22 Eylül 2008 Pazartesi

sevgili dostum g.,

belki de sorunun esasında bizden başka herkeste olduğu varsayımından hareketle en büyük hatayı yaptık.

belki de "alışamadım bu dünyaya" mottosu ve akabinde edinmiş olduğumuz "bir şekilde kendine survive edebilecek ortam sahibi olup bu ortamdan da kovulana kadar hayatını sürdürmeye bakma hali" yanlıştı.

belki de biz gerçekten çok yanlış insanlar olduk en sonunda..

hep konuştuğumuz gibi, bizden beklenen başarı hikayelerini bir yana bırakıyorum, bizim kendimizden ve birbirimizden beklediklerimizin bile kenarından köşesinden geçemedik.

senin en yakının ve hatta bir organın olarak gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki sen iyi bir insan falan değilsin, değildin, olmadın. en az ve en çok benim kadar kötü olduğunu söylediğim için bircan gibi aşağılanmak ve azarlanmak korkusunu içimde hiç duymadan yazıyorum bunu tahmin edersin ki.. iyi niyetli olman hiç bir şeyi açıklamıyor, hiç bir hatayı örtmüyor ve bencillik kelimesi bütün çıplaklığı ile piyasa fiyatlarını yerinden oynatıyor.

evet bütün demek istediğim bu, iyi niyetli olabilirsin ama niyetin kendi iyiliğin için olunca buna "iyi insan" denmiyor. başkalarının çekeceği sıkıntıyı hiç düşünmeden yaşamak seni süpermen yapmıyor..

görmek istediğimiz gözlerimizi taktık, hayatın bize yamuk yaptığına sarsılmaz bir inanç sahibi olduk, bu dünyaya ait değildik, öteki dünyalara gidecek paramız yoktu, annelerimiz deli, babalarımız alkolik, ailelerimiz problemli çocuk yetiştirme enstitüsü, etrafımızdakiler anlayışsız, bizler kimseyi kırmamak için yalan söyleyen melaikelerdik.. ( melaike kelimesini yazarken bile zorlanmam melaike olmadığımız anlamına gelmez değil mi tatlım? :) )

böyle mi gerçekten tüm hikaye? benzer şartlarda yetiştirilmiş kaç insan evladı tanıyorsun sonucu bizimle kıyaslanabilecek?

bir bilinç mi geldi yoksa sen buna pes etmek mi dersin bilmiyorum, ben de karar verebilmiş değilim hangisine maruz kaldığıma ama tek bildiğim ölemediğim ve bu şekilde yaşamaya da devam edemediğim ve artık bunun için bir şey yapmazsam kendimi çiğ çiğ yemek suretiyle koli basili falan olmak zorunda kalacağım oldu.

çok laf salatası yaptım, şunu demek istiyorum "bu dünya çok kötüüü" diye bağırıp kendimin ne olduğundan bahsetmek yerine bir uyum sürecine girmeye çabalamaya karar verdim, "değişmek" demek istediğim.

onların istediği gibi olmak değil belki ama yontulmak, törpülenmeye izin vermek. bunca yıldır ömrüm törpülenirken şimdi kendimi inandırdığım kalelerin yıkılmasına müsade etmek, onların belki de doğru olmadıklarını kabul etmek..

beni bilirsin, hiç bir istediğimden kolay vazgeçmedim, çoğunlukla da her istediğimi aldım, zaten çok az şeyden vazgeçmek zorunda kaldım, öyle ki bir örnek vermek için kendimi zorladığımda hatırlayamıyorum (eminim sen benim için bunu yapabilirsin, ben de senin için). şimdi de büyük bir kandırmacanın içerisinde olabilirim ama kendimi bunun benim istemem sonucu bu şekilde olduğuna inandırdım. normal bir insan olmak istiyorum, dünyaya uymak istiyorum, bu benim istediğim olduğu için de şimdiye kadar olduğum ben olmaktan vazgeçiyorum. onları taklit ederek mutlu olmak istiyorum çünkü diğer yolla mutlu olamadığımdan emin oldum, daha fazla deneyecek yerlerim ağrıyor...

artık kabul etmeliyiz sevgili dostum, intihar edecek yaşımız geçti ve kimse bizim için bu iyiliği yapmıyor. kendimi bir direkten bir ağaca çarptım, bana mısın demedi ve o gün aslında bu kararı aldım. madem ölemiyorum ozaman en azından yaşamayı denemeliyim..

şimdi garip bir hazırlık içerisindeyim, hayatımı komple değiştirmek, kendi istediğim şekle getirmek, ayakta kalmak ve ayakta kalırken kimseye dayanmamak için.. kimsenin parasını almamak, parasını aldığım için kimsenin benden olmamı istediği insan olmam konusunda laf yememek, yıllardır hayalini kurup gidemediğim şehre gitmek, kendi istediğim gibi yaşayabilmek için.

çok güçlü olduğumuzu iddia ederken tek yapabildiğimiz içimizin yıkıntılarını toplamak oldu ve bu bile bizim için çok büyük bir işti. birilerinden ayrılmak, bir takım bağımlılıklar edinip akabinde onlardan kurtulmak, nefes alıp vermeye devam edebilmek oldu tek başarımız ve ben artık kendime baktığımda bunu görmekten çok sıkıldım. bu yapmacık "çok güçlüyüm ben" hikayesinden çok sıkıldım, bu gerçek değil..

gerçek; senin geçtiğimiz 1 sene içersinde burada gerçekten para kazanabildiğin bir işe sahip olman, o evin kirasını kendin ödemen, kendi kredi kartını ödemen, annenden bağımsız bir hayat sürebilmen sonucunda çok güçlü olduğunu iddia etmen olurdu. birilerinin bakımına muhtaç sürülen bu yaşantılar uzaktan gayet patetik görünüyor.. (bunları seni suçlamak için yazmıyorum, babamın gölgesinden kocamın şemsiyesine yaptığım yatay geçişte, şemsiyenin sapı götüme girmese şimdi böyle "kendi ayakların üzerinde dur" yardırmacasına kendimi kaptırmış olurmuydum inan hiç bilmiyorum)

işe girmeyi ve para kazanmayı denediğini biliyorum, maaş alamadığın bir işin ardından düşük bir maaş ile çalışmak zorunda kaldığını da biliyorum ama en azından bir maaşın vardı ve bu bir başlangıçtı, sevgilinin orayı arayıp patronlarına ana avrat sövmesi sonucu işinden olman ise ya senin ya da sevgilinin suçuydu, bu oranın şartlarına uygun hareket edememekti ve bu da gerçekten o paraya ihtiyaç duymamandan çünkü annenin her zaman götünü toplamasından kaynaklanıyordu (aynısı benim için "baba" versiyonu ile hayat boyu geçerli oldu..) ama neticede sonuç değişmedi, işsiz, parasız ve birilerinin desteğine ihtiyaç duyar hal devam ediyor.

zaten bildiğin şeyleri çok uzun anlatmış olabilirim dostum, istediğim seni üzmek ya da daha fazla canını sıkmak değil inan, belki de seni üzsem ya da daha fazla canını sıksam bunun da bir faydası olabilir ve belki de bunu yapmışımdır.. seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun, bu herhangi insanların "süreli" sevgileri ile kıyaslanabilecek bir şey de değil, yine de bu göz açılması esnasında bencilliğinin boyutlarının gerçekten tavan yaptığını ve bu gidişin gidiş olmadığını, etrafındaki herkese zarar verdiğini gördüm, görüyorum.

bu kadar lafı neden ettim? kendi kendini inandırdığın bu "ben haklıyım, dünya beni anlamıyor" halinden bi çık, bi dön kendine bak, kendine gel eğer gelebiliyorsan, gelemiyorsan tutun bana ben kendime gelirken bi yere kadar bırakayım seni de, iyi ol, huzura er, kendine kal, bunlarla uğraşmak zorunda kalma diye ettim..

ölme diye ettim. ölme. çünkü bende bencilim ve senin bencilliğinin benimkine dokunuyor olmasından rahatsızım. çünkü hayatıma sen yanımda yokken bir yerlerde var olduğunu bilerek devam etmek çok zor olmuyor ama senin olmadığın bir dünyadan çin halk cumhuriyeti eksilmiş gibi geliyor, hatta belki komple asya kıtası. 3 tarafı denizlerle çevrili yurdumu ateşe vermek istiyorum içerisinde sen olmadığını düşününce..sen olmazsan benim kötülüğüm olduğundan büyük görünüyor gözüme, haklılığımı kaybediyorum ya da haksızlığım öksüz kalıyor. yaşayabileceğini, herkesin yaptığı bu şeyi senin de en azından deneyebileceğini biliyorum, denediğin zaman yapabildiğini de biliyorum. sadece bir silkinmen gerekiyor.

seni çok seviyorum dostum,
belki de en azından söylemiş olduğun gibi beni bırakmamak için deneyebilirsin, çünkü senin de beni çok sevdiğini biliyorum..

19 Eylül 2008 Cuma

officially fall..officially falling again..

i like to remember things my own way.
how i remembered them, not necessarily the way they happened.


LOST HIGHWAY

işte böyle..

17 Eylül 2008 Çarşamba

mesela mutluyken..

macera evvela teknenin göcek'te, çekek yerinde altının zımparalanması ve benimde desteğimle zehirli boya sürülmesi ile başladı. aylardan şubat'tı, bence tatil için gayet idealdi.. ankara'da yüzünü unutturan güneş arada bir tshirt ile gezmeye sebebiyet verecek kadar dozunu arıtırıyor, diğer zamanlarda da ankara ayazını unutturması ile bile yetiyor. ayrıca yelekle geziliyor, bu bir lüks bu ayda..

bunun yanısıra bozkırın uzağında olmak, denize bakmak insanı şubat ayında kış depresyonundan alıp bambaşka kafalara gönderiyor..su kafası.. bahsi geçen teknenin bu hazırlık aşamasındaki hali aşağıdaki gibidir:
bu yukarıda görünen elbette altı boyanmadan evvelki hali, boyandıktan sonra pek şahane oldu, elimize sağlık..

