihe gömülmeye bırakmak yerine yazıya döküyor olmak iyi bir şey mi emin olamadım bir an. beni delilikten koruduğunu düşündüğüm bu hareketimin aslen deliliğimin gözle görülür hale gelmesi anlamına dönüştüğünü de biliyorum.

dün akşam ejderhaların savaşı falan gibi (atıyor da olabilirim) bir film vardı, tv de ilk kez, ve dilerim son kez, bir takım ejder çocukları, doğuştan ejder dövmeliler, birbirlerini mi bulmaya çalışıyorlar, bir adam mı onları bulmaya çalışıyor anlamadım ama kaçanlar var kovalayanlar var öyle söyliyim, neyse bir de kovalayan takımda ejderha var bir tane, sıradan bir ademoğlu bu ejderhayı görüyor ve başkalarına da söyleyince deli diye hastaneye kapatıyorlar, adamı doktor görüyor, adam ejderhadan "büyük bir yılan vardı" diye bahsediyor. bu kadar şeyi şundan anlattım, tasvir ruhun gıdasıdır, öyle sığ bir tanımdı ki ejdere yılan demek, bu sebeple herife deli dediler, gömleğini sırttan bağlamak suretiyle adamı deliğe tıktılar. (deliğe tıkmak da aslında bir amerikan deyimi gibi değil mi? akşam beni kodese tıktılar dostum ha? evet buna benziyor, biz ona deliğe tıkmak demeyiz, hapse atmak mı deriz? ne deriz?)

evet uzun ve doyurucu tasvirler ile bu delilik konusundan kendimi uzaklaştırdım mı bilmem, bilmiyorum gerçekten. ama her ne hal ise, hava çok sıcak ve oturduğum sandalye de bacaklarıma yapışıyor bu sebeple konuyu burada kapatıyorum.

kendime iyi günler dilerim. şimdi olmazsa bile gelecekte olsun.

16 Ağustos 2008 Cumartesi

olimpiyattan anladığım


mutlaka zamanla ekleyecek bir şeyler çıkacak ama şimdilik aklıma gelenler:

1. çinliler çalışırsa gerçekten aynı anda zıplayabilir, deprem de olur, yeterki istesinler
2. maratoncu kadın denen şeyin koca memeli olanı da olabiliyormuş, iyi de koşuyordu aslında ama sonradan geride kaldı
3. bir etiyopyalıdan "milli sporcumuz yüzümüzü güldürdü" diye bahsetme riyakarlığı türklere mahsus değil ve ben bunu hayatım boyunca anlayamayacağım
4. kamera gördüğünde el sallama manyaklığı da türklere mahsus değil. (bunu söylediğimde harun genlerine bakmak gerektiğini, geçmişten gelen bir türklükleri olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu söyledi. bu da atalarımızın bütün dünyanın anasını sikmiş olduğuna duyduğumuz sarsılmaz güvenin ev içi yansıması, gözümü aldı yansırken, seyirdim olduğum yerde..)
5. kulplu beygir denen şey bi hayvan değilmiş. eve de almak isteyebileceğimiz hoş bir aletmiş. ben almak istedim ama harun gereksiz dedi. benim kulpsuz bir beygirim var zaten bahçede duran, onunla yetineceğim sanırım. ama bu "gereksiz" lafları sebebiyle bu ülkeden olimpiyatlara katılacak sporcu yetişmiyor belki de, bunu da düşünsün yetkililer..
6. gülle atan kadınlar çok korkutucu, hiç dalaşmak istemem.
7. trt spikerleri bile asabımı bozuyor konuşurken. birinden bahsederken "filozofisi" dedi bugün, ağzının şakülünü sikeyim dedim bende kendisine, "felsefesi" diyemedi. eurosport'a döndük, zaten trt'nin görüntü kalitesi 1940lı yılların muhteşemliği ile karşımdaydı (hd olan hali de varmış ama biz fakiriz..), eurosport'da "mental" problemleri olan bi sporcudan bahsediyordu. dil faşizanı falan değilim, çok sikimde de olmaz çoğunlukla, ama zaman zamanda sinirlenmeden edemiyorum sikiperlere (regl yaklaşmasıdır belki de..).
bağırdım ekrana "türkçe konuş ulan benle" diye. türkçe konuşsunlar benle.
8. engelli ve engelsiz koşu aynı at yarışı izlemek gibi oluyor. baştan gözüne birini kestirip onu tutup desteklemek de çok harika.
9. halter kaldırırlarken +75de yarışan şişman çinli kadın gördüm. çekik gözlü olmasa da bu kadar garip dururdu sanırım..obez çinli erkek gene gözüme okadar acayip gelmiyor artık ama kadın olunca bi tuhaf oluyomuş..
10. sporcu tokatlayarak bir yere varamamışız, bundan sonra sopayla dövün, olmadı telle boğarsınız..

deli bilal

bu kendisinin sıfatı değil rahatsızlığı idi.