Göcek avuçiçi kadar yer, yapacak bir şey de yok. Etrafında muhteşem koylar olması ve Turgut Özal tarafından popülerleştirilmiş olması sebebiyle bir tane 5 yıldızlı otel çakmışlar, önünden denize giriliyor, güzel balıkçılar var ama mesela şubat ayında gittiysen benim gibi, akşam 1de vardıysan ve açsan bu aç uyuman gerektiği anlamına geliyor.. (biz aç uyumadık, babamın kankaları mangal başındaydı çok şükür..) manzarası elbette süper, tartışmasız güzel.. mesela şöyle:


daha sonra (nisan ayında) tekrar gittiğimizde, şubat ayına nazaran daha kalabalık olmakla birlikte yine boş sayılabilecek bir güzellikteydi, biz de öğlen yemeği için bişeyler yiyelim diyerek bir kebapçıya oturduk. 3 tane beyti, 1 tane adana söylendi, 4 tane de meşrubat, beklediğimiz hesap kişi başı 10 hadi bilemedin 12 ytl olsun şeklinde iken gelen 72YTL hesap hala hatırasını koruyor, sebebi ise 72YTL'nin büyük para olmasından ziyade insanın kazık yediğinde kendisini kötü hissetmesi. Reklamdaki midesinde cep telefonu öten kadın gibi, üzerine bi bardak su içtik, sular şirkettenmiş.. Henüz hiç bi şeyden habersiz yemek beklerken aha şöyleydik:
Fotoğrafı çeken olması itibariyle kardeşim eksik, aslında yanımda oturuyordu kendisi. Kebapçının da menüsüne bakıp ona göre sipariş verilmesi açısından ismini hatırlamak isterdim ama tek bildiğim çarşının hemen göbeğinde olduğu. çarşı zaten bi göbek kadar olduğu için çok sorun edilecek bir tarif değil bu..

velhasıl, göcek güzel bir yer ama sezon kısa bu biir, yapılacak hiç bir şey yok desem yeri bu ikii, bunu arayanlar için ideal olabilir ama bence sadece teke sahipleri için ideal.. port göcek gördüğüm en güzel marina, yeşilikler içerisinde, duşu - wc'si bodrumdan da marmaristen de temiz ve güzel.. enteresan bir bilgi daha, göcek migros diğer migros'lardan pahalı, sebebini sorduk, "burda böyle" dediler, bir nevi "işinize gelirse"..




nisan ayında hava hala serin oluyor bir şekilde, denize de girmiştik bazı günler ama genelde serindi. yağmur yağmıştı bir gün sağanak, bir de tam turunçtan sonra yağmur çiselemeye başlamıştı, gebe kilise de durmuştuk ondan evvel, yukarılara tırmandık, aha bu aşağısı işte tırmandığımız yer.


tırmanırken ayakkabı giymeyi bir tek ben akıl ettim çünkü oraya daha önce defalarca tırmanmış olan da bendim, onlara neden ayakkabı giyin demedim hatırlamıyorum..keçi gibi seke seke çıktım da oturdum yukarı bi o yana baktım deniz, bi bu yana baktım deniz, düşünüyorum hala insan denize bakmaktan da sıkılır mı bir zaman sonra? insandan insana değişir herhalde, benim için durum "su akar deli bakar"..
uzuuun uzun bakabilirim yani.. bu da gebe kilisenin kiliseli olan kısmına misal:



neyse sonra işte, otel kalıntısı var bir tane marmarise doğru yola devam edince. 7 yıldızlı olucakmış, 15 senedir ne yıkıyorlar ne yapımına devam edilmesine izin veriyorlar, içmeler'e gelmeden karşılar insanı mezarlık gibi görünür hep gözüme, rezalet, kocaman bi bina yığını, onu gördüm, yağmur çise çise yağıyordu ozaman, babamda viski içiyordu ondan özendim de aldım elime herhalde o viski bardağını, gittim taaa teknenin önüne (böyle deyince "taaa"nın uzaklık belirtmesinden ötürü insanın gözünde gulet canlanıyor değil mi? oysa en fazla 1 metre uzaklaşmış olabilirim diğerlerinden..), taaa teknenin önü hiç konforlu bir yer değil, nitekim kendisi bir yelkenli..
görelim yelkenliyi:


burnu konforsuz olsa ne yazar, dünyanın en güzel yeri oydu.. hele gitmekte olduğumuz yön marmaristi, yağmur çiseliyordu ve elimde viski vardı, öte yandan kulağımda kulaklık takılıydı, müzik de pek güzeldi, sol yanımda eşek adası vardı, ardından feneri gördüm, iyi geldi, burnumuzu netsel'e çevirmiştik, gidiyorduk güzel güzel, her şey iyiydi.. yağmurun biraz hızını artırması hoşuma bile gitmişti.. yağmurluğum da vardı zaten, daha ne isterdim ki.. aha bu da yağmur yağarken teknenin dışı mesela: (anlattığım yer değil, serçe adasında dururken çekmiştim bunu ama ambiyansı açıklamak için örnek olarak göstermekte sakınca yok..)


yağmurda daha güzel hakkaten hava, deniz, ruh halim filan..serçe koyu'da tavsiye edilesi muhteşem gibi bi yer denebilir.. insanlar öğleden sonra sığınıveriyor oraya. yanımızdan taka geçti mesela biz sığındıktan hemen sonra, barbun aldık kendisinden, kilosuna 45YTL verdik ama barbun dediğime bakmayın "balina ebatlarında/barbun tadında" bir şeydi bahsettiğim, kişi başı bir barbun şeklindeydi alışveriş, dehşet de lezzetliydi..(aylardan nisan'dı..)

bu aşağıdaki fotoğraf da serçe koyunun kıyısından çekildi tarafımızca, tuhaf bi mekan var orda "restoranbakkal" diyebiliriz sanırım kendisine. içecekleri satın alıp gidebilirsiniz de, oturup içebilirsiniz de.. akşam yemek yiyecekseniz evvela söylemeniz lazım ki hazırlık yapsınlar.. bir de salıncak vardı en çok onun keyfini sürdük, bu da salıncaktan manzaramız olarak kayda alınsın:



tatilin geneli babama gps'i öğretmeye çalışarak geçti, bu da onu ölümsüzleştiren fotoğrafımız:
neticede çözümü benim kitapçığı türkçeye çevirmem, bilgisayarda yazmam ve print edip naylon poşet dosya ile babama teslim etmem şeklinde bulduk, her şey böyle daha kolay, daha güzel olmadı mı? oldu evet. ama buarada ben öğrenmiş oldum gps aletini, bana yaradı yani, iyi oldu.

bilenler bilirler, bilmeyenler bana sorarlarsa bilmeliler, marmaris-içmeler arasındaki yolda martı-marmaris palace-mares dizi dizi 5 yıldızlı otellerdir, aralarında turban'da vardır, grand yazıcı da vardır, hatta arena beach vardı eskiden,şimdi adı değişti, "bana müzikli iskele olsun, yastığa yatayım kokteyl yudumlayayım" diyen varsa mevcuttur ama diyeceğim bu değildi, bana hiç lazım değl beach havası, bu havada olan da bence marmaris'te kalabalık etmesin, çeşme'ye buyursun, plaja girerken 50 ytl bayılsın, rahatlasın..
hazır o yoldan bahsetmişken, içmeler belediyesinin zakkumları diken ellerinden öperim, böyle güzel bir yürüyüş yolu onca kilometre boyu nerede var bunu da sorarım.. çok daha iyisi olabilirdi ama şimdilik yola örnek resim şu olsun:
bu da zakkum misal:


neyse ne diyordum, hah, o yol.. evet o yol ömrümde en sevdiğim yollardan biri.. marmaris tarafından içmelere doğru ana caddeden giderken, içmeler manzarası bunca sene sonra hala ara ara gözlerimin dolmasına sebep olur (nedense hiç durup fotoğraf çekmedim, örnek veremeyeceğim..).. Ana caddeden değil de sahil yolundan gidiyorsanız ise (yayan yahut bisikletli çünkü motorla bile yakalarlarsa kızıyorlar, çok kızarlarsa ceza bile yazarlar..) otellerin içmelerde yeniden başlamasından az evvel, kafeler başlar.. Can's cafe bunlardan hem en çok bilineni hem de en çok sevilenidir. Kahvaltı için de akşam yemeği için de uygundur (cebinize tatil için uygun miktarda para aldığınız farzı ile), akşam yemeklerinde gitar dinlersiniz, denizin hemen üzerinde oturursunuz öyle ki düşseniz içine düşersiniz, en sevdiğim yerlerden biridir hakkaten. aha bu da manzarasına örnek foto olsun:

bu görünen masa, can's kafenin balkon kısmına misal olsun diyedir, ayrıca bir üst basamakta daha bir yemek masası şekilli olanları vardır bunların. yine aynı mekandan bir başka görüntü(m) için "marmaris'te ne var?" sorusuna bakmak mümkün.. ya da daha fazla fikir sahibi olmak lazımsa aşağıdaki resme bakılabilir. gene keyfimden yarılacak gibi gülüyorum, sahil-manzara falan da her şey meydanda..
tabii bu görüntü ve huzuru elde etmek için orada bulunulan zaman dilimi pek önemli. normal şartlar altında sağ yanımda görünmekte olan kum kısmın yerini plastik şezlong ve yatalak turistler ile onların şemsiyeleri alıyor. oysa sahil böyle güzel, bomboş ve cana yakın (yahut bana yakın..)

nerden başlasam, nasıl anlatsam bir hikaye benim için marmaris ama nasıl olduysa sonunda bir yerinden anlatmaya başlayabildim, çok da uzak bir yerinden göcek'ten : )) ama işim gittikçe zorlaşmaya başladı marmaris'e varınca, onca fotoğrafın arasından seçmek, tamamını sevdiğin bir yerden kısım kısım bahsetmek. birisini neden sevdiğini açıklamak da bana hep acayip gelir zaten. birini bir "sebep"ten sevmek sevginin akıl ile yapılan bir iş olduğuna işaret eder bu da onu gerçeklikten uzaklaştırır.. bana böyle geliyor işte.

yine de bir kısım da olsa anlatabildiğim için mutluyum.. belki sonra devam bile ederim :)

7 Eylül 2008 Pazar

senin için yeni bir şey yazdım

04.09.08

Yaptığın şey şu; "önce tamamen yıkılmadan nasıl yeniden ayağa kalkabilirim" demek.
önce tamamen yanıp sonra küllerinden yeniden doğmayı beklemek.
ve her defasında o küllerden yeniden doğan alt kimlikten derhal sıkılıp yeniden küle dönüşmeyi bekleme safhasına geçmek.
bu, etrafındakilerin seni her defasında 'us'landın zannedip "hah.. işte bu sefer" dedikleri kısım,
sonra sen son sürat yanışa geçince "tüh..gene değil" kısmı başlıyor.
bense artık ne "hah" ne tüh" demiyorum.
sanırım bu durumu çözeli çok olmuştu ama kelimeleştirmemiştim.
ö.'nün aşkın en sevdiği halinin "acı" hali olması gibi, sende bir hayatın en çok "yanılan" kısmını seviyorsun
ve bunu henüz 15 yaşındayken bulduğun her yere "full speed on wrong direction" yazarak belirtmiştin.
biz anlamamayı seçtik..

neyse şu an teknenin burnuna oturdum ve senin son ölmemeyi başardığın sabah evden çıkıp meclis parkına yürürken
"dinle" diye mesaj attığın şarkıyı dinliyorum (çok belirtili isim tamlaması) (tasvir ruhun gıdasıdır).

seni seviyorum.

21 Ağustos 2008 Perşembe

the world is not enough

the world is not enough çalıyor.
bir anda içimde garip bir his oldu.
kendi eski sevgililerime dair hiç yaşamadığım bir his.
acıma.
yanma.
bana ait olmayan bir sevgi (belki de adına aşk mı deniyor?)nin hatırasını getirdi şarkı ne garip.

vilayetler evindeki curcunanın arasında gelin odasındaki şifonyerin üzerinde duran burger king paketleri mesela..

kafasına duvak örtmek istemeyen gelinin inadı ya da..

düğünden evvel üst katta fotoğraflar çekilirken yapılan soytarılıklar "gemiyi de çekiyor musun"lar..

gelinliğin uçuşan parçaları, o parçaların rüzgara kapılıp uzaklaşması, beyaz ufak parçalar..

sonra işte, the world is not enough..

bazı şarkıların beraberinde bazı kokuları, bazılarının ise günleri taşıması bu. bir başkasının sevgisinin, sevgi ve sahip çok uzaklarda iken bile geri gelmesi..

şarkıyı seçtiğimiz gün, sahibinin içeride gelin yatağı olması gereken yatakta yanında bir kova ile kusmuklar içerisinde yatması, annesi kardeşi ve benim yan odadan ona şarkı seçtirmemiz, elma yememiz, gelinin elma istemesi, vermememiz de bu şarkının anılarına dahil mesela..

ne kadar uzakta şimdi. o gün, şarkısı ve sevgileri..
hayat da böyle bir şey işte diyerek bitirmek istemezdim bunu..
üzgünüm.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

sevgili güllük,

benden beklendiği üzere yeniden bir takım çırpınışlar içerisine girdim. ters dönmüş bir böcek edası ile hiç hareketsiz sırt üstü yatarak geçirdiğim son 3 haftadan sonra o son bacak seyirmesini yapıp geberip gitmem beklenirken tek hamlede düz tarafıma zıplayarak döndüm ve "ee nereye çuf çufluyoruz" cümlesi ile yeniden 12 yaşımın gerizekalı ifadesine bürünmeyi başardım, bilmem aranızda şaşıran var mı.
esas şaşıran benim esasen, yahut burada dinleyen herkesin aklının bir kenarında çağrışmış olduğu üzere "şaşıran sen mi yoksa ben miyim bilemedim" mi yazmalıyım, bilemedim hakkaten, orhan babaaa diye bağırmak istedim. kahrolsun bu içimizdeki her gördüğü amcaya baba demek isteyen iyi yürekli çocuk (bir de sülü baba var biliyorsunuz, çoban kendisi, ona neden baba dendiğini bilmiyorum, müslüm baba bile daha bi babam sayılır ona nazaran.
ki nazarlayacak baba seçeneklerimizin orhan-müslüm ve süleyman arasında gidip gelmesi ise içler acısı farkındayım..)

sabah sabah neler de anlatıyorum böyle kendi kendime. allahıma bin şükür yazı icat olmuş da bu cümlelerin hepsi kafatasımın iç bükeylerine çarpıp beynime beynime zonklamıyor (iç bükey kelimesini bu şekilde kullanmanın doğru olmadığını, onun benim anlatmak istediğim şey olmadığını düşünüyorum ama matematik ile aramda ilkokul beşte bile karnede 1 getiren insan evladı ilişkisi içerisinde olmaktan kelli ufak bi sorun var, bilimsel tabirlerin sayısal kısımlarının maruz görülmesini talep eden bu dilekçemi huzurlarınızda arz eder, sosyal bilimlerdeki lüzumsuz bilgilerim ile sayısal yanın üzerine bir perde çekilmesini talep ederim. öperim.)

gerçekten de kısa bir süre yazdıktan sonra ne anlatmaya başlamış olduğuma dair en ufak bir fikrim kalmamasını çok seviyorum. aynısını konuşurken ancak sarhoş olduğumda yakalayabiliyorum. sair zamanlarda (sair zaman vesaire kelimesi içerisinde kullanıldığı şeklinin annane ağzı ile "diğer zaman" yerine geçmesidir, annane ağzı haricinde içeceklerini tutam şeklinde tüketen eski dostumuz eril tarafından kullanılabilir gibi geliyor bana, nitekim kendisi kelimelerini ne kadar eskilerden seçerse o kadar iyi türkçe konuşuyor yanılgısına kapılan bülent hanım gibi bir türk düşünürümüzdür, filoloğumuzdur, o bizim her şeyimizdir.) neyse ne diyordum, ha evet sair zamanlarda konuşurken konuşmanın karşımdaki insanların kafasında bir şeyler canlandırmasını istediğimden gönlümce açamadığım bu parantezler, o parantezlerin içinde yer almasını istediğim bu kelimeler hep benim kafamın içerisinde kalıyor, parantez aç parantez kapat bir yandan da konuşmaya devam et ve karşındaki "hı?" dediği zaman tüm o cümleleri tekrar kurmak zorunda kal olduğu zamanlarda hakikaten kendime bir deve alasım ve olimpiyatlarda hendek atlatma dalında yarışasım geliyor (olimpiyatlara eklenmesi gereken bir dal daha buldum buarada, deveye hendek atlatma dalında da türk insanının çok büyük başarılar kazanabileceğine yürekten inanıyorum.)

mesela şimdi yeri geldi yahut gelmedi konuma burdan hemen olimpiyatlara eklenmesi gereken dallardan bahsedebilirim. türk insanı için olimpiyat başarısı getirecek çözüm çare aramaktan imanım gevredi, imanın gevrek olanı mı makbuldür bu konuda da yetkililerden bir açıklama gelmedi ama ben her şeyin gevrek olanını severim, misal insanların gevrek gevrek gülenleri vardır, çok hoşuma gider hep. evet olimpiyatlarda bize başarı getirecek dalları en sonunda bu sabah buldum ama buraya tekrar sıralamak gelmedi içimden. isteyen uğraşsın kendisi bulsun.

böyle saçmalarcasına bir hızla düşünüp (hala saçmaladığımdan şüphem olması ne kadar iyi niyetlerle dolu bir insan olduğuma işaret ediyor) bu düşündüklerimi tarihe gömülmeye bırakmak yerine yazıya döküyor olmak iyi bir şey mi emin olamadım bir an. beni delilikten koruduğunu düşündüğüm bu hareketimin aslen deliliğimin gözle görülür hale gelmesi anlamına dönüştüğünü de biliyorum.

dün akşam ejderhaların savaşı falan gibi (atıyor da olabilirim) bir film vardı, tv de ilk kez, ve dilerim son kez, bir takım ejder çocukları, doğuştan ejder dövmeliler, birbirlerini mi bulmaya çalışıyorlar, bir adam mı onları bulmaya çalışıyor anlamadım ama kaçanlar var kovalayanlar var öyle söyliyim, neyse bir de kovalayan takımda ejderha var bir tane, sıradan bir ademoğlu bu ejderhayı görüyor ve başkalarına da söyleyince deli diye hastaneye kapatıyorlar, adamı doktor görüyor, adam ejderhadan "büyük bir yılan vardı" diye bahsediyor. bu kadar şeyi şundan anlattım, tasvir ruhun gıdasıdır, öyle sığ bir tanımdı ki ejdere yılan demek, bu sebeple herife deli dediler, gömleğini sırttan bağlamak suretiyle adamı deliğe tıktılar. (deliğe tıkmak da aslında bir amerikan deyimi gibi değil mi? akşam beni kodese tıktılar dostum ha? evet buna benziyor, biz ona deliğe tıkmak demeyiz, hapse atmak mı deriz? ne deriz?)

evet uzun ve doyurucu tasvirler ile bu delilik konusundan kendimi uzaklaştırdım mı bilmem, bilmiyorum gerçekten. ama her ne hal ise, hava çok sıcak ve oturduğum sandalye de bacaklarıma yapışıyor bu sebeple konuyu burada kapatıyorum.

kendime iyi günler dilerim. şimdi olmazsa bile gelecekte olsun.

16 Ağustos 2008 Cumartesi

olimpiyattan anladığım


mutlaka zamanla ekleyecek bir şeyler çıkacak ama şimdilik aklıma gelenler:

1. çinliler çalışırsa gerçekten aynı anda zıplayabilir, deprem de olur, yeterki istesinler
2. maratoncu kadın denen şeyin koca memeli olanı da olabiliyormuş, iyi de koşuyordu aslında ama sonradan geride kaldı
3. bir etiyopyalıdan "milli sporcumuz yüzümüzü güldürdü" diye bahsetme riyakarlığı türklere mahsus değil ve ben bunu hayatım boyunca anlayamayacağım
4. kamera gördüğünde el sallama manyaklığı da türklere mahsus değil. (bunu söylediğimde harun genlerine bakmak gerektiğini, geçmişten gelen bir türklükleri olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu söyledi. bu da atalarımızın bütün dünyanın anasını sikmiş olduğuna duyduğumuz sarsılmaz güvenin ev içi yansıması, gözümü aldı yansırken, seyirdim olduğum yerde..)
5. kulplu beygir denen şey bi hayvan değilmiş. eve de almak isteyebileceğimiz hoş bir aletmiş. ben almak istedim ama harun gereksiz dedi. benim kulpsuz bir beygirim var zaten bahçede duran, onunla yetineceğim sanırım. ama bu "gereksiz" lafları sebebiyle bu ülkeden olimpiyatlara katılacak sporcu yetişmiyor belki de, bunu da düşünsün yetkililer..
6. gülle atan kadınlar çok korkutucu, hiç dalaşmak istemem.
7. trt spikerleri bile asabımı bozuyor konuşurken. birinden bahsederken "filozofisi" dedi bugün, ağzının şakülünü sikeyim dedim bende kendisine, "felsefesi" diyemedi. eurosport'a döndük, zaten trt'nin görüntü kalitesi 1940lı yılların muhteşemliği ile karşımdaydı (hd olan hali de varmış ama biz fakiriz..), eurosport'da "mental" problemleri olan bi sporcudan bahsediyordu. dil faşizanı falan değilim, çok sikimde de olmaz çoğunlukla, ama zaman zamanda sinirlenmeden edemiyorum sikiperlere (regl yaklaşmasıdır belki de..).
bağırdım ekrana "türkçe konuş ulan benle" diye. türkçe konuşsunlar benle.
8. engelli ve engelsiz koşu aynı at yarışı izlemek gibi oluyor. baştan gözüne birini kestirip onu tutup desteklemek de çok harika.
9. halter kaldırırlarken +75de yarışan şişman çinli kadın gördüm. çekik gözlü olmasa da bu kadar garip dururdu sanırım..obez çinli erkek gene gözüme okadar acayip gelmiyor artık ama kadın olunca bi tuhaf oluyomuş..
10. sporcu tokatlayarak bir yere varamamışız, bundan sonra sopayla dövün, olmadı telle boğarsınız..

deli bilal

bu kendisinin sıfatı değil rahatsızlığı idi.