"çolak cem", "çirkin ördek", "patlak gözde", "yalancı tolga" gibi bişeydi yani aslında ama bunlar hastalık değil sıfat idi. bilal ise bildiğin/m deliydi. kendisi defalarca trafik kazası geçirmesine rağmen bir türlü can vermemesi ile yenimahallede ün salmış olmasının yanı sıra, hiç bir şekilde öğlen uykusuna yatıp annesine 1-2 saat de olsa huzur vermek istemeyen ben için kabuslardan en korkutucu olanı idi..

"bilal'i çağırırım" diyerek beni yatağa kitleyen annemin bir kere bile bilal'i çağırmamış olmasından herhangi bir güven duyamıyor, ya çağırırda bilal gelirse diye titreyerek, uyumasam da yatakta kalıyordum.

bilal'den neden korktuğumdan da tam emin değilim aslında. bisiklet yahut benzeri bir takım motorlu-motorsuz taşıtlar ile sürekli olarak gülüp ilerleyen bi abimizdi bilal. ama sanıyorum annemin "bak bilal'i çağırırım" demesinden, onda korkulacak birşeyler olduğu kanısına varmıştım, korkulacak bişey olmasa neden çağırsındı?

arada sırada "bilal'e otobüs çarpmış", "bilal'i dolmuş ezmiş" gibi havadisler kulağımıza geliyordu ama bir süre sonra bilal kafası sargılar içerisinde bu kez de mesela bir yerlerden nasıl olduysa edindiği tornetle mahallemizden geçiyordu ve bu "ölümsüz deli" kimliği ile beni iyice korkulara gark ediyordu.

kaç yaşıma kadar bilal'den korkarak yaşadım bilmiyorum, en son bilal'e yine birşeylerin çaptığını ve bu defa kendisinin artık 9. ve son canını da teslim ettiğini ve herkes gibi benim de buna çok şaşırdığımı hatırlıyorum. ama bilal ve korku hatırasının bunca canlı olması beni cidden şaşırtıyor.

çocukları böyle kabuslarına girecek şekilde bir şeylerden(doktor, imam, öğretmen, baba, deli vs. ne olursa) korkutarak istediklerini yaptıran tüm anneleri kınıyorum, savunmasız dimağların amına koyduklarının farkında olmadan ya da olarak yaptıkları bu hareketlerin kalıcı hasara yol açtığını söylemek mümkün..
bende açtı en azından.

bunun dışında öğrendiğim bir şey oldu şu hayatta, delilerden değil akıllılardan korkmak gerektiği. lanet olasıca akıllı insanlardan gördüğüm zararı bir delinin verme ihtimali çok azdı nitekim. zavallı bilal, onca sene boş yere onu gördüğümde çığlık atıp ağlayarak eve kaçtım, neyse ki o bi bokun farkında olamayacak kadar deliydi..

bilal nereden aklıma geldi bilmiyorum, çok oldu o öleli biz yenimahalleden taşınalı ve ben büyüyeli. ama bak hala unutmamışım işte.

demem o ki;korkutmayın ulan çocukları.

15 Ağustos 2008 Cuma

napıyosun?

bir süredir sadece:

http://travisandtylerdurden.blogspot.com okuyup gülüyorum
yahut
www.bobiler.org bakıp gülüyorum.

iş ve oluşum bundan ibaret.








13 Ağustos 2008 Çarşamba

onunla yattın mı

yeni erkek arkadaşın eski erkek arkadaş(lar) için yönelttiği soru idi bu.

ben küçükken öyleydi en azından, hala tedavülde mi bilmiyorum. ama ozaman da bir anlam veremezdim, şimdi de veremiyorum.

yani öyle bir soru ki, soruyu soran da cevabı duymak istediğinden emin değildir zaten. içini kemiren bu merakın yerine, içini çok daha kötü kemiren bir cevap almaktan endişelidir. "yatmadım" desen "yalan söylüyorsun", yattım desen "nasıldı" yahut "benden iyi miydi" gibi lüzumsuz sorular, bir takım kompleksler ve sıkıntılar gelir. "sana ne" desen "ne demek sana ne" diye kavga çıkar..

içimden geçen cevap şudur; "kiminle yatmadım ki?", ama böyle komik olmaya çalışırken insanın aklına "acaba mı lan" düşürecek cevaplar, böyle sorular yönelten sevgiliye verilemez tabii (eğer insan daha fazla sıkıntı istemiyorsa)..