"çolak cem", "çirkin ördek", "patlak gözde", "yalancı tolga" gibi bişeydi yani aslında ama bunlar hastalık değil sıfat idi. bilal ise bildiğin/m deliydi. kendisi defalarca trafik kazası geçirmesine rağmen bir türlü can vermemesi ile yenimahallede ün salmış olmasının yanı sıra, hiç bir şekilde öğlen uykusuna yatıp annesine 1-2 saat de olsa huzur vermek istemeyen ben için kabuslardan en korkutucu olanı idi..

"bilal'i çağırırım" diyerek beni yatağa kitleyen annemin bir kere bile bilal'i çağırmamış olmasından herhangi bir güven duyamıyor, ya çağırırda bilal gelirse diye titreyerek, uyumasam da yatakta kalıyordum.

bilal'den neden korktuğumdan da tam emin değilim aslında. bisiklet yahut benzeri bir takım motorlu-motorsuz taşıtlar ile sürekli olarak gülüp ilerleyen bi abimizdi bilal. ama sanıyorum annemin "bak bilal'i çağırırım" demesinden, onda korkulacak birşeyler olduğu kanısına varmıştım, korkulacak bişey olmasa neden çağırsındı?

arada sırada "bilal'e otobüs çarpmış", "bilal'i dolmuş ezmiş" gibi havadisler kulağımıza geliyordu ama bir süre sonra bilal kafası sargılar içerisinde bu kez de mesela bir yerlerden nasıl olduysa edindiği tornetle mahallemizden geçiyordu ve bu "ölümsüz deli" kimliği ile beni iyice korkulara gark ediyordu.

kaç yaşıma kadar bilal'den korkarak yaşadım bilmiyorum, en son bilal'e yine birşeylerin çaptığını ve bu defa kendisinin artık 9. ve son canını da teslim ettiğini ve herkes gibi benim de buna çok şaşırdığımı hatırlıyorum. ama bilal ve korku hatırasının bunca canlı olması beni cidden şaşırtıyor.

çocukları böyle kabuslarına girecek şekilde bir şeylerden(doktor, imam, öğretmen, baba, deli vs. ne olursa) korkutarak istediklerini yaptıran tüm anneleri kınıyorum, savunmasız dimağların amına koyduklarının farkında olmadan ya da olarak yaptıkları bu hareketlerin kalıcı hasara yol açtığını söylemek mümkün..
bende açtı en azından.

bunun dışında öğrendiğim bir şey oldu şu hayatta, delilerden değil akıllılardan korkmak gerektiği. lanet olasıca akıllı insanlardan gördüğüm zararı bir delinin verme ihtimali çok azdı nitekim. zavallı bilal, onca sene boş yere onu gördüğümde çığlık atıp ağlayarak eve kaçtım, neyse ki o bi bokun farkında olamayacak kadar deliydi..

bilal nereden aklıma geldi bilmiyorum, çok oldu o öleli biz yenimahalleden taşınalı ve ben büyüyeli. ama bak hala unutmamışım işte.

demem o ki;korkutmayın ulan çocukları.

15 Ağustos 2008 Cuma

napıyosun?

bir süredir sadece:

http://travisandtylerdurden.blogspot.com okuyup gülüyorum
yahut
www.bobiler.org bakıp gülüyorum.

iş ve oluşum bundan ibaret.








13 Ağustos 2008 Çarşamba

onunla yattın mı

yeni erkek arkadaşın eski erkek arkadaş(lar) için yönelttiği soru idi bu.

ben küçükken öyleydi en azından, hala tedavülde mi bilmiyorum. ama ozaman da bir anlam veremezdim, şimdi de veremiyorum.

yani öyle bir soru ki, soruyu soran da cevabı duymak istediğinden emin değildir zaten. içini kemiren bu merakın yerine, içini çok daha kötü kemiren bir cevap almaktan endişelidir. "yatmadım" desen "yalan söylüyorsun", yattım desen "nasıldı" yahut "benden iyi miydi" gibi lüzumsuz sorular, bir takım kompleksler ve sıkıntılar gelir. "sana ne" desen "ne demek sana ne" diye kavga çıkar..

içimden geçen cevap şudur; "kiminle yatmadım ki?", ama böyle komik olmaya çalışırken insanın aklına "acaba mı lan" düşürecek cevaplar, böyle sorular yönelten sevgiliye verilemez tabii (eğer insan daha fazla sıkıntı istemiyorsa)..

hem "onunla yattın mı" hem de "iyi miydi" sorusu içinde yıllardır içimde kalmış cevap "neden soruyorsun sen de mi yatıcaksın" idi.. diyemedim kimselere, deseydim keşke..

demem o ki, insanın hem kendini hem karşısındakini sıkıntıya sokabilen bu tip cevaplar yasaklansın. soranların hakkında yasal işlem başlatılsın. bana bu saatten sonra soran olursa sandalyenin bacağına oturtarak cezalandırırım zaten de, maksat genç nesiller korunsun..

daha önce görmemişler için orospu çocuğu portresi


Antalya Kemer’de ormanlık arazide yangın çıkarmaya çalışan 2 kişiden birini Karayolları ekibi, elinde tutuşturup ağaçların altına atmaya hazırlandığı gazete kâğıdıyla yakaladı.
Kendisini yakalayanlara sopa ile saldıran 58 yaşındaki Mehmet Şahin’in....

Telle boğup, sopayı da götüne sokmuş olmalarını yürekten diliyorum..

ps: yıllardır merak ederdim nasıl bir insan orman yakar diye, böyle bir insanmış demekki, bu orospu çocuğu portesini "orman yakıldı" dediklerinde gözümde bir şey canlansın diye saklıyorum!

12 Ağustos 2008 Salı

sabah felsefecileri

kendi zarımı oynamak için, hayatın kendininkini oynamasını bekliyorum.

doğru söyledim, hakikaten öyle yapıyorum, bundandır hiçbir şey yapmıyor gibi görünmem.

lakin bu söylem sabah sabah mühendis kafalı dinleyici için fazla geldi, sabah şekerlerine atıfta bulunarak "sabah felsefecileri" programı önerildi bana, cevaben çirkinleşip "sabah zevzeklerini" yahut "sabah gerzeklerini" önermek zorunda kaldım bende ona.

bundan sonra bu evde sabahları felsefe yapılmasını yasaklıyorum, maksimum sosyolojik gözlem yapılabilir efendim. yormayalım beynimizi, kıvrım fazla olursa düşüncenin yolu uzuyor, çok yakıyor, suyla mı gidiyor. evet.

bu şarkıda serdar ortaç'tan cümlemiz için gelsin;

hayaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaat beni neden yoruyosuuuuuuuuuuuaaaaaaaaaaaaan?

kanun hükmünde kararname

14 yaşımdan beri aralıksız sürdürmekte olduğum (yani 13 sene ediyor) alkol ve tütün türevleri tüketimine yeniden belirtilene dek ara vermiş bulunmaktayım. bugün ile 13 gün oldu. kendimi tebrik etmenin yanı sıra, bir haftadır her gün 5-6km de yürümekteyim.

Sayın G.,
daha evvel "neden göz kenarları için göz kremi kullanılıyor ve bana haber verilmiyor" şeklindeki carlamanıza istinaden şunu söylemeliyim ki, 30 yaşına geldiğimizde (pek bişi kalmadı ama yine de bi kaç sene var), "senin selülitlerin nereye gitti a.q." şeklinde gerçekleşmesi muhtemel terbiyesizliklerinizin şimdiden önüne geçmek adına duyurumdur.

öptüm gıdıdan ;)

11 Ağustos 2008 Pazartesi

sekiz nisan ikibindört

her şey taşıdığı anlamı yitirmeye okadar meraklı ki..başka anlamlara bürünmeye, benim bilmediğim geçişlere, tanınmamak üzere maske değiştirmeye. buna değişim diyemiyorum ben, anlam yitirmek bunun adı. belki bir başka gözle yeni anlamlar kazanmak da olabilir, ben yeni kazandığı anlamları beğenmediğimden böyle adlandırıyor olabilirim..Adlandırmak.. her şey ona verdiğimiz adın anlamını taşıyor mu? seviyorum dediğini sevmek, unuttum dediğini unutmak anlamına geliyor mu bu?

an aug day



10 Ağustos 2008 Pazar

f words

canım,

bugün sen gideli çok oldu.

8 Ağustos 2008 Cuma

16 year old English bastards

phase two / same night
after hugging the toilet paper,
there we were,
16 year old English bastards..
like the rabbits again,
yes the "energizer" should pay us,
or at least give some alcohol..

fuck the nights that have an end,
fuck the vacations that can be remembered nice but stand in the past,
fuck the future that is not happening right now, fuck hopes, the rapidity of the world that passes me by..

i am standing still.

i am still standing.

waiting for the miracle?
no, i am not that one.

i am waiting for nothing.
and nothing happens.

call me sometime hon, its been long time..

(about:blank)


miss the feeling..

6 Ağustos 2008 Çarşamba

: ))




miss take:
amaevlisin on @#seviyorum_allah_çarpsın @#İŞSİZİM @# #sex #sevenyearbitch


deathless: ben bekarım
deathless: amaevlisin
amaevlisin: napalım
deathless: benimle evlen
deathless: onun peşini bırak
amaevlisin: yuva yıkmadan evlenemem
amaevlisin: üzgünüm byes

really????

IF YOU SAY SO..

"He who conceals his sins does not prosper,
but whoever confesses and renounces them finds mercy."


(then gimme some..)

5 Ağustos 2008 Salı

aspirin c++



All Star:
kendime buzlu aspirin c yapdım kanka
All Star:
how pathetic is that

4 Ağustos 2008 Pazartesi

helal olsun..

çirkin olmak


insanı hayat boyu eğiten bir durumdur. yıllar geçse de çirkinlik adama öğretmeye devam eder. tabi çirkin deyince bunun çeşitleri var. mesela ben bulmacalarda çıkan kikirikim. bir de karga burunluyum.

çevremdekiler bazen bana zayıflığımla ilgili hatırlatmalarda bulunur. kimse çirkinsin demez de "abi niye böyle zayıfsın ya, yesene biraz" der. sanki kilo alsam çirkinliğim kaybolacakmış gibi. bunu yeni farkettim mesela. insanlar zayıf olduğumu söylerken aslında çirkin olduğumu söylemek istiyorlar.

bir keresinde bir internet sitesinde kendisini -nasıl olduysa- etkilediğim bir kadın benimle buluşmak istemişti. uzun bir süre sonra nihayet buluşmuştuk. asılan kendisiydi, ama beni gördükten sonra bir bahane uydurup sıvışmıştı. hoş, kendisi 1,60 boyunda yaklaşık 80 kilo, kızıl saçlı siyah tişörtlü satanist kılıklı gotik bi kadındı. o gün bihakkın idrak ettim ki, bilgelikle kadınları etkilemek mümkün, ama yeterli değil.

bir keresinde de güzel sayılmayacak bir kadınla takılıyorum. oldukça kültürlü bir kadındı. arada bir ağzıma kültür kültür sıçıyordu. ben ise elimle suratımı temizlemekten kadını dinleyemiyorum bile. tam bi mind-fucker. neyimi seviyor anlamış da değilim. sorduğumda beni yalansız bulduğunu, temiz bir kalbe sahip olduğumu filan söylemişti. mevzu güzelliğe gelince, ben zaten senin gibi çirkin erkekleri seviyorum demişti. bunu söylerken samimiydi. orada anladım ki, ben hakikaten çirkinim. ama sevilmeme engel değil çirkinlik.

bir keresinde de çok güzel ama gerizekalı bir kıza aşık olmuştum. yani tam benim negatifim. ama aşığım işte. geceler boyu kıvrandım. ve nihayet bu aşkı içime gömmeye karar verdim. tek kelime söylemedim kıza. bu arada kız güzel ve gerizekalı olduğu kadar da kaşar bi kız. çevremde yattığı bikaç kişiyi ben biliyorum. nasıl olduysa bulunduğumuz ortamda en iyi arkadaşı oluverdim kızın. artık her derdini bana anlatıyor. hiç olmadık saatlerde telefon edip iki saat kafa sikiyor, vs. bana anlattığı şey de kavga ettiği erkek arkadaşı. yatak ayrıntılarına kadar anlattı bana aralarında geçenleri. tabii kız farkında olmadan bana işkence ettiğini bilmiyordu. orada da anladım ki, ben çirkinliğim sayesinde bu kızın kankası olmuşum, bunun için hiç çaba sarfetmediğim halde. kendimi daha da aşağılanmış hissettim. yani daha baştan zararsızım böylelerine karşı.

ama çirkinliğin öğrettiği başka birşey daha var ki, bu hepsinden önemlidir: çirkinlik bir mihenk taşıdır. çirkinin de çirkin buldukları vardır ve herkesi beğenmez. bu da çirkine samimiyetini sorgulatır. işte bu hepsinden çok eğitir insanı.

(slavophilia, 01.08.2008 02:53 ~ 02:55)
(www.eksisozluk.com)

do that for me too..

Blogger Stuck on Rewind dedi ki...

shadowboxer:
bende 6 gün sonunda ilk kez az evvel harunun yüzünden yıkandım
shadowboxer:
kolumdan tutup banyoya soktu
shadowboxer:
hatta kendisi yıkadı ben yıkanmayı reddettiğim için
shadowboxer:
rise up dan şu geldiğimiz psikolojiye bak
All Star:
abi evet ya
shadowboxer:
depresyonun dibini süpürüyorum

04 Ağustos 2008 Pazartesi 00:43

yol bitti çoktan galiba..

gömün beni.
(bu da bana ders olsun.)

29 Temmuz 2008 Salı

allah kahretsin böyle mafyayı..

güneşten, gölgeden, esen yellerden
bastığın toprağın her zerresinden
boynuna taktığın beyaz inciden
elinde tuttuğun gonca güllerden
sana selam verip geçen birinden
nebileyim işte kıskanıyorum

seni kendimden bile kıskanıyorum
kıskanıyorum, kıskanıyorum

kıskanmak aşkın kanununda var
gerçek seven kalbi bu duygu sarar
henüz üç yaşında bir kardeşim var
seni ondan bile kıskanıyorum

güller arasında gülden güzelsin
tanrı kullarının incisi sensin
görünme gözlere nazar değmesin
seni kem gözlerden kıskanıyorum
seni kendimden bile kıskanıyorum

söz ve müzik : hakkı bulut

(her gün bir başka şuursuzluk örneği ile dimağımı yerinden oynatan yurdum insanlarına buradan teşekkürü borç bilmeyip ne yapayım..
"seni kendimden bile kıskanıyorum" bir yana 3 yaşındaki kardeşinden kıskanabilen ve muhtemelen açıklama olarak buna "sevgi" diyecek olan yahut "ne bileyim işte kıskanıyorum" da diyebilecek olan insanların yaşadığı bu dünyadan yanıma uçağın kapısını açmak isteyen 2 kızı da alıp biraz hava almak üzere ayrılmak istiyorum lütfen.. bırakın.. i need some fresh air..)

we're gonna find you : )

Panic as drunks try to ‘get some air’ at 30,000ft


Two British women caused panic on a holiday flight from Greece when they attacked cabin staff with a vodka bottle and fought to open the emergency exit at 30,000ft, one screaming: ‘I want some fresh air.’

The drunken pair had to be wrestled to the ground and restrained with plastic handcuffs as astonished passengers looked on. The XL Airways Boeing 737 charter flight from the Greek island of Kos to Manchester was forced to make an emergency landing in Germany where heavily armed police hauled away the women, aged 26 and 27, to cheers from other travellers.

It was a hell of a scene,’ said a holidaymaker. ‘It was a nightmare. The crew were brilliant, wrestling them to the ground and slapping plastic cuffs on them. We all thought we had had our chips.’

As a safety precaution the pilot put out a Mayday alert and diverted to Frankfurt-Main, Germany’s biggest airport…The 26-year-old is likely to face charges of interference in air traffic and attempted assault and the pair will probably face a bill of thousands of pounds from the airline for costs incurred during the landing.

Too bad there wasn’t a safe way to let them get off - as they requested - at 30,000 feet.

(http://www.dvorak.org/blog/?p=19332)

(miss take bulcak o kızları bize, uçak kaçırıcaz parmak kadar votka şişeleri ile..çok eğlenicez evet..)



http://www.thesun.co.uk/sol/homepage/news/article1478007.ece

PASSENGERS told last night of their terror when two drunken British women tried to open a jet door at 30,000ft.

The pair, aged 26 and 27, went beserk after being refused more booze.

They attacked crew with a vodka bottle then wrestled with the door.

The XL Airways Boeing 737 was flying to Manchester from the Greek isle of Samos.

Nathan Sivajoti, 18, of Wetherby, West Yorks, said: �They were really loud and foul-mouthed. The women started shouting and it just escalated.�

Another traveller said: �It was a hell of a scene. One went to the emergency exit and screamed, ‘I want some fresh air’. It was a nightmare.�

The jet diverted to Frankfurt where cops took the pair, thought to be from Liverpool, off the jet. They were put on another flight to the UK later and could face charges over the incident.


(speacial thanx to miss take for tracing..)


28 Temmuz 2008 Pazartesi

september - cry for you


I never had to say goodbye
You must have known I wouldn't stay
While you were talking about our life
You killed the beauty of today

Forever and ever
Life is now or never
Forever never comes around
(People love and let go)
Forever and ever
Life is now or never
Forever's gonna slow you down

You'll never gonna see me again
So now who's gonna cry for you
You'll never gonna see me again
No matter what you do

You never heard me break your heart
You didn't wake up when we died
Since I was lonely from the start
I think the end is mine to write

Forever and ever
Life is now or never
Forever never comes around
(People love and let go)
Forever and ever
Life is now or never
Forever's gonna slow you down

You'll never gonna see me again
So now who's gonna cry for you
You'll never gonna see me again
No matter what you do

27 Temmuz 2008 Pazar

till there was you..


what in the world is a girl to do
when in this smokey place i only see you
was far away when you caught my eye
you've brought me back and now you're mak'n me hi

i was alone out there, with no one else around,
now i've fallen for you, and there's no coming down

till there was you, i know what you're needing,
my thoughts are leading, me straight into your eyes,
what can i do, i'm looking right at you,
this feeling is all new, i want you addicted to me,

addicted to me.......

faith can act in a curious way,
when all that mattered means nothing today,
all that concerns me, that drenches my thoughts,
is the sensation that seeing you brought,

i was alone out there, with no one else around
now i've fallen for you, and there's no coming down

till there was you, i know what you're needing,
my thoughts are leading, me straight into your eyes,
what can i do, i'm looking right at you,
this feeling is all new, i want you addicted to me.

Şakacı.

ağız dolusu sövdüm, rahatlamadım hayır.

"Antalya'daki köpük faciasında yaşamını yitiren 20 yaşındaki animatör Fikret Şakacı'nın, olay günü işe başladığı ortaya çıktı. Arkadaşları, talihsiz genci çok şakacı olarak anlattı."

bu haberi bu şekilde veren insan evladının şuurunu sikeyim.

color test result:

"ne arkadaş canlısı insanlarmışız bee" diye bağırmamızın bir sebebi var elbette..

color test results der ki:

"Variety is the spice of life! You are comfortable in any crowd or situation, and always come away with new friends."

"You are very considerate. Friendship is the world to you, and you are friends with everyone. Be careful, as sometimes this works against you if you are too trusting."

bizi tanıdılar siz kaçın..

Pazar 27 Temmuz 2008 - Sabah Gazetesi

Yunanistan'dan İngiltere'ye giden bir yolcu uçağı, 2 sarhoş yolcunun "hava almak için" uçağın kapısını açmaya kalkışması üzerine Almanya'ya acil iniş yaptı.
............
2 İngiliz kadın yolcu hosteslerin bir süre sonra kendilerine içki vermeyi reddetmesi üzerine saldırganlaştı.
26 ve 27 yaşındaki yolcular daha sonra hava almak için 10000 metre yükseklikteki uçağın kapısını açmaya kalkıştı.