hem "onunla yattın mı" hem de "iyi miydi" sorusu içinde yıllardır içimde kalmış cevap "neden soruyorsun sen de mi yatıcaksın" idi.. diyemedim kimselere, deseydim keşke..

demem o ki, insanın hem kendini hem karşısındakini sıkıntıya sokabilen bu tip cevaplar yasaklansın. soranların hakkında yasal işlem başlatılsın. bana bu saatten sonra soran olursa sandalyenin bacağına oturtarak cezalandırırım zaten de, maksat genç nesiller korunsun..

daha önce görmemişler için orospu çocuğu portresi


Antalya Kemer’de ormanlık arazide yangın çıkarmaya çalışan 2 kişiden birini Karayolları ekibi, elinde tutuşturup ağaçların altına atmaya hazırlandığı gazete kâğıdıyla yakaladı.
Kendisini yakalayanlara sopa ile saldıran 58 yaşındaki Mehmet Şahin’in....

Telle boğup, sopayı da götüne sokmuş olmalarını yürekten diliyorum..

ps: yıllardır merak ederdim nasıl bir insan orman yakar diye, böyle bir insanmış demekki, bu orospu çocuğu portesini "orman yakıldı" dediklerinde gözümde bir şey canlansın diye saklıyorum!

12 Ağustos 2008 Salı

sabah felsefecileri

kendi zarımı oynamak için, hayatın kendininkini oynamasını bekliyorum.

doğru söyledim, hakikaten öyle yapıyorum, bundandır hiçbir şey yapmıyor gibi görünmem.

lakin bu söylem sabah sabah mühendis kafalı dinleyici için fazla geldi, sabah şekerlerine atıfta bulunarak "sabah felsefecileri" programı önerildi bana, cevaben çirkinleşip "sabah zevzeklerini" yahut "sabah gerzeklerini" önermek zorunda kaldım bende ona.

bundan sonra bu evde sabahları felsefe yapılmasını yasaklıyorum, maksimum sosyolojik gözlem yapılabilir efendim. yormayalım beynimizi, kıvrım fazla olursa düşüncenin yolu uzuyor, çok yakıyor, suyla mı gidiyor. evet.

bu şarkıda serdar ortaç'tan cümlemiz için gelsin;

hayaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaat beni neden yoruyosuuuuuuuuuuuaaaaaaaaaaaaan?

kanun hükmünde kararname

14 yaşımdan beri aralıksız sürdürmekte olduğum (yani 13 sene ediyor) alkol ve tütün türevleri tüketimine yeniden belirtilene dek ara vermiş bulunmaktayım. bugün ile 13 gün oldu. kendimi tebrik etmenin yanı sıra, bir haftadır her gün 5-6km de yürümekteyim.

Sayın G.,
daha evvel "neden göz kenarları için göz kremi kullanılıyor ve bana haber verilmiyor" şeklindeki carlamanıza istinaden şunu söylemeliyim ki, 30 yaşına geldiğimizde (pek bişi kalmadı ama yine de bi kaç sene var), "senin selülitlerin nereye gitti a.q." şeklinde gerçekleşmesi muhtemel terbiyesizliklerinizin şimdiden önüne geçmek adına duyurumdur.

öptüm gıdıdan ;)

11 Ağustos 2008 Pazartesi

sekiz nisan ikibindört

her şey taşıdığı anlamı yitirmeye okadar meraklı ki..başka anlamlara bürünmeye, benim bilmediğim geçişlere, tanınmamak üzere maske değiştirmeye. buna değişim diyemiyorum ben, anlam yitirmek bunun adı. belki bir başka gözle yeni anlamlar kazanmak da olabilir, ben yeni kazandığı anlamları beğenmediğimden böyle adlandırıyor olabilirim..Adlandırmak.. her şey ona verdiğimiz adın anlamını taşıyor mu? seviyorum dediğini sevmek, unuttum dediğini unutmak anlamına geliyor mu bu?

an aug day



10 Ağustos 2008 Pazar

f words

canım,

bugün sen gideli çok oldu.

8 Ağustos 2008 Cuma

16 year old English bastards

phase two / same night
after hugging the toilet paper,
there we were,
16 year old English bastards..
like the rabbits again,
yes the "energizer" should pay us,
or at least give some alcohol..

fuck the nights that have an end,
fuck the vacations that can be remembered nice but stand in the past,
fuck the future that is not happening right now, fuck hopes, the rapidity of the world that passes me by..

i am standing still.

i am still standing.

waiting for the miracle?
no, i am not that one.

i am waiting for nothing.
and nothing happens.

call me sometime hon, its been long time..

(about:blank)


miss the feeling..