(G. onları bulmalı ve tanışmalıyız, bizim kadar "hava almaya" ihtiyaç duyan birileri daha varmış ;))

25 Temmuz 2008 Cuma

don't you know that sin hates everybody?

bu siktiğimin hayatında üç gün eğlenip beş gün acısını çekiyorum ve bunu eğlenirken de biliyorum belki de ondan böyle şuursuzca eğlenebilmem. nasolsa ya ödemişimdir ya ödeyeceğim gün gelecektir diye düşünüyorum.
işte geri geldi, işte çektiğim her nefes batıyor, işte yine allahım al canımı diye nefes alıyorum, ay gene almadı diye ağlayarak veriyorum aldığım nefesi..
bu ne biçim bişi anlamıyorum, herkese bu kadar kolay gelen bu şeyler benim neden canımı bu kadar yakıyor.
üç kuruşluk adamlara beş kuruş için dil dökmek bana neden normal gelemiyor?
lanet gelsin bu bilince, ya da gurura, egoma lanet gelsin.
her şeye lanet gelsin, herkes ölsün ben kalayım yahut ben öleyim herkes götüne kınalar yaksın.
dünya yansın, külü bile kalmasın geriye. inek de içemesin, susuzluktan ölsün, dağa da kaçamasın, oh olsun bütün hayvanata.

don't you know that sin hates everybody?

don't you?

give me your umbrella :)

All Star gönderdi 25.07.2008 00:56:

When the sun shines, we'll shine together
Told you I'll be here forever
Said I'll always be a friend
Took an oath I'ma stick it out till the end
Now that it's raining more than ever
Know that we'll still have each other
You can stand under my umbrella
You can stand under my umbrella ella ella eh eh eh
Under my umbrella ella ella eh eh eh
Under my umbrella ella ella eh eh eh
Under my umbrella ella

23 Temmuz 2008 Çarşamba

dikkat! çarpan balık





dear sin,

I figure i am a fucker.Nothing hurts me or stops me anymore.I am a kind of mother fucker who can fuck his boyfriends brother or sisters boyfriend, yet not only I can live with myself but also I am really too fucking fond of myself.

FUCK!! I love to have fun, and I wont apologize for that.

I have to go out tonight.Even if I'm alone.I can guarantee I wont be back tonight and wont definetaly be alone either.

I went into those boys today and they treid to tell me all about what happened with the other boy who is not there at the moment(as always),and how he wanted to get rid of me and bla.
Fuck??

Are you aware of yourselves???Getting rid of me? Can you even see me? Now? can you see me now?.I am not here even now.This is bull-fuckin-shit! What do you thing, I'll leave the city ,settle down in this villige,which is a hellhole for me except for the holidays and live with him? I am the most degenerate city -gil ever lived on this universe, so tell me, what the hell you're talkin' bout...then I stopped for a while (only in my mind) what kind of an explination was that? what was I? But then again, what the fuck, it took me only 3 days to decide on a divorce.

So, my point is.I don't know where the point is, and I am very going out tonight.Fuck what everybody thinks.Blow me.

wish you would be here too.

trakonya 2


üzerimden çığlık sesleri geçiyor
çığlıklarım seslerine karışıyor..
sağırlar diyarında ne kuş uçuyor,
ne bir kervan var gittiğim yere kadar bırakacak.
otostop yapacağım parmağımı yedim,
işler karışıyor,
her şey bizim dışımızda gelişiyor,
teğetlerden teğet beğeniyoruz kendimize,
sıyrıkları her sabah tuzlu sularda sızlıyor.
kimsenin esas niyeti bana malum olmuyor,
bunu onlar yapıyor,
benden utanmamı bekliyor.
yorgunluğumun içerisinde boy veriyorum,
yanıma yandaş bekliyorum
bir daş istiyorum
bir taş olsam da kafa yarsam diyorum,
attığım taş ürküttüğüm kuşa değmiyor.
teğetlerden teğetlere yol ver canım benim,
sonuç seni iki noktanın kesiştiği yerde bekliyor.
sonuca odaklı yaşamlar diyarında
kendi kervanını kendin pişir kendin tunçtan heykellerini dikcilik oynuyorum
bütün bunları bir oyun zannettiğimi söylüyor
herkesin ağzından kelimeler dökülüyor
öğrenmişler parolayı gelen giriyor
kimse çıkamıyor
çıkmak için de bir parola gerekebileceği
silik zihinlerinde yer bulup hatırlanmıyor.
ah yazıklar olsun bana
yeniden yaşamıma kısa topuklu ayakkabı diye bir şey giriyor,
peri kıyafetlerimle kanadımı
gardrobun alt çekmecesinde bekletiyorum
kendimi nadasa bıraktım
seneye tekrar eğlence biçmeyi umuyorum..

trakonya

Denizlerimizde (tüm Akdeniz havalisinde: Karadeniz-Kızıldeniz) yaşayan en zehirli balıklardandır. Ortalama 17 - 18, en çok 35 - 40 cm. boya erişir. Hareketsiz bir balıktır. Fakat deniz dibinde avlarına karşı çok süratlidir. Zehiri (kendi vücut proteini) bir insanı sakat bırakabilir. Çare: çarpılan yere 40 derecenin üzerinde ısı uygulanması ve protein yapısının parçalanmasının sağlanmasıdır. Bu nedenle dikkat edilmelidir. Denizden çıktıktan, hatta öldükten sonra dahi zehirliliği devam eder. Özel olarak avcılığı yapılmaz. Aynı zamanda Çarpan Balığı olarak adlandırılan Trakonya, küçük balık ve kabuklularla beslenir. Kış aylarında derinlere çekilir. Eti lezzetli olmakla beraber, az avlandığından ekonomik değeri yoktur.

NEYMİŞ?

sago şöyle demiş:

GEL YAMACIMA,ULAŞ AMACINA.
BENİ TANI,BANA SAGO DERLER.
ADIMA HÜRMETİNİ GÖSTER,ŞEYTANA YOL VER.
KAFASI KEL OLAN HERKESE ''RAPÇİ'' Mİ DERLER ?
GİDE-GELE YOLUN SONUNA ADIM ADIM YANAŞIRIM.
BENDİMİ ÇİĞNER AŞARIM,
UÇURUMUN TEPESİNDE SİGARAMI YAKARIM.
AH !...SİS...PUS..DUMAN OLA...
GÖZÜMÜN FERİ KAÇA ?
KAÇA KAÇA YOLU BİTİREMEDİM
ACABA KAÇA BİLETİ KISA YOLUN ?
AMA HERŞEY CABA.
GÖSTERDİĞİM ÇABA ?????
SIĞ TAŞTIĞIN KABA !...
BEN RAP ALEM VEBA
MECLİSİNİZİN EN ÂLÂ ACEMİSİNE LALA OLURUM ÂLÂ
KONUŞUYORSUN HÂLÂ,LİRİKALİTE BÂLÂ.
SAGOPA GÖREN ÂMÂ,SÖKÜĞÜNE YAP YAMA YAMYAM BUDALA !...
TIRMALA DUVARI,YERİN ÇEKİÇ YAPIMIN PİSUVARI.
UYARI !..
1-2-3-4-5-6...
BENDEN TÖLERANS YATTI.BENİM TEPE ATTI.
İÇİNİZDE YÜZEN HAİN BALIK DENİZLERİMDE BATTI.
ÇÖMEZİM KARTLARI KARIŞTIRDI.
ASYA KITASI RAP YILDIZI TOPRAKLARIMA KAYDI.
HERGÜN AYNI ŞARKI BAYDI.
SAYDI KAF ve KEF .
RAP ESEFLE KINAMANIN HARİCİ NEYE YARASIN ?
HEP BİRİ KUYUMUMU KAZSIN ? ADINIZ BATSIN !...
NEMDİR GÖZÜMÜN ÖNÜ.
BU SÖZÜ YAZ SAGO!...İNCİTİR.
HEM FİKİR OLABİLİR BAZISI,
SETİMİ ÇEKERİM AMA SUSTURAMAM ARSIZI.
KAP KOLU YERE DEVİR HIRSLI HIRSIZI.
KOŞ TAZI GİBİ SAGO,HIZINI KESME.
GAZI SONA KÖKLE HAZZI TAD BAZI BAZI.
YARADANIM RAZI GELMİŞ RAP YAZILAN YAZI BANA
ÖNÜME SERİLEN HALI KIRMIZI.
BIRAK LAGALUGAYI.BU LAKLAKIN SONU YOK.
LAKIRDININ DOZUNU KAÇIRAN AHALİMİN BİLETİNİ KESSİN ABE FANIM.
ANILARIMIN ÖNEMİ KALMADI,BENİM AKIL ALMADI CANIM.


YER BENİ,BİZİ.SAKIZ ETTİN KOKAN AĞIZINA BİZİ, BENİ
KINARIM SENİ,SİZİ.PRİZE SOKARIM ELİNİZİ.
TEMİZLEYİN BEZİNİZİ,KABULLENİN DİSSİNİZİ.
DİSSİM KIRAR BELİNİZİ.BİRİMİZ TEMSİL EDER HEPİMİZİ.
TEPELERDEN İZLER GÖZÜM HEPİNİZİ.
BENİZİ KAÇMIŞ KERİZİ TANI,DENİZE GİRME YÜZME BİLMEDEN YUTAR HEPİNİZİ.
PİSİPİSİNE ATEŞE ATMA HEPİMİZİ,
SİZDEN MEŞHUR OLAN ECNEBİ KEPİNİZİ ÇIKARIN ATIN KENARA
SAGOLADIM RAPİNİZİ,KİNCİLERİ İPE DİZİN VERİN İSİMLERİNİZİ.

15 Temmuz 2008 Salı

gazı bitmeden evvel tekleyen ama hala arada bi yanıp sönen çakmak senfonisi

hissedilir bir şekilde kırmızı yanıp sönüyoruz ama eski model dayanıklı takoz nokia telefonlar gibi kapanmak bilmiyoruz. biri bizi durdursun demek de gelmiyor üstelik içimden, daha ziyade herkes kenara çekilsin, açılsınlar şöle, eğlenceye odaklı bu yaşantı içerisinde memnunum. o saplı şeker biziz işte. yedikten sonra ellerinde kalan sap ile ne yapmak istediklerine onlar karar versinler, bana böyle şeylerle gelmesinler. bir salata yapmaktan aciz duruma geldiğimizden kelli az kalsın evden barktan da olucaktık ki gözdenin içerisinden fırlayan çirkef bizi korudu. hiç beklemiyordum doğrusu. onun şimdi ayağının altını sinekler yiyor ve beni kendisini güldürmek suretiyle karın kası yapmaya zorlamak ile suçluyor. yegane sportif aktivitemiz bu zaten. ama dedikleri doğru ise biz bu kadar gülmeyle 1579 sene kadar yaşarız. aslında çok yorgunuz. kontenjan açığından faydalanarak eylenme çabası içerisindeyiz hala. sonumuzun kuş ditme merkezi olacağından korkuyorum, en sonunda bizi birileri didicek.. rahatlar mıyız acaba şöyle lime lime olsak. off içsek mesela kısa yoldan ne sinek sokar ne bir daha yerimizden kıpırdamak zorunda kalırız. zaten bugun polonya yahudileri için bir müzik eşliğinde önümüzden tabutla rahipler geçtiğini hayal ettik sahilde. bunun dışında yaşantımızda çılgın kokainman sedat, onun çekme tahtası jale, bi takım loca sahibi kel insanlar, bir adet gül satıyordum ama sen aşkıma karşılık vermiyordun kadrosundan gülcü, havlucu zannetiğim dj, garson ramazan ve saz ekibi, bir adet sarışın olduğu kadar küstah da olan genç evlat, aslında hanımefendilerden hoşlandığını idda eden amcaoğlu, "sen arabayı park et, sende domalıp geri geri bana doğru koş" kadrosundan aslen doğulu olup laz şivesinden yardıran bi garip leman karakteri, aşkının peşinden fethiyeye doğru seyretmekte olan bir büyük araç sahibi stand upçı insan, ve daha adı aklıma gelmeyen pek çokları girip çıkıyor süratle. öyle bir süratten bahsediyorum ki kimini geçerken göremedim. kırmızı tek kapı araç sahiplerinden uzak durunuz mal çıkıyorlar ek bilgisine de haiz olduk, deneyimlerimiz arasına kattık. aferin bize. şimdi sivrisinek yemi olarak görev yapmaktayız. ama dediğim gibi, artık kalkmalıyım, sanal simge ile maceramız yeni başlıyor..asal muz'un sahibinin soyadı muz'muş, orada asal satıyorlarmış, bu da ekstradan puan olsun..
bugünü senin gittiğin gün olarak kayıt altına almak üzere başlıyorum yazmaya. vendetta çalıyor, bleeding heart. bu şarkıyı hayatıma soktuğun günü saniyesi saniyesine hatırlıyorum. hafızam bana vermesini istemediklerimi sunmak konusunda bir harika, biliyorsun. bütün mutlu zamanlarımı döküyor birbir, senin de dediğin gibi, "o fotoğrafların hepsinde gülüyoruz".. sadece şunu düşünüyorum, uzunca bir zamandır sadece 3 gün çektim elimi üzerinden, sadece 3 gün aramadım, karışmadım, madem istediğin, özlediğin bu ozaman takıl dedim ve şimdi sen çok uzun bir zaman istesem de istemesemde yoksun, çok uzaktasın, dokunamayacağım kadar, sesimi bile duyuramayacağım kadar uzak.
neden oldu tüm bunlar?
hepimiz eğleniyoruz aslında, hepimizin tek istediği birazcık daha eğlenebilmek ve okadar az kişiyiz ki eğlencenin kıymetini bilen, mutluyken teşekkür etmesini anımsayacak kadar buna duacı okadar az insanız ki..herkesin içerisinde koşturduğu şu yaşam savaşı bana öyle hikaye geliyo ki. ömürlerini 2 hafta tatil yapabilmek üzerine kuran ve onunda 1 haftasını para bulamadıkları için evlerinde geçiren, bütün sene boyunca çalışan ve haftasonları da çok yoruldum diyip ters dönmüş böcek taklidi yapan insanların dünyasında bizim yerimiz yok belki de.. eğlenmekten yorulmayanlar diyarında hayali bir uçuş halindeyiz hepimiz, sen paraşütü açıyorsun, biz müzikle salınıyoruz orda burda. soruyorlar sürekli, neyle meşgulsünüz diye, ev hanımı ile sokak kızı arasında bişeyim desem inandırıcılıktan uzak, gerçekçiliğe çok yakın dururum oysa. seni çok özlüyorum. gittiğini, artık ulaşamayacağım bir yerde olduğunu bilmek bu hissi on katına belki yüz katına artırıyor. sana sinirliyken seninle günlerce konuşmamak hiç sorun değildi, çünkü biliyordum ki aradığımda orada olacaktın, küfür de etsen, ağlasan da, oradaydın.
bugünlerinde geçeceğini söyleyerek içimi yahut içini rahatlatmak istiyorum ama günler bize genellikle eskilerinin daha kötülerini getirerek devam etti seyrine. bende kendi seyrime oldukça pesimistik bir bakış açısından devam ediyorum gördüğün gibi. bu durumda rahatlamak da rahatlatmak da mümkün görünmüyor bana. yoksun, gittin, hepsi bu. üzgünüm. o üç günü seninle konuşmadan geçirdiğim için kendimi suçluyorum, hemen arkasından seni suçlamaya başlıyorum bunu bana yaşattığın için.

9 Temmuz 2008 Çarşamba

tutunamayanlar vs. tutunabilenler

check please

biliyorum,aranızda beni tanıdığını iddia edecek olanlar var. çocukluğumu bilenler, fotoğraflarımı görenler, uzun yıllar evvel benimle tanışanlar, "hiç değişmemişsin" diyecek olanlar ile, "vay be ne çok zaman geçmiş" diye düşünenler. bana bakıp zamanı ölçmek isteyenler var. zamanın götürdüklerinden bahsetmek isteyenler, değişimin olumlu olduğunu ispat etmek isteyecekler.. bir yerlere gelmiş olanlar, bir yerlerden geçmiş olanlar, olduğu yerde saydığını kimse kabul etmek istemeyecek biliyorum. (bir tane hariç, o aynı yerde, o zaten oradaydı, hemen yanımda, benimle beraber yerinde saydı -belki de kendimizi kandırıyoruz, belki de büyüdük bizde, belki de bu yeni çıkan hayatla savaşmaya çalışma modası bir akım değilde büyüme emaresi kabul etmek istemiyoruz)
tüm bu şeyleri normal karşılıyoruz. arkadaşlarımız evleniyor, boşanıyor, yavruluyor, yeniden evleniyor, yeniden yavruluyor yahut yeniden boşanıyor, bunların hepsinden hiçbir şey anlamamayı başarıyoruz. oysa eskiden böyle değildi bile demiyoruz. ilişkiler hakkında -kendimizin ve başkalarının ilişkileri- uzun uzun konuşuyoruz, buna "girl talk" deniyor, yahut "chick lang". bir sex and the city esintisi tüm kadın kadına konuşmalarda, enteresan bulunan erkekler dökülüyor ortaya, sorguluyoruz ilişkileri, nedenleri, sonuçları merak ediyoruz, akıllar alıyor akıllar veriyoruz (benimki bana zor yetiyor demiyoruz hiç..), herkes kendi tecrübelerini döküyor ortaya, hiç değişmeyen bir tek şey var o da herkesin acısının kendine biricik olması. hiç kimse aslında diğeri için gerçekten çok üzülmüyor bunu biliyoruz. bir başkasına iletmek üzere dinliyoruz hikayeleri, sonra en yakın diğer arkadaşımızı arıyor ve ötekinin başından geçenleri belki biraz daha ilginç bir hale sokarak aktarıyoruz. kendi hakkında konuşmak istemeyenler için ilaç gibi oluyor bu, çok konuşup hiç anlatmamış oluyoruz.. sonra bir anda olduğun yerde durup da soruyor musun kendine tüm bunları neden dinliyoruz? neden cevaplıyoruz? neden başka hayatlar üzerinde bu kadar durur gibi yapıyoruz?

biliyorum, aranızda benim eskiden böyle olmadığımı söyleyecek olanlar var. eskiden böyle değildin sen.. ne hoş bir cümle. eskiden derken hangi eskiden mesela? o eskiden dediğiniz günlerde daha eskilerden birileri gelip bana "sen eskiden böyle değildin" diyemez miydi mesela? hiç değişmediğini idda edenler bile değişmiyor mu ki? ve bu bir iltifat mıdır yoksa kötüye doğru bir gidişatın habercisi mi? ve her 2 durumda da üzerinde durulup düşünülmesi gereken bir mevzu mudur eskiden böyle olmamak? "eskiden"... ne kadar eskiden?

tecrübe kazanma esnasında -ki ben kazanmadığını idda edenlerdenim- mutlaka bir şeyleri yitiriyor insan. insanlığını mesela. bu konuda b. ile tekrar tartışmak istemiyorum, kendisi tecrübenin iyi bişi olduğuna inanıyor, o tecrübe kazandığı gibi hayatta da bir takım başarıların sahibi, ya da en azından bu mesafeden öyle görünüyor.

diğer yandan g.ye baktığımızda daha yakın bir profil görüyorum kendime. aslında yıllardır merak ettiğimiz sorunun cevabı bu olsa gerek, bu kadar uyumsuz olmamıza rağmen neden hala bu kadar iyi arkadaşız? çünkü diğer insanların akıllandığı, tecrübe kazandığı ve adına başarı dedikleri şeylere sahip olduğu bu dünyada, yerden azıcık yükselmiş, ne yeşeren ne ölen, ne büyüyen ne yerinden sökülen, ne kök salan ne rüzgarda devrilen 2 adet garip sopa gibiyiz. birisi bizi yere dikmiş, olduğumuz gibi duruyoruz. yontulmadan. evet böyle demek mümkün. benzeyen yanımız bu. (birisi bir gün üzerimize oturacak ve biz de görevimizi tamamlamış olacağız bana kalırsa.. hani herkesin bir misyonu varmış ya, bizimki de böle bişi olsa gerek.. kendimiz gidip kimseye batmayacağımıza göre, ancak gönüllü bir göt gelince misyonumuz ortaya çıkabiliyor, ki daha evvel başımıza geldi, daha da gelecek sanıyorum. esas anlamadığım ise o götlerin önce gelip oturup sonra bize battık diye çemkirmesidir ama bunun hakkında uzun uzun konuşacak değilim. sen ağzını yamultarak o küçümser gülümseyişinden yap onlara, ben de kaşlarımı çatıp "domuz gibi" dedikleri bakışımdan atarım. karakteristik özelliklerimizin başında bunlar geliyor ne de olsa..)