6 Ağustos 2008 Çarşamba

: ))




miss take:
amaevlisin on @#seviyorum_allah_çarpsın @#İŞSİZİM @# #sex #sevenyearbitch


deathless: ben bekarım
deathless: amaevlisin
amaevlisin: napalım
deathless: benimle evlen
deathless: onun peşini bırak
amaevlisin: yuva yıkmadan evlenemem
amaevlisin: üzgünüm byes

really????

IF YOU SAY SO..

"He who conceals his sins does not prosper,
but whoever confesses and renounces them finds mercy."


(then gimme some..)

5 Ağustos 2008 Salı

aspirin c++



All Star:
kendime buzlu aspirin c yapdım kanka
All Star:
how pathetic is that

4 Ağustos 2008 Pazartesi

helal olsun..

çirkin olmak


insanı hayat boyu eğiten bir durumdur. yıllar geçse de çirkinlik adama öğretmeye devam eder. tabi çirkin deyince bunun çeşitleri var. mesela ben bulmacalarda çıkan kikirikim. bir de karga burunluyum.

çevremdekiler bazen bana zayıflığımla ilgili hatırlatmalarda bulunur. kimse çirkinsin demez de "abi niye böyle zayıfsın ya, yesene biraz" der. sanki kilo alsam çirkinliğim kaybolacakmış gibi. bunu yeni farkettim mesela. insanlar zayıf olduğumu söylerken aslında çirkin olduğumu söylemek istiyorlar.

bir keresinde bir internet sitesinde kendisini -nasıl olduysa- etkilediğim bir kadın benimle buluşmak istemişti. uzun bir süre sonra nihayet buluşmuştuk. asılan kendisiydi, ama beni gördükten sonra bir bahane uydurup sıvışmıştı. hoş, kendisi 1,60 boyunda yaklaşık 80 kilo, kızıl saçlı siyah tişörtlü satanist kılıklı gotik bi kadındı. o gün bihakkın idrak ettim ki, bilgelikle kadınları etkilemek mümkün, ama yeterli değil.

bir keresinde de güzel sayılmayacak bir kadınla takılıyorum. oldukça kültürlü bir kadındı. arada bir ağzıma kültür kültür sıçıyordu. ben ise elimle suratımı temizlemekten kadını dinleyemiyorum bile. tam bi mind-fucker. neyimi seviyor anlamış da değilim. sorduğumda beni yalansız bulduğunu, temiz bir kalbe sahip olduğumu filan söylemişti. mevzu güzelliğe gelince, ben zaten senin gibi çirkin erkekleri seviyorum demişti. bunu söylerken samimiydi. orada anladım ki, ben hakikaten çirkinim. ama sevilmeme engel değil çirkinlik.

bir keresinde de çok güzel ama gerizekalı bir kıza aşık olmuştum. yani tam benim negatifim. ama aşığım işte. geceler boyu kıvrandım. ve nihayet bu aşkı içime gömmeye karar verdim. tek kelime söylemedim kıza. bu arada kız güzel ve gerizekalı olduğu kadar da kaşar bi kız. çevremde yattığı bikaç kişiyi ben biliyorum. nasıl olduysa bulunduğumuz ortamda en iyi arkadaşı oluverdim kızın. artık her derdini bana anlatıyor. hiç olmadık saatlerde telefon edip iki saat kafa sikiyor, vs. bana anlattığı şey de kavga ettiği erkek arkadaşı. yatak ayrıntılarına kadar anlattı bana aralarında geçenleri. tabii kız farkında olmadan bana işkence ettiğini bilmiyordu. orada da anladım ki, ben çirkinliğim sayesinde bu kızın kankası olmuşum, bunun için hiç çaba sarfetmediğim halde. kendimi daha da aşağılanmış hissettim. yani daha baştan zararsızım böylelerine karşı.

ama çirkinliğin öğrettiği başka birşey daha var ki, bu hepsinden önemlidir: çirkinlik bir mihenk taşıdır. çirkinin de çirkin buldukları vardır ve herkesi beğenmez. bu da çirkine samimiyetini sorgulatır. işte bu hepsinden çok eğitir insanı.

(slavophilia, 01.08.2008 02:53 ~ 02:55)
(www.eksisozluk.com)

do that for me too..

Blogger Stuck on Rewind dedi ki...

shadowboxer:
bende 6 gün sonunda ilk kez az evvel harunun yüzünden yıkandım
shadowboxer:
kolumdan tutup banyoya soktu
shadowboxer:
hatta kendisi yıkadı ben yıkanmayı reddettiğim için
shadowboxer:
rise up dan şu geldiğimiz psikolojiye bak
All Star:
abi evet ya
shadowboxer:
depresyonun dibini süpürüyorum

04 Ağustos 2008 Pazartesi 00:43

yol bitti çoktan galiba..

gömün beni.
(bu da bana ders olsun.)