ukala diyorlar, kendini beğenmiş, fazla akıllı buluyorlar bazen, bazen çok aptal, fazla hazır cevap ve kelime oyunları ile kendine kurtuluş arayan bir sima, nasıl bilirdiniz? vallahi bilemedik ki diyemiyorlar hiç, sanki sabit bir durum varmış gibi ortada, herkes fikrini döküveriyor orataya. nedensiz hareketlerime bir anlam yüklemeye çalışıyorlar. kimse olduğu gibi kabullenmek istemiyor kimseyi. her hareketin bir anlamı olması gerektiğini düşünüyorlar. düşünmeden hareket etmeye inanmıyorlar. sonuçlarını düşünmüyorsun diyorlar bana, sanki sonuçlarını önceden bilebiliyor gibiler. ne enteresan.. satranç oynamayı beceremiyorum işte bu yüzden. ben sadece kendi hareketlerimden sorumlu görünüyorum ama başkalarının buna karşılık vereceği tepkileri de hesaplamak zorunda olduğumu söylüyorlar. yani hesaplamak, hesaplar yapmak, sonuçlardan korkmak. neden korkamıyorum peki ben? sadece bir piyonum kendimi sürüyorum bir kare daha. sonra diyorlar fil gelir seni yer, kale'm var benim diyorum, arkasına kaçarım, şahlar var bir de oyunda, onlar çok önemliler diyorlar, koruman gereken bir alanın olması lazım, benimse tek dileğim tahtanın ortasında bir o yana bir bu yana salınmak. uçuşan eteklerim ve saçlarımla uyum içerisinde olmak istiyorum. şampuan reklamında gibi takılmak istiyorum sadece. hesaplayamam kimleri yerler, nereleri ele geçirirler. hep ileri adımlar atmak istemiyorum, kimsenin yerinde yurdunda gözümde yok. işte bu yüzden yeniliyorum. bunu kabul de ediyorum ama yenilen pehlivan güreşe doymaz derler, tam tersi oluyor, yenenler geri geliyor, oyun yeniden başlıyor, yenen pehlivanlar tekrar tahtaya dönüyor, benimle oynamaktan neden zevk alıyorlar hiç anlamıyorum..mat olsak artık diyorum. mat.

aman bitmiyor işte. zamanlar geçiyor, kocaman zamanlar. dönüp bakıp hayıflananlar var bir, bir de geleceğin getireceklerinden çok korkanlar, sadece günü yaşayanlar da var, gerisini ilerisini düşünmeyenler. kendime bir grup bulmak istiyorum içerisine dahil olabilecek, hiç birinden değilim sanki. ne geçmişe bakıp geri dönmek istiyorum, ne bir adım ileri gitmek istiyorum ne de bugüne dair acayip beklentiler içerisindeyim. yaşıyoruz işte diyorum ben. hayattayız, bugün de.
prensipler edinerek kendimi hırpalayamam, polyanna gibi takılamam. bir masal kahramanı bulamıyorum kendime, benzer bir hikaye içerisinde, en çok pinokyaya benzeyebilirim küçücük burnumla, ama o da insan olmaya takmış kafasını, kafasını kırasım geliyor hikayenin o kısmına varınca, gene olmuyor. külkedisi olsam üvey annemin ağzına zehirli elma tıkar, şişman kızkardeşlerimi koşu bandına bağlar, ayakkabıyı düşürenin ben olduğumu anlamak için tüm ülkeye giydirmeye çalışan salak prensin kafasına da topuğumla vururdum sanıyorum. yedi cüceleri birbirine düşüren bir pamuk prenses yahut saçlarını kazıtan bir rapunzel de olabilirdim. saçıma tutunarak tırmanacak prens istemem gelmesin, gelecekse kendine bir merdiven inşa etsin! gratel olsam o pastadan evi komple yerdim, içindeki ile beraber. bana en çok uyuyan güzel yakışırdı sanıyorum, onda da öpüp uyandıran prensi tokatlayabilirdim, malum uyandırılınca çok sinirli oluyorum. masallardan bahsederken vahşileşmek tam da bana göreydi biliyorum, burada kesmeliyim, gittikçe sinirleniyorum, birisi dün gece 40 katlı yatağımın altında bir bezelye unutmuş sanıyorum!

daha evvel kısaca bahsetmiş olduğum gibi, gerçekten dünyada gitmek isteyebileceğim hiçbir yer de kalmadı. eskiden en azından onun hayali ile yaşıyordum (son bir kaç senedir), şimdi artık onu da istemiyorum. bu çok da ümitsiz bir hal aldığım anlamına gelmiyor, sadece her yerin bir zaman sonra hiç bir yer kıvamına geldiğini kabulleniyorum. her yer dar. her yer küçük. her yer insan kaynıyor. yalnız bir adaya falan düşmek de istemiyorum, hiç eğlenemem ozaman. hiç bir şeyden emin değilim. kendimi kendinden eminlerin ellerine teslim etsem, yönetseler beni, ne yapmam gerektiğini söyleseler, ama haklısınız, ben kimseyi dinlemiyorum, yoksa insanların tek yağtığı zaten ne "yapmamam" gerektiğini söylemek, dinleyecek olsam onları dinlerdim. dinlemiyorum. içimi dinliyorum ben. belki annemin dediği gibi "şeytanım"ı dinliyorum, o söylüyor arada, ben oynuyorum. yanlış. her şey çok yanlış evet.

annem benimle konuşmuyor. ben de annemle konuşmuyorum. ben 27 yaşındayım, o yarın bir yaş daha yaşlanıyor. hala benim hayatım üzerinde ben bile tahakküm kuramazken onun kurmasının imkanı olmadığı konusunda anlaşamıyoruz, sebep bu. ya da benim hala ona göre hatalar yapıyor olmam. hatalar içerisinde yaşıyorum ve bir şekilde ya başıma bişi gelmiyor bazen de geliyor, ama hiç ölmüyorum. bunu yeterli bulmuyor. kimse istemezdi biliyorum, çocuğunun, elleriyle boklarını temizlediği o ufacık şeyin buna dönüşmesini istemezdi sanıyorum. ama elimden geleni de yapıyorum normal bir hayat oyununu oynamak için. çoğunlukla da bunu sadece onun için yapıyorum ama yetmiyor. haklı olduğunu biliyorum. onu bilmek istemediklerinden uzak tutmaya çalışıyorum ama olmuyor. varlığı beni şu ana dek yaptıklarımın çok daha fazlasını yapmaktan geri tutuyor, ama bu kadarı da yetmiyor. kendinden çok benim için yaşıyor, kendinden çok beni merak ediyor. artık kendisini merak etmek istediğini söylüyor ama yapamıyor.
anne olunca anlarsın sinem..
olmazsam anlayamayacağım anlamına geliyor. aslında bir şekilde anlıyorum. çünkü nasıl onun hayatı benimkine bağlı gidiyorsa benimki de onunkine bağlı gidiyor. beni tutuyor, varken de, yokken de.. her 5 yapmak istediğim hatadan 1 tanesini yapmamı sağlıyor. ama bu yetmiyor. hiç bir şey değişmiyor aslında. ben onu yoruyorum, o bana bunu söylediği zamanda sinir oluyorum. en güzeli birbirimizin hayatından çıkmak diyorum, yıllardır bu böyle gidiyor, yine de ayrılamayan ama devamlı kavga eden evli çiftler gibi birbirimizden de kopamıyoruz. bu belki de anne babası ayrı olan çocukların kaderi diyorum, bir tarafa daha yakın olmak ve o bağı hep hissetmek. bundan ne denli şikayetçiyim ondan bile emin değilim. annemi özledim. ama onu görür görmez içimde kabaracak olan öfkeyi şimdiden tahayyül edebiliyorum. suçlamalar, sorular, yargılar.. hatalar benim hatalarım, annemde dünya üzerine gönderilmiş olan yargıcım. ne olursa olsun, ne olursam olayım beni hep seveceğini söyleyen, ama her hatamda çileden çıkıp benden nefret eden annem. doğum günü yazısı yazmak istiyorum ama elimden dökülenler bunlar.
böyle bişi oldum ben. bunun için özür bile dileyemem. benden başka birisini suçlamak istersen genlerim yahut tanrı ile ilgili düşünebilirsin.. tamamı benim suçum olamaz değil mi?
öf. bunu burada kesmeliyim..özür dilerim. daha iyi bir yalancı olamamam sonucu seni üzdüğüm için. başka hiç bir şey için özür dileyemem çünkü yağtığım şeyin adı "yaşamak" ve bunu senin istediğin şekilde yapamam.

yanlış evet çok yanlış, biliyorum.

8 Temmuz 2008 Salı

çalıkuşu feride ağaçtan düşerse..

- sen hala sigara mı içiyorsun? çok çirkin görünüyor..
- ben hala sigara içiyorum ve çok çirkin görünüyor olmam buna devam etmem için iyi bir neden olabilecek gibi görünüyor.

- neden hala yalan söylüyorsun?
- çünkü hala etrafımda yalan söylememi gerektirecek insanlar barınıyor ve ben kalplerini kırmak istemiyorum. diğer yandan mücadele edicek gücüm de yok. herkes duymak istediklerini duysun ve mutlu olsun. bu kümeye bende dahil olabilirsem hiç bi sorun kalmicak gibi görünüyor.

- ne zaman işe giriceksin?
- tüm dünyanın çalışması ve üretmesi gerektiğine dair duyulan bu inancın kaç yılından itibaren ortaya çıktığını araştırabilecek görev bilincine sahip olmayı ve "kapitalist düzen" ile ilgili doyurucu bir konuşma yaparak bu soruyu bertaraf etmeyi isterdim ama maalesef.. bu durumda en azından şunu söyleyebilirim, bi sponsorum olduğu sürece asla çalışmayacağım.

- ne zaman akıllanacaksın?
- aklın yaşta değil başta olduğunu kabul edersek sanıyorum durumun zamanla bir alakası yok. lobotomi kelimesini araştırmaya sunmak durumundayım..

- hep sadece kendini mi düşüneceksin?
- aksini yaptığını idda edenlere serin kanlılık ile gülümsüyorum. marx'a selam ederim lakin çöktü o ütopya.. herkes hep kendini düşünüyor, kalan zamanlarda gene kendi üzerinden başkalarını. kaldı ki karşımızdakine bir şey ifade etmesi gerektiğine inandığımız o yüce duygu "sevgi", "seni seviyorum" dediğimiz anda gizli öznesi ile her şeyi ele veriyor: BEN seviyorum.. ha ha ha

- ne yemek yaptın?
- barbunya, pilav, puding.

- kendinizi 5 sene sonra nerede görüyorsunuz?
- yemin ederim bu soruya bir gün, bir iş görüşmesinde "derede" şeklinde cevap vericem. yemin ederim.

- ne zaman çocuk doğuracaksın?
- bu bir kadın tuzağı. evlilik çukuruna düşen kadınların, diğerleri de o çukurdan çıkamasınlar diye birbirlerine yönelttikleri bi soru.. yine de cevaplamak gerekirse, aklımın tamamını kaybettiğimden emin olduğumda diyebiliriz. (açık bırakıyorum ki birisi "hani doğurmayacaktın sen" derse aklımı kaybetmişim demekki diyebileyim..)

son nokta: dünya üzerinde gitmek istediğim hiçbir yer kalmadı, sanırım şimdi hepimiz kına yakabiliriz..